Doç. Dr. Osman Tek
İslam tarihine dair anlatıların büyük bir kısmı, vahyin inişini doğrudan toplumsal dönüşümle ilişkilendirerek başlatır. Oysa bu yaklaşım, sürecin en kritik noktasını gözden kaçırır: Vahiy, önce toplumu değil, insanı muhatap almıştır. Mekke’de başlayan ilahî hitap, herhangi bir siyasal yapı kurma, hukuki düzen tesis etme ya da toplumsal çatışmayı doğrudan hedef alma amacıyla ortaya çıkmamıştır. İlk temas, insanın kendisiyle ve varlıkla olan ilişkisini kökten sarsmayı amaçlayan bir bilinç müdahalesidir.
Bu noktada şu soru belirleyicidir: Neden vahiy, bir toplumsal manifesto olarak değil de bireysel bir sarsıntı olarak başlamıştır? Bu sorunun cevabı, Mekke döneminin ilk yıllarının pedagojik doğasında saklıdır. Çünkü vahiy, insanın iç dünyasında henüz bir dönüşüm gerçekleşmeden, dış dünyada kalıcı bir değişim üretmeyeceğini varsayar. Bu nedenle ilk evre, bir inşa süreci değil; inşayı mümkün kılacak uyanışın başlatılmasıdır.
Toplum, ancak uyanmış bireylerin toplamı olarak anlam kazanır. Mekke’deki ilk hitap, bu gerçeği esas alır. Ne bir yasa listesi sunar ne bir düşman tanımı yapar ne de bir “biz–onlar” ayrımı kurar. Hitap, doğrudan insanın varoluşuna yöneliktir. İnsanın nereden geldiği, ne olduğu ve neye çağrıldığı sorularını merkezine alır. Bu nedenle vahyin başlangıcı, bir düzen kurma teşebbüsü değil; insanın kendisini fark etmesini sağlama girişimidir.
Bu evrede “toplum” henüz bir muhatap değildir. Çünkü toplum, bilinci olmayan bireylerden oluşan bir yığından ibarettir. Bilinç inşa edilmeden toplumdan söz etmek, tasavvufî ve pedagojik açıdan anlamlı değildir.
Mekki hitabın erken safhası, bu nedenle bireyi hedef alır. İnsan, önce kendi gafletini fark etmeli; kendi konumunu, zaaflarını ve sorumluluğunu idrak etmelidir. Bu idrak gerçekleşmeden, toplumsal sorumluluk yüklemek yalnızca yüzeysel bir dindarlık üretir.
Burada vahyin yöntemi dikkat çekicidir. İlk mesajda “yap” ya da “yapma” şeklinde bir ahkâm dili yoktur. Emir vardır ama bu emir davranışa değil, bilince yöneliktir. “Oku” hitabı, bir bilgi aktarma çağrısı olmaktan ziyade, insanın kendisine ve varlığa bakışını değiştirmeyi amaçlayan bir uyarıdır. Bu uyarı, insanı pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp aktif bir idrak sürecine davet eder.
Bu noktada vahyin başlangıcındaki tercih, tasavvufî literatürde “yakaza” olarak adlandırılan sürece birebir karşılık gelir. Yakaza, insanın gaflet hâlinden uyanmasıdır. Bu uyanış, huzur veren bir farkındalık değil; çoğu zaman sarsıcı, rahatsız edici ve hatta korkutucu bir tecrübedir. Çünkü yakaza, insanın alıştığı anlam dünyasını parçalar. Vahyin ilk temasının böyle bir sarsıntı üretmesi, bilinçli bir tercihtir. Zira uyanış, ancak mevcut konfor alanı dağıldığında mümkündür.
Bu nedenle Mekke’deki ilk vahiy, insanı rahatlatmak için değil; yerinden etmek için gelir. İnsan, kendini güvenli sandığı zihinsel ve ahlâkî pozisyondan çıkarılır. Ne doğru bildiklerine tam olarak güvenebilir ne de yanlışlarını görmezden gelebilir. Bu belirsizlik hâli, yakazanın kaçınılmaz sonucudur. Vahyin ilk muhatabı, tam da bu hâli yaşar: şaşkınlık, korku, tereddüt ve derin bir sorgulama.
Burada altı çizilmesi gereken bir husus vardır: Bu sarsıntı, bir zayıflık göstergesi değildir. Aksine, insan olmanın en sahih tepkisidir. Vahiy, muhatabını mitolojik bir figüre dönüştürmez; onu insan olmaktan çıkarmaz. Tam tersine, insanî tepkileri koruyarak bilinci derinleştirir. Bu yönüyle Mekki başlangıç, Peygamberî tecrübenin insanî boyutunu özellikle görünür kılar.
Toplumdan önce insanın hedef alınmasının bir başka nedeni de sorumluluk bilincinin inşasıdır. Sorumluluk, ancak bilinçle mümkündür. Bilinçsiz bir itaat, ahlâk üretmez; sadece alışkanlık oluşturur. Mekki vahyin ilk evresi, bu tuzaktan özellikle kaçınır. İnsan, önce neden sorumlu olduğunu, neye çağrıldığını ve bu çağrının bedelini kavramalıdır. Bu kavrayış, uzun ve sancılı bir süreçtir. Bu nedenle ilk evre, kısa süreli bir hazırlık değil; derin bir bilinç sarsıntısıdır.
Bu noktada İslam tarihinin bu ilk safhasını, “başlangıç” olarak adlandırmak eksik kalır. Çünkü başlangıç, genellikle düz bir çizginin ilk noktası gibi algılanır. Oysa burada yaşanan, doğrusal bir ilerlemenin ilk adımı değil; insanın kendi iç dünyasında kırıldığı bir eşiktir. Bu eşik geçilmeden, ne davet mümkündür ne de toplumsal bir dönüşüm.
Sonuç olarak vahyin Mekke’deki ilk teması, bir toplum projesinin başlangıcı değil; insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Bu yüzleşme, bilinç inşasının zorunlu ilk adımıdır. Uyanmayan insan, ne hakikati taşıyabilir ne de onu başkasına ulaştırabilir. Bu nedenle Mekke sürecinin ilk evresi, bütün sonraki evrelerin zeminini oluşturan kurucu bir sarsıntı olarak okunmalıdır. Bu sarsıntı yaşanmadan ne şekillenme mümkündür ne de açık davet anlamlıdır.























