Analiz / Doç. Dr. Osman TEK
Bediüzzaman Said Nursi, evrende bir tekâmül bulunduğunu söylerken biyolojik bir evrim teorisinden söz etmez. Onun kastettiği şey, Darwinci anlamda bir tür değişimi ya da maddî seleksiyon süreci değildir. Bediüzzaman’ın dikkat çektiği tekâmül, bilincin, idrak kapasitesinin ve anlam üretme yetisinin tedricî yükselişidir. Evren bir düzen içinde derinleşirken, insan da bu düzenin parçası olarak zihinsel ve fikrî bir istikbale doğru yönelir.
Bu vurgu önemlidir. Çünkü burada “tekâmül”, bedende değil, şuurda gerçekleşir. İnsan, tarih boyunca sadece daha güçlü, daha hızlı veya daha dayanıklı bir varlık hâline gelmemiştir; asıl olarak daha karmaşık düşünen, daha soyut kavramlarla ilişki kurabilen bir varlığa dönüşmüştür.
Bu noktada düşünce tarihinin bambaşka bir kulvarından gelen ama benzer bir tespitte buluşan bir isim karşımıza çıkar: Georg Wilhelm Friedrich Hegel.
Hegel, 19. yüzyılın başlarında oldukça sarsıcı bir iddiada bulunur: “Sanat artık bitmiştir.”
Bu ifade çoğu zaman yanlış anlaşılır. Hegel sanatın yok olduğunu değil, insanı tatmin eden en yüksek hakikat formu olma işlevini yitirdiğini söyler. Neden? Çünkü sanat, duyulara hitap eder; imgeler, sesler, biçimler üzerinden konuşur. Oysa insan, tarihsel süreç içinde giderek daha entelektüel bir varlık hâline gelmiştir. Salt duyusal tatmin, bilinç düzeyi yükselen insan için artık yeterli değildir.
İşte tam bu noktada, Bediüzzaman’ın “zihinsel tekâmül” vurgusuyla Hegel’in “sanatın aşılması” fikri arasında dikkat çekici bir paralellik belirir. İki düşünür de, farklı metafizik zeminlerden hareketle, insanın duyudan bilince doğru ilerlediğini kabul eder.
Buradan günümüze baktığımızda ciddi bir sorunla karşılaşıyoruz.
Bugün anlatılarımızın büyük kısmı hâlâ mahsusat âlemine, yani beş duyunun alanına sıkışmış durumda. Hikâyeler, diziler, filmler, popüler kitaplar; insanın duygularını okşuyor, heyecanlandırıyor, ağlatıyor, güldürüyor. Fakat çoğu zaman düşündürmüyor. Duygusal bir dalgalanma yaratıyor ama zihinsel bir iz bırakmıyor.
Oysa çağdaş insan, artık sadece “hissetmek” istemiyor; anlamak istiyor. Salt dramatik yoğunluk, bilinç düzeyi yükselmiş birey için kısa sürede tüketilen bir haz nesnesine dönüşüyor. Bu yüzden bugün birçok sanatsal ve edebî ürün hızla parlıyor ama aynı hızla unutuluyor.
Bu durum, sanatın ya da anlatının tamamen duyudan kopması gerektiği anlamına gelmez. Aksine, duyusal boyut hâlâ gereklidir. Ancak artık yeterli değildir. Duyular, düşüncenin taşıyıcısı hâline gelmediği sürece anlatı eksik kalır.
Bu noktada Dante Alighieri’yi hatırlamak öğreticidir. İlahi Komedya, son derece güçlü imgelerle, cehennem ve cennet tasvirleriyle doludur; fakat bu eser yalnızca bir hayal gücü gösterisi değildir. Onu ölümsüz kılan şey, duyusal anlatının arkasındaki derin entelektüel mimaridir: ahlâk, siyaset, metafizik ve insanın varoluşsal yolculuğu.
Bugün insanları hâlâ etkileyen eserler, tam da bu yüzden etkileyicidir. Çünkü yalnızca duygulara değil, bilince seslenirler.
Dolayısıyla çağımızın temel sorusu şudur:
Biz bugün neyi, hangi bilinç düzeyine hitap ederek anlatıyoruz?
Eğer düşüncemizi entelektüel bir çerçeveye oturtmadan, sadece duygusal yoğunlukla sunarsak; bu anlatılar kısa ömürlü olur. Modern insan, artık yalnızca gözyaşı dökmek değil, zihinsel olarak ikna olmak istemektedir. Hikâye dinlemekten çok, anlam inşa eden bir düşünceyle karşılaşmayı beklemektedir.
Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, sanatı ve anlatıyı terk etmek değil; onu bilinçle yeniden kuşatmaktır. Duyuyu inkâr etmeden, ama onu aşan bir düşünsel derinlik kurmaktır. Aksi hâlde, çağın ruhuna seslenemeyen her anlatı, ne kadar estetik olursa olsun, sessizlikte kaybolmaya mahkûmdur.























