Doç. Dr. Osman TEK
Hira’ya Abdullah’ın yetimi olarak çıkan Hz. Muhammed (as) Hira’dan nübüvvet tacını kuşanarak Allah’ın Resulü olarak döndü. Ömrünün kırk yılını fizik alemde tamamlayan Allah Resulü için metafizik alemden gelen Hz. Cebrail ile karşılaşmak doğal olarak biraz ürpertici olmuştur. İlk karşılaşmayı yakaza ile ifade etmeye çalışmıştık. Yakaza ile uyanan bilinç, süreklilik kazanmadığı takdirde kısa ömürlü bir sarsıntı olarak kalır.
“Burada unutulmaması gereken en temel nokta, Peygamberî yakaza, bir günahtan uyanış değil; beşerî perdenin aralanması ve ilahî emaneti taşımaya yönelik fıtrî bir teyakkuz halidir. Peygamberler ismet sıfatına haiz ve ilahi koruma altında olan mümtaz şahsiyetlerdir. Bahse konu uyanışın sürece dair genel bir metafor olduğu unutulmamalıdır. Allah Resulu (as) için yakaza, Hira’da bir anda çakan bir şimşek değil; aylarca süren sadık rüyalar ve sessiz tahassünlerle demlenen bir şafağın vahiyle buluşma anıdır. Cebrail (as), bu uyanış sürecinin mühürleyici zirvesidir.”
Birinci evrede, insan bilincini toz bulutu gibi kaplayan gaflet perdesine Allah Resulü İKRA hitabı ile ilk manevi darbesini vurmuş oldu; ikinci evrede ise bu açıklığın korunması ve derinleştirilmesi zorunlu hâle gelmiştir. İşte bu noktada tasavvufî literatürde merkezi bir kavram devreye girer: murâkabe.
Murâkabe, uyanmış bilincin dağılmadan sürdürülmesini sağlayan dikkat hâlidir. Yakaza bir başlangıçtır; murâkabe ise bu başlangıcın istikrara dönüşmesidir. Tasavvufta uyanan kişi (müteyakkız), hemen ardından “Tevbe” ve “Kast” (yönelme) makamına geçer. Efendimiz’in etrafını saran altın halenin tevbesi, tasavvuftaki “Tevbe-i Nasuh”un tarihsel zirvesidir. Çünkü onlar, sadece eylemlerinden değil, o eylemleri mümkün kılan Cahiliye bilincinden (gafletten) bütünüyle rücu etmişlerdir. Yakaza (uyanış) ile başlayan sarsıntı, onları “eski benliklerini” öldürüp (fena) “yeni bir benlik” inşa etmeye (beka) zorlamıştır.
Tarihçiler, Hz. Muhammed’in (as) Cebrail ile buluşmasının ardından gizli tebliğ dönemine geçildiğini ifade ederler. Oysa ortada gizlenen bir şey yoktur. Her şey alenidir ancak Hakikat, dar dairede kendi kozasını örmektedir.
Murâkabe, basit anlamıyla “gözetmek, farkında olmak” demektir. Tasavvufî bağlamda bu kavram, sıradan bir farkındalık pratiğinden çok daha derin bir anlama sahiptir. Murâkabe, insanın kendisini sürekli olarak Allah’ın huzurunda bilmesi hâli; başka bir ifade ile ihsan şuurudur. Bu bilme, teorik bir kabul değil; yaşanan, hissedilen ve davranışlara yön veren bir idraktir. Uyanmış bilinç, murâkabe ile anlık bir sarsıntı olmaktan çıkar; hayata yayılan bir dikkat disiplinine dönüşür. “Yakaza-tevbe-kast” silsilesini anlatırken, sahabe-i güzüni birer “stajyer sufi” gibi düşünmek büyük hata olacaktır. Onlar bu yolların kurucu özneleridir. Onlarda bu süreçler bir “hâl” olarak değil, doğrudan doğruya karakter/makam olarak tecelli etmiştir.
Yakaza ile murâkabe arasındaki fark burada netleşir. Yakaza, çoğu zaman insanın iradesi dışında gerçekleşir. İnsan uyanır; ama bu uyanışı nasıl yöneteceğini henüz bilmez. Murâkabe ise iradeli bir süreçtir. İnsan, uyanmış olmanın sorumluluğunu üstlenir. Artık gördüğünü korumak, hatırlamak ve derinleştirmek zorundadır. Bu zorunluluk, murâkabeyi bir tercih olmaktan çıkarır; varoluşsal bir karakter hâline getirir.
İkinci evrede murâkabenin öne çıkmasının nedeni budur. Uyanmış bilinç, dış etkilere son derece açıktır. Günlük hayatın akışı, toplumsal baskılar, alışkanlıklar ve eski refleksler, bu bilinci kolaylıkla aşındırabilir. Murâkabe, bu aşınmaya karşı geliştirilen içsel bir savunma mekanizmasıdır. İnsan, artık kendisini otomatik akışa bırakmaz; niyetlerini, düşüncelerini ve tepkilerini izlemeye başlar.
