"Çoğunluk iktidarından çoğunluk diktasına Türk siyasal kültürü"

"Bugün, neden Türkiye’de çoğulculuk değil de çoğunluk diktası hüküm sürüyor?"


Tr724 Yazarlarından Akademisyen Mehmet Efe Çaman'ın analizi şöyle;

Giriş olarak en ideali bu mudur emin değilim. Ama Türk siyasi kültüründen bahsederken çok başlılık kavramının üzerinde durmamak olmaz. Avrupa feodalitesi yaşanırken çok başlılık vardı. İmparator, kral, Katolik Kilisesi ve onun kardinalleri ile yerel yöneticileri, feodal prensler, Lordlar, toprak sahipleri hep bu çok başlı sistemin öğeleriydiler. Bu dönemin en önemli gelişimi, sekülerleşmeydi. Alman papaz Martin Luther Latince olan İncil’i Almancaya çevirince, Ortaçağ Avrupa’sındaki Katolik Kilisesi’nin ceberut uygulamaları ile İncil’deki İsa ve havarilerinin uygulamaları arasındaki farklar gün yüzüne çıktı. Böylece Kilise baskısına karşı bir tepki (protesto hareketi) doğdu. Hristiyanlık dinini arındırmak isteyen teologlar, böylece İsa’nın öğretisini ve İncil’i (Yeni Ahit’i) merkeze alan bir din yorumu geliştirdiler. Esasında çok farklı yorumların bileşkesiydi bu. Yani özünde çoğunluk değil çoğulculuk (plüralizm) vardı. Bu durum Katolik Kilisesi’nin sert tepkisiyle karşılaştı. Savaş kaçınılmazdı. Avrupa tarihindeki en kanlı savaş din savaşlarıdır. Özünde içte bu Katoliklik ve Protestanlık arasındaki mücadele vardır. 


Sonunda 1555 Augsburg Anlaşması ile Protestanlık resmen tanındı. Ve 1648 Westfalya Barışı, Katolik Kilisesi’nin politik gücünü sınırlandırdı, merkezi teritoryal devletleri ortaya çıkardı. Feodalite’deki çoklu iktidar paydaşları, iktidarlarını bu merkezi devlete devrettiler. Ama varlıklarını sürdürdüler ve güç dengesi içinde yerlerini aldılar. İşte Avrupa’da çoğunluk iktidarına kapı böyle açılmış oldu. 

Ya doğuda durum neydi? Doğu bizdik – bunu söylememe gerek yok sanırım. Yine de belirtmiş olayım. Ve şöyle devam edeyim. Öncelikle Kilise ile cami aynı şeyler değildi. Hala da değil. Şimdi bana bazı sabırsız ve – alınmasınlar – bu konuda çok bilgili olmayan okurlarım itiraz edecek: “Bunu biliyoruz. Elbette biri Hristiyanların mabedinin adıdır, diğeri ise Müslümanların!”. Oysa dikkatli okurlarım, Kilise yazarken ilk harfini büyük, cami yazarken ise ilk harfini küçük yazdığımı fark edeceklerdir. Hayır, bu bir yazım yanlışı değil. Ve evet, bu konuyla alakalı bir şey! Hatta ayrıntı değil, işin özü çünkü! Durun, izah edeyim.

Kilise bir bina değil, bir organizasyonu betimler. Oysa cami bir binadır. Kilise, elbette bina olarak da bir varlıktır. İnsanlar toplanır ve ibadet eder. İşlevi budur. Ancak büyük harfle yazılması elzem olan Kilise, hiyerarşik örgütlenmiş bir kurumdur. Kurumsal ve formal ilişkilerin olduğu bir örgütlenmedir. Oysa Müslümanlıkta bir cami örgütlenmesi yoktur. Camiyi devlet veya zenginler yapar; yapılan bir binadır. Binada imam veya müezzin vardır. Ama devlet veya cemaat onları atar ya da görevlendirir. Bu durum, dinin bir otonom otorite olarak yerleşmesini engellemiştir. Ve onu edilgen hale getirmiştir. Kime karşı edilgen? Elbette devlete karşı! 

