Analiz / Doç. Dr. Osman TEK
İslam tarihinin ilk yılları çoğu zaman birkaç kavramla özetlenir: sabır, işkence, direnç. Ancak bu kavramların arkasında çok daha karmaşık bir insan hikâyesi vardır. Mekke döneminin ilk yıllarında Müslümanlar yalnızca yeni bir inancı benimsemekle kalmadılar; aynı zamanda Mekke toplumunun bütün dengelerini sarsan bir dönüşümün içine girdiler. Bu dönüşüm, kısa sürede Kureyş aristokrasisi tarafından tehdit olarak algılandı ve yeni dine karşı sistemli bir baskı mekanizması kuruldu.
Mekke’nin sosyal yapısı kabile temelli bir hiyerarşiye dayanıyordu. Kabile koruması, bir bireyin güvenliğinin en önemli teminatıydı. Bir insan kabilesinin desteğini kaybettiğinde hukuki ve sosyal anlamda neredeyse savunmasız kalırdı. İslam’ın ilk müminleri arasında köleler, zayıf kabilelere mensup insanlar ve gençler önemli bir yer tutuyordu. Bu yüzden yeni dine yönelen birçok kişi kabile korumasından mahrum kalmıştı.
Bu durum Mekke’de baskının çok hızlı şekilde şiddetlenmesine yol açtı.
Bilâl’in hikâyesi bu baskının en çarpıcı örneklerinden biridir. Bilâl Habeşistan kökenli bir köleydi ve Ümeyye b. Halef’in himayesinde yaşıyordu. Müslüman olduğunu öğrenen efendisi onu kızgın kumlara yatırdı. Göğsüne ağır taşlar koydular. Ama Bilâl işkence altında bile yalnızca tek bir kelime söylüyordu: “Ehad, Ehad…”
Bu sahne yalnızca bir işkence hikâyesi değildir. Aynı zamanda Mekke toplumunun yeni dine karşı nasıl bir psikolojik savaş yürüttüğünü gösterir.
Benzer bir sahne Ammâr ailesinin yaşadıklarıdır. Ammâr b. Yâsir’in annesi Sümeyye yaşlı bir kadındı. Buna rağmen ağır işkencelere maruz bırakıldı. Sonunda bir mızrak darbesiyle öldürüldü ve İslam tarihinin ilk şehidi oldu.
Bu olaylar Mekke’de Müslüman olmanın yalnızca teolojik bir tercih olmadığını gösteriyordu. Bu tercih aynı zamanda sosyal bir bedel anlamına geliyordu.
Bir Müslüman sabah pazara gittiğinde kimse onunla alışveriş yapmak istemeyebilirdi. Çünkü Kureyş ileri gelenleri Müslümanları ekonomik olarak izole etmeye çalışıyordu. Bir Müslüman genç evlenmek istediğinde kabileler buna izin vermeyebiliyordu. Çünkü kabileler yeni dine katılan bireylerin sayısının artmasını istemiyordu.
Bu baskı ortamında Müslümanların hayatı giderek daralan bir alana sıkışıyordu.
İşte tam bu noktada Hz. Peygamber’in verdiği karar İslam tarihinin en dikkat çekici stratejik adımlarından biri oldu. Müminlere Habeşistan’a gitmelerini tavsiye etti ve şöyle dediği rivayet edilir:
“Orada zulmetmeyen bir kral vardır.”
Bu cümle yalnızca bir göç tavsiyesi değildir. Aynı zamanda erken İslam toplumunun ahlâk anlayışını yansıtan önemli bir ilkedir. Çünkü Müslümanlar ilk kez başka bir toplumda adalet aramayı kabul ediyorlardı.
Bu kararın arkasında şu düşünce vardır: Adalet yalnızca Müslümanların bulunduğu yerde bulunmaz. Eğer bir yerde adalet varsa, orası sığınak olabilir.
615 yılında gerçekleşen ilk Habeşistan hicreti küçük bir kafile ile başladı. Yaklaşık on bir erkek ve birkaç kadın Mekke’den ayrıldı. İçlerinde Osman b. Affan ve Hz. Peygamber’in kızı Rukiyye de vardı.
Bu hicret sessiz gerçekleşti. Çünkü müşrikler bunu öğrenirse yolculuk engellenebilirdi. Müslümanlar küçük gruplar hâlinde Mekke’den ayrıldı ve Kızıldeniz kıyısındaki limanlara doğru yöneldi.
Birçok kişi hayatında ilk kez deniz görecekti.
Mekke bir çöl şehridir. Denize uzak bir şehir. Orada doğup büyüyen insanlar için deniz yolculuğu bilinmeyen bir deneyimdi. Buna rağmen Müslümanlar bu yolculuğa çıktılar.
Bu yolculuğun insani yönü çoğu zaman gözden kaçar. Mekke’den ayrılan insanlar yalnızca bir şehir bırakmıyordu. Onlar aynı zamanda çocukluk hatıralarını, aile bağlarını ve kabile ilişkilerini geride bırakıyordu.
Bir anne düşünelim. Mekke’de doğmuş ve büyümüş. Ailesi burada, akrabaları burada. Bir gün ona deniyor ki: “Hazırlan, başka bir ülkeye gidiyoruz.”
O ülkenin dilini bilmiyor. Orada kimlerin yaşadığını bilmiyor. Ama yine de gidiyor.
Çünkü bazen insan doğduğu yeri değil, inandığı hakikati seçer.
İlk Habeşistan hicreti işte böyle bir tercihin tarihsel ifadesidir.
Bu hicret aynı zamanda İslam toplumunun zihinsel ufkunu genişletti. Çünkü Müslümanlar ilk kez Mekke dışındaki bir dünyayla karşılaşıyordu. Bu karşılaşma İslam’ın evrensel karakterinin erken bir işaretiydi.
Mekke merkezli bir dini hareket, ilk defa uluslararası bir coğrafyaya taşınıyordu.
Bu yüzden Habeşistan hicreti yalnızca bir kaçış değildir. Bu olay İslam tarihinin erken döneminde ortaya çıkan yeni bir düşünceyi temsil eder: iman yalnızca bir şehirde yaşanmak zorunda değildir.
Eğer bir toplum hakikati yaşatamaz hâle gelmişse, insan başka bir yerde yaşayabilir.
Bu düşünce daha sonra İslam tarihinde “hicret bilinci” olarak gelişecektir.
Hicret yalnızca bir göç değildir. Hicret, hakikati korumak için yapılan bilinçli bir yön değişimidir.
Mekke’den Habeşistan’a doğru başlayan bu küçük yolculuk aslında çok daha büyük bir dönüşümün başlangıcıydı.























