Geçmişin mazlumları günümüzün zalimlerine nasıl dönüştü?

"Erdoğan dini ve ahlaki kuralları yok sayıp her türlü örgütlü suça bulaşabileceklerden bir kadro oluşturdu, bu tür eylemlerden uzak kalanları birer birer dışladı, yasadışı suçlara bulaşmayanların kimini kenara koydu kimini hain ilan edip tutuklattı."


İsmail S. Gülümser/Aktif Haber

Erdoğan yönetimde dinin insanı kötülükten alıkoyan kurallarının ayak bağı olduğuna bu alanda materyalizmin kurallarıyla hareket etmenin daha doğru ve geçerli olduğuna inanan, en katı materyalistleri geride bırakacak kadar olayları menfaat endeksli değerlendiren bir anlayışa sahip. Bu yüzden çevresi ilk dönemde onun yaptıklarını dinin insani kuralları ile telif edemediği için endişeli bakışlarla ürkek ürkek izlerken o hayatında ahlaki kurallar dışına çıkmamış insanlara kendi görüşünü kabul ettirmek için epey mücadele verdi.


Şöyle hafızamızı biraz yokladığımızda insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek bu kabil onlarca söz ve davranışının göstermek mümkün. Mesela; semavi dinler ve evrensel değerler insana acıma ve merhamet duygusu öğütlerken o bütün bunlara zıt bir yaklaşımla partililere açıktan “kimseye acımayacaksınız acırsanız acınacak hale gelirsiniz” gibi en baskıcı rejimlerde bile seslendirilemeyecek bir anlayışı telkin etti. Partilileri acıma duygularını bir kenara bırakmaya zorladı, hatta bunu yapamayanları kapıya koydu yerini acımasızlarla doldurdu, bununla da kalmadı kötülükte yol arkadaşlığını kabul etmeyenlerden öç almaya kalktı bazılarını tutuklattırıp parti içinde korku yaydı. İlerleyen dönemde makam-ihale kapmanın acımasız olmadan geçtiğini gören partililerden ya da ortaklardan acımasızlık yarışına girişenler oldu, masum insanları hatta yakın dostlarını suçlayarak bakanlık kapabileceğine inanlar arttı.

Geçmişte yöneticilerin hak ve adalet duygusuyla bağdaşmayan davranışlarından şikâyet eden partililer Erdoğan’ın bu telkinleriyle siyasette başarılı olmak öne çıkmak için kendini değiştirmek insani duygularını terk etmek zorunda hissetti. Bir bölümü Erbakan’ın telkinleriyle yetişmiş, o güne kadar hayatlarını meşru dairede kalarak sürdürmüş muhafazakâr bir kadroyu siyasal İslamcı bir yönetim için meşru gayrı meşru her yolun kullanılması gerektiğine inandırdı. İstanbul belediyesinden başlayarak siyasi hedefleri için devletin parasını çalma dâhil her şeyin mubah olduğuna inandırdığı bir grup eski refahlıyı Erbakan’dan kopardı ve onlarla yolsuzluk şebekesi, arsa mafyası kurdu.  Yapılanları anlamakta zorlanan Ömer Dinçer’in İstanbul belediyesindeki kirli işlerden rahatsızlığını Ali Bulaç’a şikâyet ettiği biliniyor.

Çalıntı paralarla kurduğu partiyle iktidara geldiğinde yaptığı ilk iş İstanbul yolsuzluk deneyimlerini Ankara’ya taşımak oldu. Yurt dışından bulunan borç paralarla ülkenin her yanında yol köprü baraj sosyal konut inşaatları başlatıp tüm ülkeyi şantiyeye dönüştürdü. Toplum hizmetlerin arttığını düşünürken yüzlerce kez değişiklik yaptığı ihale kanunu ile başbakanlığa bağladığı her ihaleden pay almaya yolsuzluk yapmaya başladı. Kendilerine pay vermeyen müteahhitlere iş vermedi. Sürekli siyasal İslamcı bir yönetim için partililerin güçlü olması gerektiği bu hedef için meşru gayrı meşru her yolun kullanılacağı anlayışı telkin edildi. İlk dönemde yapılan hırsızlıklardan rahatsız olan partililerin bir kısmı onun telkinleriyle zamanla yolsuzluğu normal görmeye ve kendi beldesinde ihalelerden pay almaya başladılar.

