Analiz / Doç. Dr. Osman TEK
(Mekke’de Yedinci Evrenin Sonuçları ve Safiyetin Toplumsal İnşası)
Mekke döneminin yedinci evresi, yalnızca bir uzlaşma teklifinin reddedildiği tarihsel bir an değildir. Bu evre aynı zamanda hakikat iddiasının toplumsal bir kimliğe dönüştüğü kritik bir eşiği temsil eder. Uzlaşma tekliflerinin reddi, İslam’ın erken döneminde yalnızca teolojik bir kararlılık değil, aynı zamanda stratejik ve ahlâkî bir yön belirlemesidir.
Çünkü bu reddin ardından artık iki taraf arasındaki ilişki geri dönülmez biçimde değişmiştir.
Altıncı evrede Müslümanlar Habeşistan hicretiyle yeni bir nefes alanı bulmuşlardı. Bu hicret Müslüman topluluğa yalnızca güvenli bir sığınak sağlamamış, aynı zamanda ilâhî himayenin tarihsel bir tecrübesini sunmuştu. Mekke’de baskı altında yaşayan küçük bir topluluk, uzak bir ülkede adil bir kralın koruması altına girmişti.
Bu olay Müslümanların psikolojisini güçlendirdi.
Fakat aynı olay Kureyş aristokrasisi için tehlikeli bir gelişmeydi. Çünkü Müslümanlar artık Mekke’nin kontrol alanından çıkmıştı. Bu hareket yalnızca bir şehir içinde bastırılabilecek bir inanç hareketi olmaktan çıkıyordu.
Kureyş liderleri bu yüzden önce uzlaşma tekliflerini denedi.
Ancak Kâfirûn sûresiyle verilen net cevap bu ihtimali ortadan kaldırdı.
Artık iki taraf arasında yeni bir aşama başlıyordu.
Bu aşama açık düşmanlığın yeniden sertleştiği bir dönemdir. Ancak bu sertleşme ilk yıllardaki baskılardan farklıdır. İlk yıllarda uygulanan yöntemler daha çok bireyseldi. Köleler ve zayıf kabilelere mensup Müslümanlar hedef alınıyor, bireysel işkenceler uygulanıyordu.
Fakat uzlaşma ihtimalinin ortadan kalkmasıyla birlikte Kureyş yeni bir yöntem benimsedi.
Bu yöntem toplumsal kuşatma idi.
Kureyş ileri gelenleri Müslümanları ve onları koruyan Haşim oğullarını ekonomik ve sosyal olarak izole etmeye karar verdi. Böylece İslam tarihinin en ağır tecritlerinden biri başladı.
Bu olay tarihe Şi‘b boykotu olarak geçecektir.
Boykot yalnızca ekonomik bir yaptırım değildi. Müslümanlarla ve onları koruyan kabileyle ticaret yapmak yasaklandı. Onlarla evlilik yapılması yasaklandı. Sosyal ilişki kurmak yasaklandı.
Bu yasaklar yazılı bir belge hâline getirildi ve Kâbe’nin duvarına asıldı.
Bu belge Mekke’deki toplumsal kuşatmanın sembolü hâline geldi.
Müslümanlar ve onları koruyan Haşim oğulları Mekke’nin dar bir vadisine çekilmek zorunda kaldılar. Bu vadi tarih kaynaklarında Şi‘b Ebî Tâlib olarak anılır.
Bu dönem İslam tarihinin en zor yıllarından biridir.
Açlık ve yoksulluk o kadar şiddetliydi ki kaynaklarda çocukların ağlama seslerinin Mekke sokaklarından duyulduğu anlatılır. Müslümanlar bazen ağaç yaprakları yemek zorunda kalıyor, bazen günlerce doğru dürüst yiyecek bulamıyordu.
Bu sahneler yalnızca tarihsel bir zorluk anlatısı değildir.
Bu sahneler ihlâsın bedelini gösterir.
Tasavvuf literatüründe ihlâs çoğu zaman yalnızlıkla birlikte anılır. Çünkü insan hakikatten taviz vermezse çoğu zaman toplum tarafından dışlanır.
