Doç. Dr. Osman Tek
Kur’an’ın ilk inen sûresi Alak Sûresi, içeriği kadar üslubuyla da dikkat çekicidir. Bu sûrede ne ayrıntılı bir ahlâk listesi vardır ne de toplumu düzenlemeye yönelik bir hukuk dili. Henüz “yapılması gerekenler” ya da “yasaklananlar” sıralanmaz. Bunun yerine, insanın varoluşuna yönelen kısa, yoğun ve sarsıcı bir hitap vardır. Bu durum, Alak Sûresi’nin yalnızca tarihsel olarak değil, pedagojik olarak da bir başlangıç metni olduğunu gösterir.
Bu sûrenin üslubu, klasik anlamda bir emir–itaat ilişkisi kurmaz. İlk bakışta “Oku” hitabı bir emir gibi görünse de, bu emir davranışa değil, idrak yönüne yöneliktir. Alak Sûresi’nde insan, bir şey yapmaya zorlanmaz; bir şeye bakmaya, bir hakikati fark etmeye davet edilir. Bu davet, hukukî bir bağlayıcılık taşımaz; fakat varoluşsal bir ağırlık taşır. İnsan, artık görmezden gelemeyeceği bir gerçekle yüz yüze bırakılır.
Bu noktada Alak Sûresi’nin dili ile daha sonraki Mekke ve Medine sûreleri arasında belirgin bir fark ortaya çıkar. Medine döneminde inen sûrelerde hukuk, düzen ve toplumsal sorumluluk ön plandayken; Alak’ta bunların hiçbiri yoktur. Bu yokluk, bir eksiklik değil; bilinçli bir tercihtir. Çünkü henüz hukuk koyacak bir toplum, sorumluluk yükleyecek bir bilinç yoktur. Alak Sûresi, bu bilincin ön koşulunu inşa etmeyi amaçlar.
Üslubun kısa ve keskin oluşu da bu bağlamda anlam kazanır. Ayetler uzatılmaz, detaylara girilmez, örnekler çoğaltılmaz. Bunun yerine, insanın zihnine ve kalbine doğrudan temas eden temel hakikatler sunulur: yaratılış, öğrenme, Rab–insan ilişkisi ve insanın haddini aşma eğilimi. Bu temel başlıklar, bir öğretim programının maddeleri gibi değil; bir bilinç çerçevesinin ana sütunları gibi işlev görür.
Alak Sûresi’nde dikkat çeken bir diğer husus, hitabın muhatabını suçlamamasıdır. Henüz “inkârcılar”, “müşrikler” ya da “müminler” gibi kategoriler yoktur. İnsan, kimliği üzerinden değil; varlığı üzerinden muhatap alınır. Bu, Mekki hitabın en erken safhasına özgü bir üsluptur. İnsan, önce insan olduğu için çağrılır; sonra bu çağrıya verdiği cevap üzerinden konumlanır.
Bu yaklaşım, tasavvufî açıdan da anlamlıdır. Yakaza hâlindeki insan, henüz doğru–yanlış ayrımını netleştirecek bir iç disipline sahip değildir. Böyle bir insana hukuk diliyle hitap etmek, onu ya savunmaya iter ya da tamamen koparır. Alak Sûresi, bu riski gözetir. Üslup, insanı köşeye sıkıştırmaz; fakat kaçmasına da izin vermez. İnsan, kendisiyle yüzleşmek zorunda kalır.
Sûrede yaratılışa yapılan vurgu, bu yüzleşmenin merkezindedir. İnsan, “alak”tan yaratıldığını hatırlatılarak hem kökenine hem de sınırlılığına yönlendirilir. Bu hatırlatma, aşağılayıcı değil; dengeleyicidir. İnsan, ne mutlak değersizdir ne de mutlak üstün. Bu denge, daha sonra kurulacak olan ahlâk ve hukuk sisteminin ontolojik temelini oluşturur. İnsan, haddini bilmeden adaletli olamaz.
Öğretme fiilinin özellikle vurgulanması da bu bağlamda dikkat çekicidir. “Kalemle öğretme” ifadesi, bilginin ilahî kaynakla ilişkisini kurar; fakat bilgiyi kutsallaştırmaz. Bilgi, başlı başına bir güç değil; bir emanettir. Bu vurgu, daha baştan bilginin insanı azdırabileceği ihtimalini de içinde taşır. Nitekim sûrenin ilerleyen ayetlerinde insanın azgınlaşma eğilimine dikkat çekilir. Ancak bu uyarı bile tehditkâr bir dille değil; tespit edici bir üslupla yapılır.
Alak Sûresi’nin inşa dili, insanı korkutarak hizaya sokmayı değil; kendisiyle yüzleştirerek sorumluluğa hazırlamayı amaçlar. Bu, uzun vadeli bir pedagojidir. İnsan, önce neden sorumlu olması gerektiğini kavramalıdır. Bu kavrayış olmadan yüklenen sorumluluk, ya isyan üretir ya da ikiyüzlülük. Mekki sürecin başında bu risk özellikle gözetilir.
Bu nedenle Alak Sûresi’nde polemik yoktur. Müşriklerin itirazlarına cevap verilmez; çünkü henüz ortada bir açık davet yoktur. Toplumsal çatışma doğmadan, çatışmanın zemininde yatan bilinç sorunu ele alınır. Bu yaklaşım, Kur’an’ın tarihsel süreci takip eden değil; süreci inşa eden bir hitap olduğunu gösterir.
Üslubun bir diğer belirgin özelliği de evrenselliğidir. Ayetler, belirli bir kültürel bağlama sıkışmaz. Yaratılış, öğrenme ve azgınlaşma gibi temalar, zamandan ve mekândan bağımsızdır. Bu da Alak Sûresi’ni yalnızca Mekke’nin değil, insanlık tarihinin her döneminin başlangıç metni hâline getirir. Çünkü her insan, kendi hayatında bir yakaza anı yaşadığında, benzer sorularla yüzleşir.
Sonuç olarak Alak Sûresi’nin üslubu, emir veren, hukuk koyan ya da toplumu düzenleyen bir dil değildir. Bu sûre, insanın iç dünyasında bir zemin hazırlığı yapar. Bu zemin olmadan ne ahlâk kalıcı olur ne de hukuk adil. Mekke sürecinin ilk evresinde bu sûrenin yer alması, vahyin insanı önce bilinç sahibi bir özne hâline getirme stratejisinin açık bir göstergesidir.
Bu başlıkla birlikte birinci evrede netleşen tablo tamamlanır: Yakaza yaşanmış, sarsıntı gerçekleşmiş ve bu sarsıntıyı taşıyacak bir dil inşa edilmiştir. Bundan sonraki adım, bu uyanmış bilincin disipline edilmesi ve şekillendirilmesi olacaktır. Bu da ikinci evrenin konusudur.