Bu izleme hâli, insanı sürekli bir gerilim içinde tutmaz. Aksine, murâkabe doğru anlaşıldığında, bilinci sakinleştirir. Çünkü insan, artık kontrol edemediği dış dünyaya değil; yönlendirebildiği iç dünyaya odaklanır. Bu odaklanma, uyanmış bilincin dağılmasını önler. Murâkabe, bilinci sıkı bir disiplin altına almak değil; dağılmadan akmasını sağlamaktır.
Tasavvuf geleneğinde murâkabe, genellikle seyr u sülûkün erken safhalarında yer alır. Bunun nedeni açıktır: Bilinci uyanmamış bir insana murâkabe yüklemek anlamsızdır. Gaflet hâlindeki insan, neyi gözettiğini bilmez. Murâkabe, ancak yakaza ile gözleri açılmış bir bilinç için anlamlıdır. Bu nedenle Mekke sürecinin ikinci evresi, murâkabenin tarihsel karşılığı olarak okunmalıdır. Bu evrede dikkat çeken bir diğer husus, murâkabenin bireysel bir içe kapanma hâli olmamasıdır. Murâkabe, insanı dünyadan koparmaz; dünyayla kurduğu ilişkiyi bilinçli hâle getirir. İnsan, artık yaşadığı her durumun farkında olarak yaşar. Bu farkındalık, davranışları yavaşlatır, düşünceleri derinleştirir ve tepkileri ölçülü hâle getirir. Bu da uyanmış bilincin olgunlaşmasını sağlar. Murâkabenin pedagojik yönü burada belirginleşir. Bu kavram, insanı bir anda dönüştürmez; fakat zaman içinde istikrarlı bir değişim üretir. İkinci evrede görülen yavaşlık, bu pedagojinin bir sonucudur. İnsan, her gün aynı bilinci aynı yoğunlukta taşıyamaz. Murâkabe, iniş çıkışlara izin verir; fakat yönü sabit tutar. Bu yön, uyanışta fark edilen hakikatin kaybolmamasıdır.
Bu bağlamda murâkabe, ikinci evrede neden açık davetin zaman bırakıldığını da açıklar. Sürekli dikkat hâli kazanılmadan yapılan çağrı, yüzeysel kalır. İnsan, henüz kendisini gözetemezken başkalarına yönelmekte zorlanır. Bu nedenle Mekke sürecinin bu safhasında söz değil, iç disiplin önceliklidir. Murâkabe, sözden önce gelen sessiz eğitimi temsil eder. Murâkabenin bir başka önemli sonucu da benlik algısındaki dönüşümdür. Uyanan insan, murâkabe sayesinde kendisini merkeze koymaktan uzaklaşır. Çünkü sürekli gözetilme bilinci, insanın kendi mutlaklığını kırar. Bu kırılma, kibri törpüler. Tasavvufî gelenekte murâkabenin en önemli kazanımlarından biri budur: İnsan, kendisini değil; kendisini aşan bir hakikati merkeze almaya başlar.
Bu durum, erken Mekke mümin profilinin neden mütevazı ve sessiz olduğunu da açıklar. Henüz meydan okuyan bir dil yoktur; çünkü murâkabe, içe dönük bir derinleşme üretir. İnsan, önce kendisiyle uğraşır. Bu uğraş, onu pasifleştirmez; aksine sağlamlaştırır. Sağlamlaşmayan bilinç, ilerleyen evrelerde karşılaşılacak olan baskılara dayanamaz.
Murâkabenin süreklilik kazanması, bilincin şekillenmesini hızlandırır. İnsan, artık uyanış anını aramaz; uyanıklık hâliyle yaşamayı öğrenir. Bu, ikinci evrenin en kritik kazanımıdır. Çünkü bu kazanım olmadan çekirdek bir bilinç topluluğu oluşamaz. Murâkabe, bireysel uyanışları ortak bir dikkat zemininde buluşturur.
En son tahlilde murâkabe, ikinci evrenin merkezî kavramıdır. Yakaza ile açılan bilinç, murâkabe ile korunur ve derinleşir. Bu süreç ne hızlıdır ne de gösterişlidir. Ancak kalıcıdır. Mekke sürecinin bu safhası, sessiz ama sağlam bir bilinç inşasına sahne olur. Bu inşa tamamlandığında, artık uyanmış ve dikkatini koruyabilen bir bilinç, dış dünyaya yönelmeye hazır hâle gelecektir. Bir sonraki başlıkta, bu murâkabe hâlinin somut bir mekânda nasıl korunak altına alındığı, yani Darü’l-Erkam’ın bilinç inşasındaki pedagojik rolünü ele almaya çalışacağız.