Bu durum sufiler tarafından tecrid kavramıyla açıklanır.
Tecrid insanın dünyadan kaçması değildir. Aksine, dünyanın insanı yalnız bırakmasıdır.
Bir sufi metninde şu ifade yer alır:
“İhlâs sahibi olan kişi bazen halktan ayrılır; çünkü halk onun yönünü anlamaz.”
Mekke’de yaşanan boykot tam olarak böyle bir tecridi temsil eder.
Müslümanlar bu vadide yaklaşık üç yıl boyunca yaşadılar. Bu süre boyunca yalnızca açlıkla değil, aynı zamanda toplumsal yalnızlıkla da mücadele ettiler.
Bu yalnızlık tasavvuf düşüncesinde uzlet kavramıyla ilişkilidir.
Uzlet çoğu zaman yanlış anlaşılır. Uzlet toplumdan kaçmak değildir. Uzlet hakikati korumak için geçici bir yalnızlığı kabul etmektir.
Mekke’deki boykot bu açıdan ilginç bir tarihsel paralellik gösterir.
Müslümanlar Mekke toplumunun merkezinden uzaklaştırılmıştı. Ancak bu uzaklaşma onların kimliğini zayıflatmadı. Aksine, kimliklerini daha da güçlendirdi.
Tasavvuf düşüncesinde zorlukların insanı arındırdığına inanılır. Bu arınma süreci tasfiye olarak adlandırılır.
Tasfiye insanın içindeki karışıklıkları temizler. İnsan zorlukla karşılaştığında neye gerçekten bağlı olduğunu daha iyi anlar.
Şi‘b boykotu Müslüman topluluk için böyle bir tasfiye süreci oldu.
Bu dönemde Müslümanların sayısı dramatik biçimde artmadı. Fakat topluluğun iç dayanışması güçlendi. Çünkü ortak bir zorluk insanları birbirine daha sıkı bağlar.
Tasavvuf düşüncesine göre ihlâsın en önemli sonuçlarından biri saflaşmadır.
İnsan neye ait olduğunu bildiğinde iç çatışması azalır.
Mekke’de yaşanan bu süreç Müslüman topluluğun kimliğini berraklaştırdı.
Artık bu topluluk yalnızca neye inandığını değil, neyi reddettiğini de açık biçimde biliyordu.
Bu netlik İslam toplumunun ileride kuracağı siyasi ve sosyal düzen için çok önemli bir temel oluşturdu.
Çünkü bir toplumun kimliği yalnızca savunduğu değerlerle değil, reddettiği değerlerle de belirlenir.
Yedinci evre bu yüzden yalnızca bir tarihsel aşama değildir.
Bu evre hakikatin nasıl korunacağını öğreten bir laboratuvardır.
Uzlaşma tekliflerinin reddi Müslümanları ağır bir bedelle karşı karşıya bıraktı. Fakat bu bedel İslam toplumunun ahlâkî omurgasını oluşturdu.
Eğer bu evrede uzlaşma kabul edilseydi, İslam Mekke’nin çok dinli düzeni içinde eriyip gidebilirdi.
Fakat verilen tavizsiz cevap tevhidin mutlaklığını korudu.
Tasavvuf düşüncesi bu noktada önemli bir ilke ortaya koyar:
“İhlâsın olduğu yerde yön bellidir.”
İnsan yönünü kaybetmediği sürece yol uzun olabilir ama hedef kaybolmaz.
Mekke’nin yedinci evresi bu ilkenin tarihsel karşılığıdır.
Bu evre bize şunu öğretir:
Hakikat bazen açık düşmanlıkla değil, makul görünen tavizlerle sınanır.
Ve bazen hakikati korumanın tek yolu bu tavizlere sakin ama kesin bir şekilde “hayır” demektir.
Bu hayır kısa olabilir, fakat etkisi uzun sürer.
Çünkü tarihin yönünü çoğu zaman büyük ordular değil, küçük ama tavizsiz kararlar belirler.























