Türkiye'nin 'fiili diktatörlüğü' kalıcı mı gidici mi?

"Türk otokrasisi hızını ve kolaylıklarını, ona muhalefet edenlerin vizyonunu 1930'lar Türkiyesi'nin veya Soğuk Savaş'ın otokratik yapılarının ütopyasından kopamayanların, geleceğe dair yeni ve yaratıcı vizyonlar kuramama zaafına borçlu"




Ahval Genel Yayın Yönetmeni Yavuz Baydar'ın analizi şöyle;


Bağımsız ve keskin gözlemcilerin Gezi protestolarından başlayarak, yıllardır anlatmaya çalıştığı yıllardır dillerinde tüy bitercesine anlatmaya çalıştığı sistem gerçeği, nihayet bir yabancı düşüce kuruluşu tarafından tescillendi. Bertelsmann Vakfı, iki yılda bir yayınladığı 'Dönüşüm Endeksi'nde (BTI), Erdoğan'ın bir 'sürekli devrim' formatında geri dönüş kapılarını bir bir kapatarak adım adım inşa ettiği düzenin adını koydu: Otokrasi. Araştırmada bunu ayrıca 'de facto (fiili) diktatörlük' olarak da ilan etti. 

Bu saptamaların her bakımdan ciddiye alınacak yanı var, çünkü bir takım kabul görmüş kriterlerin süzgecinden geçip geçerlilik kazanmış durumdalar.

Nedir otokrasi? İngilizce Wikipedia'ya göre şu: 

'Tek bir şahıs veya parti olarak tanımlanan otokrat'ın temsil ettiği bir yönetimin syüce ve mutlak iktidara sahip olduğu sistem. Bu otokrat'ın kararları yasal sınırlamaların da, toplumsal denetim mekanizmalarından da muaftır - bunun istisnaları bir darbe veya kitlesel kalkışmadır.'

Britannica Ansiklopedisi'nin tanımına göre ise otokrasi, 'İktidarın, bir diktatör veya bir güç odağı grubun, mesela bir cunta veya parti yönetimi, tek bir merkezde temerküzüdür. Bu merkezin varlığı, muhalefetin güç kullanımıyla ezilmesi ve yoğun muhalefete yol açacak sosyal gelişmelerin kısıtlanmasına dayanır. Merkezin iktidarı ne etkin denetimlere maruz kalır, ne de özgün yaptırımlara muhatap olur: O mutlak iktidardır...  Otokratik yönetimin en belirgin biçimi, Totalitaryanizm'dir: Onu ötekilerden ayıran özellik, devlet iktidarını yurttaşlarına resmi ideolojiyi dayatmada kullanmasıdır.'

Bu tanımlamaların 2013'te işaret fişeğinin yakıldığı, ardından Erdoğan'ın kararlılıkla, eski baskıcı-zorba devlet güçlerini de yeni bir ittifakla etrafına toplayarak (kuşatılarak ve buna zorlanarak) adım adım ve bol entrika dozlu hamlelerle kurduğu, arka planı bulanık kısmi bir askeri kalkışmayı kullanıp hemen ardından bir referandumla kendince meşruiyet kazandırdığı mevcut düzeni ifade ettiğinden kuşku yok.

Kuşku götürmeyen daha pek çok başvuru kaynağı var: 

Medya ve ifade özgürlüğü yıllık raporları; insan hakları, yargı bağımsızlığı ve şeffaflık endeksleri... Kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığını, adalet sisteminin çöktüğünü, denge-denetim sisteminin tamamen devre dışı bırakıldığını, öteden beri merkeziyetçilik saplantısı ile varlık sürdüren idari yapının mutlak merkeziyetçi bir limana yanaştığını bilmeyen kalmadı. 

Buna bir de, Erdoğan'ın temsil ettiği teokrasi akıntısının devletin gözeneklerine işlemiş etkisini, ve bu eğilimin, bizzat Erdoğan'ın ittifak kurduğu yayılmacı (irredentist) aşırı milliyetçi kliklerin Türkiye'nin güney ve batısına doğru başlattığı durmak bilmez hamlelerini ve MHP kanadının öncülüğünde Kürt varlığını yerle bir etme, Kürt kimliğini siyasetten tamamen silip atma kararlılığını ekleyin. 

Devlet kurumlarının içinin boşaltılmasını ve medyanın onulmaz bir terbiyeden geçirilip Sovyet tarzı bir organik iktidar uzantısı haline getirilmişliğini de hatırda tutun.