Erdoğan dini ve ahlaki kuralları yok sayıp her türlü örgütlü suça bulaşabileceklerden bir kadro oluşturdu, bu tür eylemlerden uzak kalanları birer birer dışladı, yasadışı suçlara bulaşmayanların kimini kenara koydu kimini hain ilan edip tutuklattı. Mafya örgütleri gibi emrine bağlı partililerden ya da suç ortaklarından oluşmuş bir suç şebekesi ile devlet yönetiyor. Ülke tapusunu üzerlerine geçirmek için gerekli hazırlıklar saraydaki suç örgütlerince yapılıyor. Meclis ve mahkemeler dâhil her türlü suç talimatını alan devlet birimleri emirle harekete geçiyor ve üzerlerine düşen görevi yaparak onların işledikleri suçun parçası haline geliyor, bu sistemi kabul etmeyenler ise terör örgütü üyesi olmakla suçlanıp cezalandırılıyor.   

Toplumu yavaş ısıtılan tencerede bir kurbağa gibi gören, değişik bahaneler arkasına sığınıp çıkardığı aşamalı hukuk dışı düzenlemelerle hissettirmeden tüm kesimlerin haklarını sırayla ellerinden alan, bir suç örgütü ülkenin tapusunu üzerine geçirirken işlediği tüm suçları başkasının üzerine atıp muhaliflerden kurtuluyor.

ALLAH KORKUSU YERİNİ SARAY KORKUSUNA BIRAKTI

Dindarlar yıllarca insani değerlerden uzak baskıcı yönetimlerin kendilerine yaptıkları zulümlerden şikâyet ettiler. Merhamet yoksunu zalimlerin insani duygularını nasıl kaybettiğini kendi iktidarları döneminde Allah korkusu taşıyan merhametli yöneticilerin kimseye zulmetmeyeceğini, hak ve adalet duygusunu asla kaybetmeyeceğini aktardılar. Veysel Ayhan dünün mazlumlarının bugünün en büyük zalimine dönüşmesinin arka planında Erdoğan’ın yalancı cennetinden mahrum kalmak ya da hapis tehdidinden korunmak korkusunun yattığını anlatıyor.

Dinin kurallarının ülkeyi ele geçirme planları önünde engel olarak gören Erdoğan partileri bu kuralları yok saymadan insani duyguları kaybetmeden sonuca gitmenin mümkün olmadığına farklı argümanlar kullanarak inandırmış görünüyor. Partililer Allah’ın ve Erdoğan’ın emir ve buyruklarından birini tercihle karşı karşıyalar.

İnançlarının tam tersi davranışları sergilemelerinin işlenen zulme ortak olmalarının arkasında Erdoğan bu telkinleri var.

Eğer Allah’ın emirleri doğrultusunda inançlarının gereği gibi davranırlarsa makamlarını mevkilerini devletten aldıkları ballı ihaleleri kaybedecekler, hatta pek çok örneği olduğu gibi bir gece evlerine polis baskını ile alınıp hapse girme endişesi yaşayacaklar. Bütün bunlarla göbeğinden bağlanmış partililer; ya Allah’ın emirlerine uyacak vicdanlarının sesini dinleyip kötülükten uzaklaşarak dünyalık nimetleri kaybetmeyi göze alacaklar ya da dinin emirleri yerine Erdoğan’ın buyruklarını dinleyip rahatlarını sürdürecekler. Kayıp riski belki bazılarını caydırmayabilir düşüncesiyle kalanları emri dinlememeleri halinde tutuklanmayla tehdit ediliyor.

Meclis’teki af görüşmelerinde insani değerlerini kaybetmemiş,  korku hislerine yenik düşmemiş birkaç kişiden biri olan CHP'li Nazım İrfan Tanrıkulu “avukatların siyasetçilerin, çocuğunu okula gönderenin bankaya para yatıranın cezaevinde ne işi var” diye soruyor. HDP'li Ömer Faruk Gergerlioğlu “Annesi ölmüş babası hapiste bir bebek resmi gösterip “herkes aftan yararlanırken hamilelerin çocuklu başörtülü bayanların yaşlı ve hastaların yararlanmamasının insanlıkla bağdaşmadığını” anlatıyor ve her iki milletvekili de dindar AKP milletvekillerini insafa davet ediyor.

