Kıl payı sonuç sonrası Türkiye nelere gebe?

Türkiye'nin birikimi Ömer Laçiner, 16 Nisan sonrası Türkiye'de olacakları yazdı.
Ömer Laçiner/Birikim

Alacakaranlıktan Güneşe


16 Nisan referandumunun, evet (veya hayır) oylarının açık ara önde olması hariç her sonucunun, özellikle de “kıl payı” denilebilecek sonucunun Türkiye toplumunu yaygın ve kapsamlı bir iç hesaplaşma sürecine sokacak bir “tetikleyici” olacağını haftalar öncesinde belirtmiş idik.

Referandumun resmen ilan edilen sonucunun hem kıl payı oluşu hem de hayır cephesi tarafından yasal ve meşru sayılmasını imkânsız kılan vahim yasa ve hak ihlalleri ile bezeli oluşu bu iç hesaplaşmayı hem kaçınılmaz ve ertelenemez bir mecraya sokmuş; hem de son derece tehlikeli ve şiddet yüklü ihtimallere açık hale getirmiştir.

Recep Tayyip Erdoğan’ın “reisliği” altındaki cephe bu ihtimali göze aldığını referandum sürecinin daha başından ilan etmişti zaten. “Evet çıkmazsa iç savaş çıkar” diyen, “hayır” oyu verebilecek olanları peşinen “vatan haini” kategorisine yerleştiren bu cephenin sözcü ve yetkilileri, ilan edilen kıl payı sonucun ağır şaibelerle yüklü oluşuna asla aldırmadan, 16 Nisan’la birlikte “devletin yeniden kurulacağını”, “büyük bir dönüşüm sürecine girileceğini “müjdelemeye” koyuldular bile. Bizzat Bay Erdoğan da 16 Nisan gecesi yaptığı yaptığı ve sözkonusu vahim şaibe iddialarını zımnen doğrulayıp sahiplenme anlamına gelen “atı alan Üsküdar’ı geçti” biçimindeki “veciz” ifadelerinin ardından “idam cezasını yeniden yürürlüğe koyma” ve AB’nin hukukî-siyasal normlarını reddetme yolundaki vaatlerini yerine getirme sözünü tutacağını ilan ederek; o “yeni devlet ve büyük dönüşüm” sloganının ne mahiyette şeyler olacağını yeterince açık şekilde gösterdi. Bu arada Suriye ve Irak’ta yeni savaş fırsatları kolladığı “müjde”sini vermeyi de ihmal etmedi.

Bu kısa işaretler listesi, Bay Erdoğan riyasetindeki cenahın 16 Nisan sonrasını kesin sonuçlu bir tarihsel iç hesaplaşma süreci olarak tasarlamış olduğunu ve bu süreci “iç ve dış düşmanlara karşı verilecek” ve kendi lehine her aracın meşru sayılacağı bir mücadele ortamı olarak kurguladığını kanıtlamaya yeter.

Kendisi de heterojen denilebilecek olan CHP’nin ağırlıklı güç olduğu “hayır cephesi”, birbiriyle “mesafeli” birçok kesim ve eğilimin toplamı olduğu için ne referandum öncesinde ne de şimdi, öylesi bir tasarım veya kurguya sahip değil. Bu durum, tüm devlet imkân ve güçlerini yasal sınırlamaları da çiğneyerek kullanmaya kararlı iktidar cephesinin gayet muhtemel saldırısı karşısında direnmeyi ve hele bu saldırıyı püskürtmeyi imkânsız kılan bir zaaf olarak görülebilir, algılanabilir ilk bakışta. 

Ancak, 16 Nisan’da görülen “manzara”nın en dikkate değer faktörleri/çizgileri göz önüne alındığında bu zaaf, en çok bir yıllık “orta vade”de “hayır cephesi”nin Türkiye’nin iki yüz yıldır çözümlenemeyen iç bunalımını uygar-demokratik bir toplumun değer ve normlarına tamamen uygun bir cevapla sonlandırmasını sağlayacak son derece önemli bir “koz”a dönüşebilir, dönüştürülebilir. 

Şu anda hayır cephesinin hemen tüm unsurları; CHP’den namuslu Sünni Müslümanlara, muhalif MHP’li ve “ulusalcılar”dan HDP’ye kadar tüm farklı bileşenleri, Bay Erdoğan ve cenahının “zafer” diye ilan ettiği ağır şaibeli referandum sonucunu ve dolayısıyla yürürlüğe girmiş saydıkları “Yeni Anayasa’yı” ve onunla kurulacak düzenin yasallığını ve meşruiyetini -hukuk ve demokrasinin en temel kural ve değerleri bazında- asla tanımadıklarını ve tanımayacaklarını kararlı biçimde ilan ederek o “koz”un hızla olgunlaşacağı zemini birlikte oluşturmuşlardır. 

Arkalarında monarşi nostaljisinden mülhem bir toplum ve devleti yeniden kurma tasarısını, bütün baskı ve tehditlere rağmen çoğunlukla reddetmiş, bu ülkenin nitelikli toplumsal ve ekonomik gücünün çok büyük kısmını ve yine nitelikli kültürel entelektüel üretim “sermaye”sinin çok daha büyük bileşenini barındıran ve temsil eden şehir ve bölgelerin “artık yeter!” deme noktasına gelmiş desteği vardır.

Bay Erdoğan’ın reisliğindeki cephenin -artık o da tartışmalı- sayısal çokluktan başka bir özelliği olmayan, içeriği çürümüş/çürütülmüş bir hamasetle ezik kişiliklerin en ilkel güdü ve endişelerini körüklemekten kuvvet devşirmeye odaklı gücü karşısında o destek son tahlilde -hatta onun da çok öncesinde- mutlaka nihai zaferi kazanabilecek potansiyele fazlasıyla sahiptir.

Sorun bunun bilincinde olmak, bu bilinçle davranmaya koşullanmaktır. Gündem, bütün bir hayır cephesinin bireyler, topluluklar, örgüt ve eğilimler olarak bu bilinç ekseninde bu toplumun sahip olduğu nitelikli maddi ve manevi değer ve yetenekleri ile kendini ifade edeceği bir medeni-demokratik direniş hattı ile birlikte; gerçekten yeni ve 21. yüzyılın aydınlık ufkuna bakan Türkiye’sinin pratik olarak nasıl “inşa edileceği”dir. İki yüz yıllık “sancı”mız ancak ve sadece böyle sonuçlandırılabilir.

Hâlihazır alacakaranlıktan doğurabileceğimiz “güneş” bu olmalıdır ve olabilir de.
loading...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