Bu bileşke, Türkiye'nin 2013'ten bu yana izlediğimiz serüveninde, otokrasinin totaliter düzene ilerleyişinin yürek burkan kaçınılmazlığını da anlatıyor bizlere.

Yıllardır akıl, hafıza ve vicdan sahibi insanları hayret ve dehşete düşüren, çoğu lanetlenerek unutulan, ama asla sonu gelmeyen baskı, cinayet, tehdit, şiddet olaylarını tamamlanmasına ramak kalan bir diktatörlük mimarisinin içinde görmek kimileri için kolay, kimileri için zor. İkinciler, ne yazık ki, çoğunlukta: Önemli bir kısmı da ezberlerin, geçmişe dair özlemlerin hipnozunda. 

Türk otokrasisi hızını ve kolaylıklarını, ona muhalefet edenlerin vizyonunu 1930'lar Türkiyesi'nin veya Soğuk Savaş'ın otokratik yapılarının ütopyasından kopamayanların, geleceğe dair yeni ve yaratıcı vizyonlar kuramama zaafına borçlu. 

Türkiye, iktidarı ve muhalefetiyle, akılları tutsak veya zihinleri tembel olanların içinde birlikte debelendiği anakronik bir 'canlılar mezarlığı' görünümünde; adeta bir uyurgezerler toplumudur karşımızdaki; acıdır ama manzara böyle.

Buradan çıkış var mı? Madem düzen bir otokrasidir, madem düzen, bir görüşe göre tek adam rejimi, bir başkasına göre parti devleti, bir başkasına göre polis devletidir; Kürtlere sorarsanız düpedüz bir faşizmdir hüküm süren (haksız oldukları öne sürülemez), kimilerine göre organize işlerde tecrübeli mafyatik milis yapıları, çete formasyonları devleti yeniden teşrif etmiştir, acaba buradan bir U dönüşü olabilir mi?

Görüntü hiçbir umut ışığı saçmıyor. 

Tersine, gün be gün, iktidar geri kalan devlet içi ve çeperindeki yapıları kontrolü almak üzere adım adım ilerliyor. Tarih Vakfı'nın Ensar'a teslim edilmesi, yeni YÖK kanunu değişiklikleri, OHAL yetkilerinin valiliklere transferi, sarı basın kartlarının Saray'a bağlı bir dairenin yetkisine bağlanması, TBMM'nin muhalefet için kısır bir 'soru panosu'na çevrilmesi vs. vs. 

Öte yandan, COVID-19 krizinde bilimsel, bağımsız bir kaynak olarak iş yapmaya çalışan Türk Tabipleri Birliği'nin tehdit ve gözaltılara maruz kalması, derken açıkça Diyanet'in bir nefret söylemi numunesi olan eşcinselleri hedef gösteren hutbesi ardından bazı baroların kriminalize edilmesi, ötesinde partinin seçmen kitlesini Naziler gibi 'marazi muterizlere' karşı seferber etmeye kalkması bu kararlılığın son örnekleri. Kırmızı alarmı sürekli yanıp sönen bir makinenin püskürtüp durduğu zehirli, ölümcül maddeler.

Britannica ve Wikipedia, otokrasinin önde gelen örnekleri arasında Türkmenistan ve Azerbaycan'ı sayıyor. Erdoğan, Bahçeli, Perinçek ve onları destekleyen baskıcı çevrelerin istikameti, hiç şüpheniz olmasın, orasıdır. Türk-İslam sentezini benimsemiş, karma bir 'organize işler' yapısının karanlık amacı, her türlü karanlık aracı meşru kılmakta; kanunsuzluğun girdabında bir yeryüzü cehennemi şekillenmektedir. 

Ve bu gidişle, bu seyahat bu kaçınılmaz güzergahta bitecek gibi görünüyor. Çünkü Türkiye'deki kitle, bir bütün olarak, küçük bir Türk ve Kürt azınlık dışında, buna itirazkar görünmemektedir. Çünkü pusulası kayıptır, rehberi yoktur, hala fatalist ve şımarıktır. Bu, bir olgudur.

Peki soruya geri dönelim: Çıkış var mı? Bu konuda hala aşırı iyimserlik ve yanılsamalar var. Bunların başında, arada sırada gündeme gelen erken seçim tartışmaları geliyor. Son günlerde yine bu duyulur oldu, Erdoğan'ın 27 Nisan konuşmasının dörtte üçünün muhalefete yüklenme ve kutuplaşmayı derinleştirme olarak tezahürü, 'hazırlanıyor' yorumlarına yol açtı.