Bunlara cevap veren başörtülü mağdurların hakkını savunması gereken AKP milletvekili Özlem Zengin “darbeciler-PKK lılar.. Hapiste olmasın mı?” Diyerek zulüm ve ayrımcılık içeren taslağı savunuyor. Dindar olduğu bilinen partide tüm milletvekilleri korku ve beklentilerinin esiri olmuş kendi değerleriyle çelişen kararlar alırken masum insanların haklarını ikisi dindar olmayan olmak üzere diğer partilerden 4-5 insan savunma cesareti gösteriyor. Vicdanlarını kaybetmemiş partililere “Allah’tan korkun elinizi vicdanınıza koyun ellerine hiç silah almamış yasal eylemlerinden dolayı tutuklanan bu insanların hangisi terörist?” diye soruyorlar.

Tanrıkulu, AKP lilere kendi başkanlarının da geçmişte şiir okuduğu için tutuklandığını hatırlatarak “eski zalimlerin başkanlarına yaptığı zulme karşı çıktıkları gibi bugün yasal eylemleriyle tutuklu bulunan insanların ölüme gönderilmesine engel olmaları gerektiğini, değilse aynı zulmü kendilerinin işleyeceğini muhtemel ölümlerden sorumlu olacağını” anlatıyor.

Tüm AKP milletvekilleri güvenerek çocuklarını gönderdikleri okul öğretmenleri dâhil; cemaat kurumlarında ya da devlette çalışan gönüllülerin toplumda ahlaki değerlere sahip insanlardan oluştuğunu biliyor. Kermes yapan başörtülü bayanların, yoksullara destek olan hayır sahibi iş adamlarının, doğruları savunan akademisyen ve gazetecilerin asla terörist olmayacağının farkındalar. Başta AKP’liler olmak üzere muhafazakâr olduğu bilinen milletvekillerinin işlenen zulümler karşısında sessizliğin sebebi Allah kokusunun yerini menfaat hissi ve Erdoğan korkusunun alması ve zulümler karşısında tamamen materyalist bir yaklaşımı tercih ederek Allah’ın buyruklarını bırakıp, Erdoğan’ın dinin emirlerine aykırı buyruklarını esas almaları.

Ayhan, bugün dindarlardan oluşan bir partinin dinin emirleri bırakıp sarayın emirlerini tercih etmesini Mısır’lı diktatör Hüsnü Mübarek’ten bir örnekle anlatıyor.  Mübarek yardımcısından kendisini geçmiş liderlerle karşılaştırmasını istediğinde yardımcısı; Nasır İsrail’den korkardı, Enver Sedat Amerika’dan korkardı, Hz Ömer Allah’tan korkardı siz hiçbirinden korkmuyorsunuz diyerek onun cüretkârlığını cesaretle yüzüne vuruyor.  AKP ve MHP de Erdoğan’ın yanlışları karşısında durabilecek onlarca dini değerlere inanan milletvekili var. Ancak yararlandıkları ballı devlet imkânları kesilmesinden, hınçla bilenmiş saray ekibi tarafından gece evlerinden alınıp hapse tıkılmaktan korktukları için zulme seyirci kaldıklarını Hak adalet ve Allah korkusunun yerini saray korkusunun sardığını anlatıyor.

ESKİNİN MAZLUMLARI BÜGÜN ZULMÜ SAVUNUYOR

Müyesser Yıldız, bundan 20 yıl önce AKP yöneticilerinin mecliste yaptığı konuşmalardan alıntılar yapmış. Geçmişte zulme uğrayanların bugün gücü eline geçirince nasıl aynı şeyleri tekrarladıklarını ve muhalif gördüklerine zulmettiklerini hukuk ve adalet sisteminin siyasetin elinde bir sopaya dönüştürdüklerini kendilerinin o günkü ifadeleriyle anlatmış.