İslam bir din olarak doğduğu kadar bir devlet olarak da doğdu. Merkezinde tek bir otoritenin (peygamber veya halife, sonrasında sultan) olduğu, merkeziyetçi doğu tipi bir devlet modelidir bahsettiğim. Bu modelde politik (siyasal) otorite, dini genelde kontrol etmiştir. Dinden meşruiyet devşirirken, dini karşısına aşamazdı. Din örgütlenişi, mesela medreseler veya camilerin yapımına, işletilmesine (mesela bakımına) dair meseleler, siyasal iktidara bağlıydı. Bu nedenle bir ayrım ve dahası otonomi söz konusu değildi. Dini figürler bu nedenle siyasal figürlere bağımlıydılar. Dahası, bu nedenle cami hiçbir zaman Kilise vari bir örgütlenme içinde olamadı. Daima güdük kaldı. Ulema tepesinde daima hükümdarın topuzunu ve kılıcını hissetti. Osmanlı’da dini kontrol eden bir devlet vardı. Şeyhülislam’ın padişaha karşı gelmesi söz konusu değildi. Zaten padişahın iradesinden bağımsız olarak şeyhülislam olmak düşünülebilecek bir şey değildi. Elbette pazarlıklar vardı, güç dengeleri vardı – ama kurumsal değildiler! Önemli olan da budur. Kurumsallık! Batı’daki Kilise bu nedenle kurumsal otonom bir güç merkezi oldu. Oysa İslam coğrafyasında din daima siyasetin gölgesinde, kontrolünde, tahakkümü altında, onun bir uzvu, bir enstrümanı olarak varlığını sürdürdü. İslam’ın zaten kuruluş aşamasında bir devletlu din olarak doğması (Arapları bir devlet çatısı altında birleştirme misyonunun sonrasında bir Arap-İslam imparatorluğuna evrilmesi) bu bahsettiğim yapıya önemli bir dayanak oluşturuyordu. Böylece doğu ve Batı birbirlerinden farklı siyasal kültürler oluşturdu. Batı ademi merkeziyetçi, çok çeşitli güç odakları ve dengeleri barındıran siyasal sistemler üretirken, doğu merkeziyetçi, çeşitli güç odaklarını yok etmeye çalışan, farklı güç vektörlerini “çok başlılık” ve siyasal merkezi iktidara karşı tehdit olarak gören bir yönetim felsefesi ile yönetildi.

Modern zamanlarda gelindiğinde (on yedinci yüzyıldan sonra) Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı ile olan ilişkilerde giderek bir zayıflık ortaya çıktı. Askeri, bilimsel, eğitimsel, ekonomik, yönetimsel (bürokratik) vs. alanlarda giderek daha sofistike taraf olarak ön plana çıkan Batı, böylece Osmanlı siyasal elitlerince mercek altına alındı! Neden Osmanlı geri kalmıştı? Bu nasıl telafi edilebilirdi? Böylece ıslahatlar doğdu. Şunu hatırlayalım ki Osmanlı bu dönemde İslam dünyasındaki en önemli – belki de tek – güçtü. Bu nedenle bu refleksleri anlamak, sadece Türkiye tarihini anlamak değil, İslam tarihini ve sosyolojisini anlamak için önemli bir anahtardır kanımca. Bu minvalde, Osmanlı’da yapılan ıslahatlar, tüm İslam kültürel dairesi için çok önemlidir. 

Böylece gittikçe dönüşen bir model doğmuş oldu. Fakat mesele şu ki, Batı’daki tarihsel ve sosyolojik dinamikler farklıydı. Bu nedenle Osmanlı’da yapılan ıslahatlar (reformlar) başarılı olamadı. Yüzeyden başladılar, giderek derine inmek mecburiyetinde kaldılar. Önce teknik sahayla sınırlı kalmak istediler. Çünkü sosyolojik alana bulaşınca dinlerindeki saflığı yitireceklerinden korkuyorlardı. Fakat kısa zamanda askeriyeyi reforme ederek bu işin bitmeyeceğini anladılar. Böylece eğitim alanına etki eden bir reform süreci başladı. Bu durum, elitlerin düşünce biçimlerini ve değerler dünyasını etkilemeye başladı. Reformun halkası giderek genişledi. İslami kültürel ve sosyolojik sınırlara tosladığında onları esnetti, genişletti veya kırdı. Mesela gayrimüslimlere devlette eşit vatandaşlık vermek gibi, İslami normların dışına çıkılan içtihatlarda bulunuldu. Yani kırılmalar gerçekleşti. İki dünya rafadan yumurta tokuşturma yarışması gibi çarpışmış, Batı siyasal kültürü İslami siyasal kültürün alanına sirayet etmeye, hatta hücum etmeye başlamıştı. Bu, sert güç mücadelesi değildi. Batı’nın sert gücü üzerine kurulu yumuşak gücü, Batı’yı bariz bir biçimde üstün kılmıştı. Bu konuda daha fazla düşünmek için J. Nye’ın Yumuşak Güç (soft power) kavramına bakılabilir. 

