Türkiye'de kimliğini gizlemek zorunda kalanların hikayesi

Sadece bir kesimin değil bu toprakların kaderi kimliğini gizlemek zorunda kalmak.
Yıllarca Sur’da Ermeni kimliğini saklayarak yaşamak zorunda kalan Ayten Ekici, babaannesinin mahallenin çocuklarına Kuran-ı Kerim öğretirken, Pazar günleri de elinden tutup gizlice Kilise'ye götürdüğünü anlattı. Ekici şimdi ise yıkım altındaki Diyarbakır'ın Sur mahallesindeki kiliselerine hiç gidemiyor.

Onun hikayesi, Türkiye'de Müslümanlar dahil farklı kesimden olan herkesin kimliğini gizlemek zorunda bırakılışının en çarpıcı örneklerinden biri. 

Tarihin kadim şehirlerinden Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yakın zaman tanıklarından Ayten Ekici (50) ve ailesi, farklı kimlik taşımanın verdiği zorlukları birebir yaşayanlardan. Hıristiyan bir ailenin ferdi olan Ekici, mahallede Kuran dersi veren babaannesi tarafından yıllarca gizli bir şekilde kiliseye götürülmüş. Ekici, dihaber’e verdiği söyleşide şu an yıkılarak yerle bir edilen Sur’u ve ilçenin Ermenilerini anlattı. 


* Sizi tanıyabilir miyiz, Ayten Ekici kimdir?

Ermeni asıllı bir Hıristiyanım. 50 yaşındayım. Sur’da (Diyarbakır'ın bir mahallesi) doğdum. Çocukluğum Sur’un sokaklarında geçti. Ortaokul döneminden sonra Ofis semtine taşındık; ancak ben Sur’dan hiçbir zaman kopmadım. Hafta sonlarımı sürekli Sur’da geçirirdim. Fırsat buldukça Sur’a koşardım. Bugün hala Ofis semtinde ikamet ediyorum. Bir kamu kurumunda veri hazırlama memuru olarak çalışıyorum. 

KİMSE GAYRİMÜSLİM OLDUĞUMUZU BİLMİYORDU

* Gayrimüslim bir ailenin çocuğuydunuz. Bu sorun oluyor muydu?

Mahalle bizim gayrimüslim olduğumuzu bilmiyordu. Kimliğimizi saklamak zorunda kalıyorduk. Babaannem mantolu, eşarplı bir kadındı. Ermeni asıllı bir Hıristiyan olmasına rağmen Kuran-ı Kerim’i çok iyi biliyordu. Hatta mahalle çocuklarına yıllarca Kuran-ı Kerim dersi verdi. Fakat Pazar günleri olduğu zaman kılık değiştirirdi, çarşaf giyerdi, yüzünü peçe ile örterdi. Mahallede kurulan pazarı bahane ederek elimden tutup beni kiliseye götürürdü.

Sinekli bakkaldan bana bir bardak kırık leblebi ve iki bisküvi alırdı. Büyüyünce bunların bana sus payı olduğunu fark ettim. Beni tembihlerdi, 'Sakın yavrum kimseye bir şey deme, kimse duymasın' diye. Ben de ketumdum, söylemezdim. Ama hep merak ederdim ve babaanneme sorardım. Ana diye hitap ederdik; ama derdim bu gittiğimiz yer neresi, bu insanlar kim? Bana parmağıyla sus işareti yaparak, 'Bunlar dedenin akrabalarıdır' derdi. Halbuki sonradan öğrendim ki, kendi akrabalarıymış.

* Babaanneniz nasıl yaşardı biraz daha açar mısınız?

Yıllarca kimliğini sakladı. Müslüman olduktan sonra kendini dine verdi. Evde Kuran dersi veriyordu. Herkes hoca hanım diye hitap ederdi. Ama bir taraftan da her Pazar kilisedeydi. Yani çok büyük bir tezatlık vardı.

* Bu tezatlığı anlamaya çalışmadınız mı?

Çocukluğumdan beri bu çelişkiyi hep çözmeye çalıştım. Kendime hep büyüyünce bunu araştıracağım derdim. Yani biz kimiz, neyiz? Bir taraftan kilise bir taraftan babaannemin elinde Kuran-ı Kerim bunları anlamak istiyordum. Bir de babam var tabi. Babam, Ortadoğu’nun ilk meyhanesini açan adam. Dilan Sineması’nın açıldığı yıl Piknik Bozo Meyhanesi adıyla açmıştı. Dindar bir kadının çocuğunun meyhane açması birbirine çok zıt olaylar. Ben hep bu zincirleme çelişkileri birbirine ekleyip çözümlemeye çalıştım.

* Babaannenizle bu durumu konuşma şansınız hiç olmadı mı?

Ortaokul yıllarındayken babam, babaannemi ikna ederek evimizi Ofis semtine taşıdı. Liseye yeni geçmiştim. Gittiğim Kız Meslek Lisesi eve yakın olduğu için öğle aralarında eve gelirdim. Bir gün geldiğimde annem evde yoktu çarşıya çıkmıştı. Babaannem evde tekti. Babaannemin boynunda bir et beni vardı. Çocukluğumdan beri meme ucu büyüklüğündeki bu benle sürekli oynardım. O gün sedirde yatan babaannemin et beniyle oynarken öpüp koklamaya çalıştım. Sonra kulağına eğilip, ‘Ben çocukken hep kiliseye gidiyorduk. Seni bir arabaya bindireyim yine oraya gidelim mi?’ diye sordum. Tabi gittiğimiz yerin kilise olduğunu bilmediğimi zannediyordu. Çünkü beni çocukken gizlice götürüyordu. Bayağı şaşırdı orada. Aynı anda ağlamaya başladı. ‘Ne olur bana anlat’ diye yalvardım. ‘Hikâyeni bir şeyini anlat’ dedim.

* Tekrar bugüne gelecek olursak, bugün Sur’da bir kiliseniz var; ancak çocukluğunuzda gizli de olsa gidebildiğiniz kilisenize bugün hiçbir şekilde giremiyorsunuz. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu topraklar bir mozaik, çoklu dinlerin ve çoklu dillerin yaşamış olduğu bir mozaik. Ulu Cami’nin tarihine bakalım. Cami olmadan önce kilise idi, ondan önce Sinagog, ondan önce Güneş Tapınağı ve ondan öncesi tarihi bilinmiyor. Yani bu tür yapıların hepsi bizim milli değerlerimizdir. Kilisemiz tarihi bir mirastı ve yıllarca yıkıktı. O kilisenin yeniden restore edilişi, açılışı ve açılışındaki o izdihamı ben ölene kadar unutamam. Halen aklıma geldiği zaman ben çok duygulanırım. Bu arada benim eşim bir mühendis ve kilisenin restorasyon sürecinde büyük bir emek sarf etti. Ben o kilisede sırf akrabalarımı bulabilmek için sergi açtım. 

Kısacası o kilise bizim için bir değerdi. Fakat yaşanan savaştan sonra kiliseye gidememek çok acı, elimizin kolumuzun bağlı olması hiçbir şey yapamıyor olmak ayrı bir acı.

Kaynak: Dihaber
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER GENEL HABERLERİ