2000 yılların başında Ecevit hükümetince çıkarılmak istenen Rahşan affı görüşülürken, eski AKP bakanlarından bugün Cumhurbaşkanlığı yüksek istişare kurulu üyesi olan Mehmet Ali Şahin “Niçin bazı ceza maddeleri için şartla salıverme uygulanmakta diğerlerine uygulanmamaktadır? Bu ayrımı bu tercihi hangi kriterlere göre yapıyorsunuz?” dedikten sonra “Hükümetin halkın zarar gördüğü suçlardan tutukluları affetme yetkisini sonuna kadar kullandığını, halktan yaşadığı mağduriyeti unutmasını istediğini, ama kendilerine karşı işlenen düşünce suçlarını devlete karşı işlenmiş suç gibi gösterip affetmediğini bunun insaf ve vicdanla bağdaşmadığını” anlatıyor. O günün iktidarını “Düşüncesini söylediği için suçlananlar düzenlemeden yararlanamadığı, sadece hırsız ve sahtekârların yararlanacağı bir affı  ” getirmekle adaletsizlikle suçluyor.   

Şu anda kamu baş denetçisi olarak iktidar nimetlerinden yararlanan adalet bakanı Abdülhamit Gül’ün kayın pederi Şeref Malkoç 1999 da sadece tutukluların bir bölümünü kurtarmayı hedefleyen af yasasını gündeme getiren iktidarı “Vurdumduymaz Kel Ayvaz” rolü oynamakla suçluyor. “Mevcut iktidar 350 milletvekiline güvenip hukuku ve Anayasayı ciddiye almıyor. Gagasından kuyruğundan kestiği Anayasaya aykırı ayrımcı toplum vicdanını yaralayacak bir düzenlemeyi meclise getiriyor. Muhalefetin verdiği önerileri hiç dikkate almıyor her şeyi milletvekili sayısıyla çözmeye çalışıyor. Yapılan bu düzenleme fikir ve ifade hürriyeti açısından sorunlu ve çifte standartlar içermektedir, bu haliyle hem AYM den hem de toplum vicdanından onay alamaz” diyerek yapılan düzenlemenin adil olmadığını anlatıyor.   

Bütün bu açıklamalarla fikir ve düşüncesinden dolayı hapse girmişlerin aftan yararlanamayacak olmasını büyük bir mağduriyet olduğunu düşünüyor ve düşünce suçlularını da kapsayacak bir affın çıkarılması gerektiğini aktarıyorlar. Af meclis çoğunluğu kullanılarak o günkü iktidarın dayattığı gibi çıkıyor. Ekmek çalan çocuğu affetme gibi bir örneğe sığınılarak çıkarılan aftan ilk anda 23 bin kişi yararlanıyor, daha sonra eşitlik ilkesine aykırı kanunu AYM iptal ediyor ve kapsam genişletilerek sayı 45 bine çıkarılıyor. O günlerde tutuklu bulunan 70 bin kişinin yarısından fazlası salınıyor. İstanbul belediye başkanlığı döneminde görevi kötüye kullandığı iddiasıyla belediye şirketlerinden kendi keselerine para aktarmayla iddiasıyla açılan dava da bu af kapsamına giriyor  Erdoğan ve ekibi bu sayede yolsuzluk suçlamalarından kurtuluyor.

DGM lerin verdiği siyasi kararlarla kendilerine zulmettiğinden şikâyet edenler bugün gücü ele geçirince DGM lere rahmet okutacak icraatlar yapıyor kendi siyasi menfaatlerine uymayan kararları yok sayıyor, hatta mahkemelere hangi kararı vermeleri gerektiğini dikte ediyorlar. O mahkemeler en güçlü oldukları dönemde bile bugün işlenen zulümler kadar geniş kitlere zulmetmedi, öne çıkmış bazı insanları hedef almakla yetindiler. AKP iktidarı ise muhalif gördüklerini rejim karşıtı ilan ettikten sonra onunla irtibatlı herkesi aynı şeyle suçlayarak aile bireylerine kadar suçu genişletiyor. Ülkenin neredeyse yarısını terörist ilan edip içeri tıkacak yollar geliştiriyor, hukuk birimlerini tamamen kendine bağlayıp alınacak her kararı siyasi menfaatine göre yönlendiriyor. Geçmişte adaletsizlikle suçladıkları af kanundan çok daha adaletsiz bir af düzenlemesiyle muhaliflerden öç almaya soyunuyor. Salgın hastalık riskinin olduğu şu günlerde af yasasını muhalifleri adeta toplu idama mahkûm etme cezalandırma anlamına gelecek insanlık dışı bir karara imza atıyorlar.

CEZAEVLERİNDE KORONADAN TOPLU ÖLÜMLERLE ZULME KAPI ARALANIYOR

Korona salgını hızla yayılıyor tüm dünya hijyen kurallarına uyulmaması halinde salgını önlemenin mümkün olmadığını anlatıyor. Israrla insanları hastalıklı bireylerin olduğu ortamlardan uzak tutmak için anonslar yapıyorlar. En zorunlu ihtiyaçlardan biri olan okulları kapatıyor, sokağa çıkma yasaklarıyla hastalığın yayılmasını önlemeye çalışıyorlar. Hastalıklı bireyleri hemen karantinaya alıyor, diğerlerine bulaşmaması için toplumla irtibatını kesiyorlar. Hastalarla temas etmek zorunda olan sağlıkçılara göz ve yüz dâhil her yerin kapalı olduğu kıyafetler giydiriyor onları hastalardan korumaya çalışıyorlar. Bunca tedbire rağmen en küçük bir dikkatsizlikte virüs bulaşan sağlık çalışanlarından hayatını kaybedenler oluyor.

Türkiye cezaevlerinde normal kapasitenin yaklaşık 2,5 katı tutuklu bulunuyor, koğuşlar balık istifi gibi sonuna kadar ranza ilavesiyle doldurulmuş durumda, bazı mahkûmların yerde hatta tuvaletin önünde yattığından bahsediliyor. Hijyen şartları sağlanamıyor, temizlik malzemesi bulunamıyor, kantinlerde sabunun 3-5 katı fiyatla satıldığı söyleniyor. En acil hastalar bile ancak birkaç hafta sonra sağlık hizmetlerinden yararlanmak için götürülebiliyor. İran siyasi tutuklular dâhil 80 bin kişiyi tahliye ederek salgına karşı önlem alıyor, Dünya Sağlık Örgütü cezaevlerinde salgının öldürücü olacağını açıklayarak ülkelere tahliye çağrısı yapıyor. ABD de bir cezaevinde 450 kişinin Korona virüse yakalandığı mahkûmların dışarıdakilerden çok daha kolay enfekte olduğu onların yaşam koşullarından dolayı hayatlarının daha tehlikede olduğu duyuruluyor.

Korona’nın birine bulaşması halinde mahkûmlara arasında kısa sürede yayılacağı ve en küçük bir ihmalde toplu ölümlerin olacağından kuşku duyuluyor. İnsan hayatını siyasetin önüne geçiren ülkeler siyasi mahkûmlar dâhil tüm tutukluları salarak önlem alırken Türkiye sanki siyasi mahkûmlar için toplu katliama kapı aralar gibi bir görüntü çizmesi şaşkınlıkla izleniyor. İktidar partisi daha önce muhalifleri toplum nezdinde şeytanlaştırarak onların tüm Anayasal haklarını ellerinden almıştı. Şimdi salgın hastalıklar dâhil her türlü yolu kullanarak muhaliflerini cezalandıracak, onların hastalıkla ölmesini isteyecek kadar gözünü karartmış görünüyor. İçeride virüsün bulaşacağı ortamda kalsın ölürse biz bir muhaliften kurtuluruz şeklinde bir düşman hukuku ile siyasi hedefleri için insanlık dışı vahşete zemin hazırlıyorlar.

Erdoğan ve yakın çevresinde siyasi sonuç elde etmek için meşru gayrı meşru her yolu mubah gören gözü dönmüş bir grup var. Bunlar tüm partililerin düşünce dünyalarını esir almış bu hastalıklı ruh hallerini herkese bulaştırıyorlar. Bülent Korucu Annelik tecrübesi yaşamış bayanların normal şartlarda şefkat ve empati hislerinin öne çıkmasını beklediğini ancak AKP nin ilişki içinde olduğu birçok kadında bu duyguyu da yok ettiğini, işlenen zulümlere itiraz etmesi gereken kadınların da adeta yeni zulümlere çanak tutuğunu anlatıyor. Özlem Zengin gibi başörtülü milletvekillerinin insani duyguları bir kenara bırakıp vicdanın sesini de bastırarak şark kurnazlığına soyunduğunu gazetecileri-kermes yapan bayanları-siyasileri adam öldürenlerle aynı kefeye koyarak ölüme gönderecek kadar insanlık dışı bir psikolojik ruh hali içinde olduklarını aktarıyor.

AKP’liler 20 yıl önceki iktidarların çıkardığı af kanunu hakkında yaptıkları tüm eleştirileri şimdi kendileri uyguluyorlar. Bir hukuk garabeti olarak MHP ile birleşerek çıkaracakları aftan, hırsızlar, her türlü adi suçlular yararlanıyor, ancak düşünce suçuyla içerde olan 10 binden fazla siyasi mahkûm, 840’ı bebekli binlerce bayan, hamileler, hastalar, yaşlılar,  attığı Tweet ten dolayı tutuklananlar, protesto amacıyla taş atan çocuklar yararlanamıyor.   

Erdoğan yönetiminde AKP tüm eski savundukları değerleri bir kenara bırakıp şikâyet ettikleri şeylerin hepsini diğerlerinden 10 kat fazlasıyla kendileri yapıyor. Yaptıkları zulmü onaylamayan eleştiren gazeteciler-akademisyenler-öğretmenler-hâkim-savcılar-iş adamları-siyasetçilerden oluşan geniş aydın kesimlerinin yaşama hakkının olmadığını düşünüyor, onları yok edilmesi gereken varlıklar olarak görüyorlar.  80 de Evren’nin siyasi tutukluları beslememek için asmayı düşünmesi gibi, onlarda nefret ettikleri Evren’in izinden gidiyor, kendilerine muhalif gördükleri toplum kesimlerini terörist ilan edip onları ölüme gönderecek kararlar alıyor, cezaevi şartlarında engellenmesi mümkün olmayan bir salgın hastalığın önüne adeta yem olarak atıyorlar.

VAHŞET PLANLARININ FARKEDİLMESİNDEN VE TEPKİLERDEN RAHATSIZLAR

Bugüne kadar söyledikleri ve savundukları tüm değerlerin hepsini inkâr ediyor, keyfi düzenlemelerle toplumu istedikleri gibi yönlendirerek işledikleri suçları saklamaya çalışıyorlar. Başarılı olamayınca yeni yasaklar ve yeni sansürlerle toplumda doğru bilgilerin yayılacağı her ortamı yok etmeye yöneliyorlar.

Yıllarca ayrımcılıktan mağdur olmuş insanlar hiç gözlerini kırpmadan ayrımcılık yapıyor, sakınmaları gereken kul haklarını yemekten kaçınmıyor, zulümde geçmiştekilere rahmet okutacak örnekler sergiliyorlar. Onca sansüre rağmen son günlerde milyonlarca insana ulaşıp yaptıkları zulmü halka sosyal medyadan duyurmayı başaran Gergerlioğlu gibilerin faaliyetlerinden rahatsızlar. Devleti tek başına yönetme gücünü kullanarak topluma dayattıkları şeylerin fark edilmesini önlemeye insanlık dışı yöntemlerini toplumun gözünden kaçırmaya çalışıyorlar. Af yasasının içine sosyal medya ile ilgili maddeler iliştirmişler bundan sonra yapacakları zulümlerin sosyal medya aracılığıyla duyulmasını kolayca engelleyecekler.

Sansürü olabildiğince genişletiyor, tüm sosyal medya ağlarını BTK nın kullanımına açıyorlar, temsilci bulundurma şartı getirip mahkeme kararı dedikleri uydurma belgelerle idarenin her türlü müdahalesine imkân tanıyorlar, verileri Türkiye’de barındırmak zorunluluğu getiriyor, tüm verileri istedikleri zaman ulaşacakları yapı kuruyorlar. İstedikleri içeriği hemen kaldırabilecekler tekliflerini yapmayan sosyal medya ağlarını aşamalı olarak cezalar kesiyor daha sonra da kapatmayla tehdit ediyorlar. İktidar partisi yaptığı yanlışları eleştiren kullanıcı bilgilerine ulaşmaya, onların sesini kesip işlediği örgütlü suçların duyulmasını önlemeye çalışıyor.

