​'Kürt hareketi, Erdoğan'ın şart koştuğu Sünni Türklüğün emrine girmedi'

Tarihçi ve siyaset bilimci Prof. Hamit Bozarslan, Kürtlerin, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın şart koştuğu, 'Sünni Türklüğün' emrine girmediğini söyledi.




Kürt Sorunu'nun yanı sıra, Arap dünyasına dair analizleri ile de bilinen Bozarslan, Erdoğanizmin Kürtlüğe kin duyduğunu belirtti ve bunun yapısal ve dönemsel bir boyuta sahip olduğunu kaybetti. 


Yapısal boyutu, Kemalizmden devralınan miras, dönemsel boyutu da 2013-2015 tarihleri arasındaki 'Barış Süreci' döneminde, Erdoğan'ın, hem Suriye hem de Türkiye Kürtlerine dayattığı Sünni Türklüğün emrine girmemeleri olarak tanımlayan Bozarslan, Kürt düşmanlığının kökenlerine dair de tespitlerde bulundu.

Yeni Özgür Politika'dan Barış Balseçer'in röportajında, Kürt Sorunu, Ergenekon, Kürt düşmanlığı gibi konuları değerlendiren Bozarslan, "Milliyetçilikle belirlenmiş bir İslamcılık, Kürt düşmanlığıyla belirlenmiş bir milliyetçilik, Erdoğanizmle ittifak halindeki Ergenekonculuk ve sol ulusalcılığın temsil ettiği nasyonal-sosyalizm. Hegemonik bloku ayakta tutan tek şey Kürt düşmanlığı ya da Kürt korkusu” dedi ve ekledi: ”Dolayısıyla, iktidar blokunun unsurları meşhur ‘laiklik’ ya da ‘Kemalist devrim prensipleri’ dahil diğer ‘ideolojik’ faktörleri bir ‘teferruat’ olarak değerlendirebilmekteler" ifadelerini kullandı.

Röportajın satır başları şöyle:

"Bugün kanlı-bıçaklı olsalar da, Erdoğan, Davutoğlu, Gülen… bu dönemde oluşturulan Türk-İslam Sentezi’ni 2000’lere taşıyan simalar. 2015 sonrasını belirleyen olgu ise, İttihadcı-Kemalist geleneğinin hem sekülarizmi tümüyle terk ederek Erdoğanizm önünde diz çökmesi hem de bu teslimiyetin mükafatı olarak Erdoğan iktidarını nasyonal-sosyalist bir temelde tanımlayabilmesi.

Aslında, 70’li yıllarda, hatta 20’lerde, 30’larda Kürt düşmanlığı sadece lümpen proletarya arasında yaygın değildi. 1970’lerde, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de plebyen kategorilerin sahneye çıktığı, örneğin ülkücülüğe ya da akıncılığa önemli bir sosyal taban kazandırdığı kesin. 1970’lerin sonunda ”MasKomYah” piyesini oynayan Erdoğan bu dönemin lümpen kültürünün bir ürünü. Ama 1970’ler, aynı zamanda son derece elitist bir niteliğe sahip olan Aydınlar Ocağı ya da Türk Kültürünü Araştırma Derneği’nin de aktif oldukları yıllar. Daha eskilere gidersek, Kemalizm döneminin Batılılaşmış elitini temsil eden Kadro dergisi ya da Akşam ve Cumhuriyet gibi gazeteler açıkça Kürt düşmanı; bu yayın organlarının yazarları Kürtlüğü ”medeni” Türklüğü tehdit eden ”vahşi” bir ırk olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar. Bu nedenle de bir kırılmadan çok bir devamlılıktan bahsedebilmek mümkün.

Bu Türklüğün ”tarihsel misyon”ununa, ya da 1960’ların ve 1970’lerin radikal milliyetçileri tarafından dile getirilen ”Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi”ne bir gönderme. Erdoğan’ın söylemleri, MHP’nin ve genel olarak paganist gelenek dışındaki Turancılığın radikalleştirilmiş bir versiyonu. Buna göre, Türklük, dünyaya hakim olmak, dünyaya ”devlet” fikrini, ”medeniyet”, ”adalet” ve ”barış”ı getirmekle ve İslam’ı korumakla belirlenen bir misyona sahip bulunmakta. Erdoğan’a (ve Davutoğlu’na) göre Tanzimat’la birlikte belirgin bir nitelik kazanan iç ve dış ”düşmanlar”ın saldırıları ve Osmanlı-Türk elitinin iç ”ihaneti”, bu ”ebedi” misyonun kesintiye uğramasına yol açmış, ama misyonun kendisini ortadan kaldıramamıştır. Erdoğan’ın defalarca dile getirdiği ”2053 ve ”2071” hedefleri, aynı zamanda bu ”misyon”un bir ”restorasyon” sürecinden sonra yeniden başlatılması anlamına gelmektedir.

Burada da tarihsel bir devamlılık ya da pattern söz konusu: İttihad ve Terakki ve Taşnaksutyun yakınlaşmasının sona ermesinin ve Ermeni soykırımının ana nedenlerinden biri, İttihadcılığın ”Ermeni realitesi”ni tanıması, ama buna karşılık Ermenilerin Türklüğün emrinde olmasını şart koşmasıydı. Oysaki Ermeni partileri, demokratik-enternasyonalist bir perspektiften yola çıkarak Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni ve eşitlikçi koşullarda yeniden kurulmasını istemekteydiler. Aynı şey ”Kürt realitesi”ni tanıyan Erdoğanizm için de geçerli: Erdoğanizmin Kürtlüğe duyduğu kin, ikili, yapısal ve konjonktürel bir boyuta sahip. Yapısal boyut, Kemalizmden devralınan miras; konjonktürel boyut ise, 2013-2015 ”Barış Süreci” döneminde Suriye ve Türkiye’deki Kürt hareketinin Erdoğan’ın şart koştuğu ”Sünni Türklüğün” emrine girmeyi reddetmesi, her iki ülkenin de demokratik ve eşitlikçi temellerde kurulmasını talep etmesi idi.

Bu sorunun cevabı Türkiye’de 2015’ten sonra oluşan hegemonik blokta bulunabilir: Milliyetçilikle belirlenmiş bir İslamcılık, Kürt düşmanlığıyla belirlenmiş bir milliyetçilik, Erdoğanizmle ittifak halindeki Ergenekonculuk ve sol ulusalcılığın temsil ettiği nasyonal-sosyalizm. Hegemonik bloku ayakta tutan tek şey Kürt düşmanlığı ya da Kürt korkusu. Dolayısıyla, iktidar blokunun unsurları meşhur ”laiklik” ya da ”Kemalist devrim prensipleri” dahil diğer ”ideolojik” faktörleri bir ”teferruat” olarak değerlendirebilmekteler."
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