Şimdi meselenin özüne gelelim.

Batı’daki çoğulcu kurumsallaşma Osmanlı’da (ve İslam dünyasında) yeşeremediğinden, Batı’dan gelen demokratik fikirler Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde uygulanırken (tatbik edilirken) ciddi kan uyuşmazlıkları ortaya çıktı. Mesela partileri ele alalım. Siyasal parti fikri (fırkalar) tümüyle Batı’nın çoğulcul politik kültüründen doğmuştur. Oysa Osmanlı’da farklılıklara çıbanbaşı olarak bakılırdı. Gelenekler çok farklıdır bu konuda. Tekil gücün kutsandığı doğu ile çoğul güç dengelerinin ve kurumsallaşmış güç odaklarının çok derin bir geleneğe sahip olduğu Batı, birbirine taban tabana zıt siyasal kültürler doğurmuştu. Şimdi Batı’nın bu değerleri üzerine inşa edilen uzlaşma (konsensüs) kültürü, doğuya, Memalik-i Osmani’ye giriyordu. Oysa konsensüs olabilmesi için ne gerekir? Öncelikle paydaşların arasında eşitlik ilişkisi olması gerekir! Yani 1) hukukun iktidar için de bağlayıcı olması (hukuk önünde eşitlik) ve 2) birbirinden farklı güç odaklarının meşru ve hukuksal kabul edilmesi! Bu, basit bir biçimde herhangi bir Batı anayasasını tercüme ederek, bir gecede “haydi partiler kurulsun!” ya da “haydi vatandaşlar eşit olsun!” demekle çözülecek basitlikte bir sosyolojik denklem değildir. Çok kompleks, yerleşmiş, geleneksel olarak alışılmış, kabul görmüş kurumlar bir tarafta, diğer tarafta bu konuda hiçbir tarihi, sosyolojik ve politik referansı ve geleneği olmayan bir gelenek – tam bir siyasi kültürler arası çağrışma alanı!

Bugün, neden Türkiye’de çoğulculuk değil de çoğunluk diktası hüküm sürüyor? Meselenin özü budur! Esasında modern Osmanlı ve Türkiye tarihlerinde hiçbir zaman çoğulcu bir siyasal iklim oluşmadı! Daima sonucu tahakküm olan bir siyasal yarış vardı. Yani siyasal mücadelenin amacı “düşmanların saf dışı edilmesi” ve “çok başlılığın önlenmesi” düşüncesiydi. Bu basit bir yanlış anlamadan öte, kültürel kodların neden olduğu bir sonuçtur. Siyasal kültür, çoğulcu yapıları sürekli tekil yapılara indirgemeye odaklanıyor. Çünkü İslam tarihi boyunca tüm devletler hep bunu yapmaya çalıştı. Böylece iktidara kim gelirse gelsin, sonuç hep tekilliğin güçlenmesi, tekillik çevresinde olan çoğul yapıların gittikçe otonomilerini kaybetmeleri ve sonuç olarak merkezi iktidarın kayıtsız şartsız egemenliğini kabul etmeleri (ona boyun eğmeleri) oluyor. Devletin devamlı bir ideolojisi olması bu yüzden! Ya da devlet bürokrasisinin hep aynı prototipte insanları işe alması ve tektipleşmeye çalışması bu yüzden!

Ana fikir (ya da temel önerme) olarak ileri sürdüğüm şey şu: ademi merkeziyetçilik sadece devlete ilişkin bir oldu değil; aksine, sosyolojik (toplumsal olan) bir şey. Burada kilit alan, politik kültürdür. Modern Türkiye siyaseti ve daha geniş çapta İslami siyasetin bugün yüz yüze kaldığı en ciddi meselelerden biri, bu sorunun çözümüdür. Çünkü bu çözülmeden, tüm siyasal modernleşme çabaları hep aynı sonuca varacak. Ve mutlu son hiç olmayacak. 

Kaynak: Tr724
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