Sadece şiddete bulaşmışları terör kapsamında değerlendirecekleri yerde bu torbanın içine buldukları her şeyi sokabiliyorlar. Devletin güvenliğine, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine, milli savunmaya, devlet sırlarına karşı işlenen suçlarla casusluk, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar bu hakkın kapsamı dışında diyerek muhalefet eden herkesi dışlamışlar. Düşünce suçlarını affetmedikleri gibi en küçük bir eleştiriye karşı açtıkları on bilerce hakaret davasından mahkûm ettikleri insanları hapse tıkacak yeni yollar geliştirmişler. Çıkardıkları metne 18 ay ceza almış düşünce suçlularını hedef alan hükümler eklemişler, onları tutuklayıp nedamet edinceye kadar içerde tutmayı planlıyorlar. Açık cezaevine geçiş hakkından gazetecileri-siyasetçileri ve insan hakları savunucularını mahrum etmişler.

YASADAKİ VAHŞETE KARŞI TEPKİLER

Baroların bir bölümü yaptıkları ortak açıklamada bunun bir af yasası olmadığını aksine iktidarın muhaliflerini hapse tıkmak için yeni yollar geliştirdiğini, yapılan düzenlemenin Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğunu belirtmişler. Ardından gözle kaş arasında çıkarılan insana hakkı ihlallerini artıracak cezaevi yönetmeliğinin iptali için dava açmışlar.

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Türkiye raportörleri Thomas Hammarberg ve John Howell de infaz yasası düzenlemesiyle ilgili yazılı açıklama yapıyor. Korona virüs salgınıyla cezaevlerindeki ortaya çıkabilecek muhtemel insanlık dramına karşı erken ya da şartlı tahliyede ayrımcılılık yapılmamasını siyasi mahkûmları da kapsamasını istiyorlar.

Prof. Dr. Adem Sözüer, 90 bin kişiye tahliye yolunu açan infaz düzenlemesinin kendi içinde ayrımcılık içerdiğini, kim serbest kalacak ne kadar serbest kalacak bunun bile belli olmadığını, özellikle korunması gereken riskli grupların kapsam dışında tutulduğunu, her maddeye istisnalar koyarak ayrımcılığı genişlettiğini anlatıyor.

Siyasi tutuklular için hiçbir esneklik olmadığı muhalifleri sindirmek için şartların daha da ağırlaştırıldığı keyfiliğe açık hükümler olduğu cezaevlerinde disiplin bahanesiyle birçok mahkûm için yeni zulümlere kapı aralayacağı anlatılıyor. Toplum ve hukuk araştırmaları vakfı başkanı Didar Erdem “..ölümcül bir virüs istilasına karşı çıkarılan aftan bazı mahkûmların yararlanamayacak olması bilerek bazı mahkumların kitlesel olarak ölüme idama gönderilmesi anlamına gelir ve bu yaşam hakkının ihlalidir” diyor.

Muhalefet milletvekillerinden bazıları Anayasaya aykırı düzenlemelerle terör kapsamını genişleterek muhaliflerin hepsini sırayla bir şekilde terörist ilan eden iktidarın çıkarılan aftan bazılarını mahrum bırakması on binlerce tutukluyu göz göre göre ölüme göndermesi adeta muhalifler için soykırıma dönüşmesi ihtimal dâhilindedir diyor. Çıkarılacak yasada tedavi imkânı olmayan 300 den fazla ağır hastanın düşünülmemiş olması kan kusan hastaların bile ısrarla içerde tutulmasının insanlıkla bağdaşmadığını tam bir zulüm olduğunu anlatıyor.

