Analiz / Doç. Dr. Osman TEK
İlk Habeşistan hicreti Müslümanlara kısa bir nefes alanı açmıştı; ancak Mekke’de baskı tamamen sona ermemişti. Kureyş aristokrasisi yeni dinin yayılmasını durdurmak için baskıyı yeniden yoğunlaştırdı. Müslüman olan insanların sayısı yavaş yavaş artıyor, fakat bu artış Mekke toplumunun egemenleri tarafından tehdit olarak görülüyordu.
Bu yüzden Mekke’deki atmosfer giderek daha sert bir hâl aldı.
Müslümanlar sosyal olarak dışlanıyor, ekonomik baskı altına alınıyor ve zaman zaman fiziksel işkenceye maruz kalıyordu. Kabile sistemi içinde güçlü bir korumaya sahip olmayan Müslümanlar özellikle savunmasızdı. Bu durum yalnızca bireyleri değil, Müslüman topluluğun tamamını etkileyen bir krize dönüşmüştü.
İşte bu ortamda ikinci bir hicret gündeme geldi.
Birinci hicretten yaklaşık bir yıl sonra, yani 616 civarında, Müslümanlar daha büyük bir kafile hâlinde Habeşistan’a yöneldiler. Bu ikinci hicret artık küçük bir kaçış değil, bilinçli bir toplumsal yön değişimiydi. Rivayetlere göre yaklaşık seksen erkek, kadın ve çocuk Mekke’den ayrıldı.
Bu kafilenin en önemli isimlerinden biri Hz. Peygamber’in amcasının oğlu Ca‘fer b. Ebî Tâlib (ra) idi. Ca‘fer yalnızca bir muhacir değildi; aynı zamanda bu topluluğun sözcüsü ve temsilcisi hâline gelecekti.
Müslümanların Habeşistan’da güvenli bir hayat kurmaya başlaması Mekke müşriklerini rahatsız etti. Çünkü bu durum iki önemli sonucu beraberinde getiriyordu. Birincisi, Müslümanlar artık Mekke baskısından kurtulmuştu. İkincisi, yeni din başka bir ülkenin siyasi koruması altına girmişti.
Bu durum Kureyş liderlerini diplomatik bir girişime yöneltti.
Habeşistan’a iki elçi gönderildi: Amr b. Âs ve Abdullah b. Ebî Rebîa. Bu iki isim Mekke’nin en zeki ve etkili diplomatları arasında sayılıyordu. Amaçları Necaşî’yi ikna ederek Müslümanları Mekke’ye geri göndertmekti.
Elçiler Habeşistan sarayına değerli hediyelerle geldiler. Önce saraydaki din adamlarına hediyeler verdiler, ardından Necaşî’ye Müslümanlar hakkında olumsuz bir tablo çizdiler. Onlara göre Mekke’den gelen bu insanlar yeni bir din icat etmiş, kendi toplumlarının düzenini bozmuş ve şimdi de başka bir ülkeye sığınmışlardı.
Elçilerin beklentisi Necaşî’nin onları hemen teslim etmesiydi.
Fakat Necaşî farklı bir yol izledi.
Müslümanları saraya çağırdı ve onların da konuşmasını istedi.
Böylece İslam tarihinin en dramatik sahnelerinden biri yaşandı.
Necaşî sarayında iki taraf karşı karşıya gelmişti: Mekke’nin güçlü elçileri ve Mekke’den sürülmüş küçük bir mülteci topluluğu.
O anda Ca‘fer b. Ebî Tâlib (ra) ayağa kalktı.
Konuşmasına Mekke toplumunu anlatarak başladı. Cahiliye dönemindeki ahlâkî bozulmayı anlattı: insanların putlara taptığını, zayıfların ezildiğini, kan davalarının yaygın olduğunu ve toplumsal adaletin zayıf olduğunu söyledi.
Ardından Hz. Muhammed’in (as)getirdiği mesajı anlattı.
Yeni dinin insanlara doğruluğu, merhameti ve adaleti öğrettiğini ifade etti. İnsanların yalnızca Allah’a ibadet etmelerini, yalan söylememelerini ve zayıflara zulmetmemelerini emrettiğini söyledi.
Sonra konuşmasını Kur’an’dan ayetler okuyarak sürdürdü.
Okuduğu ayetler Meryem sûresinden bölümlerdi.
Meryem’in yalnızlığı, ilâhî koruma altında oluşu ve Hz. İsa’nın mucizevi doğumu anlatılıyordu. Bu anlatı Habeşistan’daki Hristiyan toplumu için son derece tanıdık bir hikâyeydi.
Rivayetlere göre Ca‘fer ayetleri okurken saraydaki atmosfer değişti.
Necaşî’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. Yanındaki rahipler de ağlıyordu.
Bu sahne yalnızca duygusal bir an değildir. Aynı zamanda dinler arası bir hakikat karşılaşmasıdır.
Necaşî sonunda şu cümleyi söylediği rivayet edilir:
“Bu söz ile İsa’nın getirdiği hakikat aynı kaynaktan çıkmıştır.”
Bu sözün ardından Mekke elçilerinin talebini reddetti.
Müslümanların Habeşistan’da kalmasına izin verdi.
Bu karar İslam tarihinin erken döneminde çok önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü Müslümanlar ilk kez başka bir siyasi otoritenin himayesi altında yaşamaya başlamıştı.
Bu olay aynı zamanda Kur’an’ın tarihsel bağlamla kurduğu ilişkiyi de gösterir. Meryem sûresinin bu ortamda okunması tesadüf değildir. Kur’an burada yalnızca bir teolojik metin olarak değil, hakikatin evrensel dili olarak konuşur.
Ca‘fer’in konuşması bir polemik değildi. O, karşı tarafı suçlamadı. Sadece hakikati anlattı.
Bu tavır erken İslam toplumunun diplomatik ahlâkını gösterir.
Hakikat bazen en güçlü savunmadır.
Necaşî sarayında yaşanan bu sahne, Müslümanların tarihindeki ilk uluslararası diplomasi örneklerinden biridir. Küçük ve savunmasız bir topluluk, hakikatin gücüyle güçlü bir siyasi otoriteyi ikna etmişti.
Bu olay aynı zamanda İslam’ın evrensel karakterinin erken bir işaretidir.
Mekke’de başlayan bir dini hareket artık başka coğrafyalarda da varlık göstermeye başlamıştı.
Habeşistan hicreti bu yüzden yalnızca bir göç değildir. Bu olay, İslam’ın dünya sahnesine ilk adımlarından biridir.