Otokratlar kaybedecekleri seçime girmezler. Erkene alacaklarsa, bu da kazanmalarını garanti ettikleri anda gerçekleşir. Eğer son tartışmalar Erdoğan'ın - aynen Aliyev gibi - kazanacağını garanti gördüğü bir (baskın) seçimi konuşmayı amaçlıyorsa denilecek bir şey yok. Ama eğer bunlar yeni bir 'muhalefet momentumu' heyecanı  yaratma amacı taşıyorsa, yanılgı büyüktür. 

Unutulmasın - ki bunu her erken seçim tartışması gündeme atıldığı zaman hatırlamakta yarar var - otokrasi Türkiye'sinde 'erken seçim' TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birlikte yapılması anlamına gelir. Burada Erdoğan için önemli olan TBMM değil, ötekidir. 

Erdoğan, erken seçim ilan ettiği anda - hele bu ekonomik krizin ve virüsün bulanık konjonktüründe - anında bir dizi adayın karşısına çıkacağını bilmiyor mu? Babacan, Gül, Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu, Meral Akşener... Partisine desteğin yüzde 30'lara gerilediği, Bahçeli'nin sağlığı nedeniyle kargaşaya gebe bir MHP  ortada iken, Türk-İslam ittifakının kendi aleyhine işleyebilecek belirsizliğinde neden böyle bir risk alsın? 

Tepedeki organize yapının altına sağlam bir güvenlik zemini oluşturulmuş iken, iktidarı baki kılacak güvenlik devleti kurulmuşken, maceraya neden girilsin? Otokrat ve çevresi, öte yandan, krizler silsilesinden sürekli istifade etme maharetine de sahip ise, sandık nereden çıkar?

Sorular bunlardır. 

Otokratlar, yasal ve sosyolojik rejim sağlam olduğu sürece, üstelik bir de hile hurda imkanları elde varsa, seçimleri sadece bir iktidarı teyit ve tahkim formalitesine dönüştürürler. Hiç yorucu olmayan, rahatlatıcı ve sürekliliği garanti eden bir yöntem. O nedenle, seçimleri de bir çıkış olarak unutabiliriz.

Otokrasinin panzehiri var mı? Türkiye için pek çok bakımdan umutsuz vak'a diyebiliriz. Ne yazık ki öyle. Çünkü ülkenin otokrat lideri ve destekçileri, muhalefetin atıllığını fırsat bilerek etrafında muazzam bir silahlı güvenlik yapısı kurdu ve sosyolojik destek sağladı. Soylu olayının bu şekilde okunmasında da yarar var; o hadise esasında bir iç meydan okuma değil, iktidar yapısındaki bazı taşların, tarafların pek de itiraz etmeyeceği şekilde yerli yerine oturtulmasıdır. 

Unutulmasın, 'Başkanlık' diye tanımlanan mevcut sistem, on yıllarca cumhuriyet toplumunun mühendisliğini yürütmüş askeri vesayetçilerle, onların meşruiyetine nihai dindar desteğini servis etmeyi kabul etmiş İslamcı vesayetçilerin kalıcı bir iktidarı paylaşma üzerinde mutabakat sağlamışlığını ifade eder. Türk tipi 'tarihi uzlaşma'nın uygulamaya konması ve yerleşikliği 2013'ten bu yana başarıyla sonuçlanmıştır. Amaç, Orta Asya tipi bir sisteme - ama ılımlı ama değil - geçilmesi idi. Bundan sonrasında o aktörün gitmesi ötekinin gelmesi üzerinden yürüyecektir. Kavga da bu sistemin tek tipçi, merkeziyetçi parametreleri içinde cereyan edecektir.  

Ama her şey bitmiş değil. Her ne kadar Türkiye kendisini çok kutuplu ve virüsle enfekte, duyarsız bir dünyanın ortasında bulsa da, buradan yeni bir vizyon çıkabilir: 

Bunu da erkeklerden değil, ülkenin geleceğine dair kaygıyı daha derinde hisseden kadınlardan; ayrıca her türlü dinsel dayatmalardan bıkkınlaşan, geleceğe dair sorulara geçmişe dair cevaplar vermekte ısrarlı köhne siyasi ideolojilerden bezmiş gençlerden bekleyeceğiz. 

Ama bu çok uzun bir zaman alabilir.

Kaynak: AHVAL
 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