Yeni parti kuran Davutoğlu’da rüşvet-çete-yolsuzluk suçluları çıkarken gazetecilerin-yaşlı-çocuklu kadın ve hastalara ayrımcılık yapılmasının kamu vicdanını rahatsız edeceğini anlatıyor. Eskiden Erdoğan’ın kişisel suçları affedemeyiz devlete karşı işlenen suçları yani düşünce suçlarını affedebiliriz dediğini bugün ise tam tersini yaptığını aktarıyor. Aydınların düşüncesinden dolayı içerde tutulup yolsuzluk yapanların devlet kaynaklarını zimmetine geçirenlerin affedilmesinin adil olmadığını vurguluyor.

Baskın Oran; tek adam rejimini eleştirenleri (düşünce suçlarını) terör kapsamına sokup sorgusuz sualsiz KHK ile işten attıktan sonra, tıkış tepiş doldurulan cezaevlerinden testi pozitif çıkanlarla ilgili duyumlar alındığını bunun zincirleme ölümlerin habercisi olduğunu endişe duyduğunu anlatıyor. Parti liderleri, KHK ve hukuk dışı OHAL uygulamalarının en temel insan haklarını yok etmeye devam ettiğini, iktidarın kin ve nefret duygusuyla muhaliflerine karşı her gün keyfi kanunsuz yeni düşünce suçu ürettiğini, infaz yasasında da bu nefretin zulmün tüm çıplaklığı ile ortaya çıktığını aktarıyorlar.

İktidarın yasanın içine dağıttığı farklı maddelerle gerçek suçluları aftan yararlandırıp tahliye etmeyi onların yerine muhalifleri değişik bahanelerle doldurmayı planladığını anlatıyor, yaşam hakkını göz ardı eden bu düzenlemeden sonra oluşacak bir salgındaki muhtemel can kaybından iktidarın sorumlu olacağını aktarıyorlar.

Virüs insanlar arasında ayrım yapmadan etkisini hızla sürdürürken, infazda eşitlik ilkesi ortadayken BM istediğinizi serbest bırakıp istediğinizi ölüme terk edemezsiniz derken, AKP kendileri gibi düşünmeyen herkesi düşman görüyor. Bu yüzden cezaevlerini düşüce suçluları ile dolduruyor, ardından çıkaracağı bir yasayla diğer suçları affederken düşüncesiyle suçlananları içerde bırakarak krizi muhaliflerden kurtulacağı bir düşman hukukuna dönüştürmeye çalışıyor, salgın hastalığı bile fırsat bilerek korumasız insanları ölüme terk ediyor.

Muhalifleri yok etmek için her gün yeni bir plan kuruyor farklı kesimlere farklı yollar kullanarak zulmediyorlar. Taha Akyol İzzet Özgenç’in taslak hakkındaki raporundan alıntılar yapıyor. Geçmişte olduğu gibi meclisin parti disiplini deyip onay makamı haline dönüştürüldüğünü, ortak akla önem verilmediğini, düzenlemenin gerçek suçluları affedip düşünce suçlarını kapsam dışı tutarak en temel hukuk kavramı olan “ölçülülük ilkesini” ihlal ettiğini, topluma kazandırma yerine tıka basa doldurulmuş hapishanelerde yeni suçlulara yer açma amacına hizmet edeceğini, sadece sempati duyduğu için kişilerin muğlâk ifadelerle terör propagandası yapmakla suçlandığı bir ortamda tasarının ayrımcılık içeren hükümlerinin adil olmadığını, affın öne çıkacağı yerde cezalandırmanın öne çıktığını anlatıyor.

İktidarın Anadolu ajansı temsilcisi canlı yayında Binali Yıldırım’a hoşuna gitmeyen projelerinin ne olduğunu soruyor o da anlık bir tepki ile 15 Temmuz diyor, aslında kendi yaptıkları darbeyi bir başkasının üzerine yıkarak onların sırtından ülke yönetimini gasp ettiklerini bunun kendi projeleri olduğunu itiraf ediyor. Darbe sonrası tüm gelişmeler olayı kendilerinin planladığını gösterdiği halde hayatında hiç eline silah almamış insanları darbeye karışmakla suçladı hukukta karşılığı olmayan irtibat-iltisak gibi kavramlarla delile gerek duymadan terörist ilan ettiler. Şimdi de yasal eylemleriyle suçladıkları insanların aftan yararlanmasını engelleyerek korona tehdidi altındaki cezaevlerinde tutuyor adeta ölümün kucağına atıyorlar.
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