Analiz / Doç. Dr. Osman Tek
15 Temmuz gecesi Türkiye büyük bir sarsıntı yaşadı. Ne olduğu, nasıl olduğu ve kimlerin ne ölçüde sorumlu olduğu tartışması ise aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ berraklaşmış değil. Ancak tartışmasız bir gerçek var: Bu belirsizlik ortamında, suç ile suçlu arasındaki mesafe giderek kısaldı; hatta kimi zaman tamamen ortadan kalktı.
Anadolu’nun herhangi bir şehrinde yaşayan bir öğretmeni düşünelim. Hayatı sınıf, öğrenciler, ders kitapları ve müfredat arasında geçen sıradan bir insan. Ne askerî bir hiyerarşide yeri var ne devletin kritik bir noktasında görev yapıyor. Ancak bir “aidiyet” var: Hizmet Hareket’ine karşı bir gönül bağı. Ne talimat almış ne şiddete bulaşmış ne de bir kalkışmanın parçası olmuş. Buna rağmen, bir gecede kendini “suçun doğal faili” olarak buluyor.
Burada durup sormak gerekiyor: Hukuk tam olarak neyi cezalandırır?
Klasik İslâm hukuk düşüncesi bu soruya oldukça net cevaplar verir. Ceza, fiile dayanır; fiil, iradeye; irade, özgürlüğe; özgürlük ise bilgiye. Yani bir insan, bilmediği, yapmadığı ve müdahale edemediği bir şeyden dolayı sorumlu tutulamaz. Bu, sadece dinî bir ilke değil; hukukun evrensel omurgasıdır.
Öğretmen örneğinde ise ortada fiil yoktur. Kasıt yoktur. Nedensellik yoktur. Sadece bir niyet okuması, bir duygusal bağ isnadı vardır. Hukuk, delilden değil kanaatten; eylemden değil aidiyetten hareket etmektedir. Bu noktada hukuk olmaktan çıkıp sosyolojik tasnife dönüşür.
İslâm hukuk nazariyeleri açısından bakıldığında mesele daha da netleşir. Yakîniyât nazariyesi, hükmün zanna değil yeterli kesinliğe dayanmasını şart koşar. Oysa burada kesinlik değil, genelleştirilmiş şüphe vardır. Hürriyet nazariyesi, sorumluluğu özgür iradeye bağlar; oysa öğretmenin ne iradesiyle katıldığı bir fiil vardır ne de yön verdiği bir süreç. Teklif nazariyesi, kişiye gücünün yetmediği şeyin yüklenemeyeceğini söyler; ancak bu öğretmenden, ne olduğunu bile bilmediği bir kalkışmayı önlemesi beklenmektedir.
Bütün bunlar bir yana, meselenin belki de en hayati boyutu Maslahat Nazariyesi ile ortaya çıkar. Maslahat, hukukun sadece “cezalandırma” değil, düzeni koruma ve adaleti tesis etme amacı taşıdığını ifade eder. Bir uygulama, kısa vadede güvenlik hissi üretiyor gibi görünse bile, eğer uzun vadede masumiyet duygusunu yok ediyor, toplumsal güveni aşındırıyor ve hukuka olan inancı zedeliyorsa, artık maslahat değil mefsedet (fesat) üretmektedir.
Bir öğretmenin, sadece düşüncesi ya da gönül bağı sebebiyle suçlanması; ne toplumu korur ne adaleti güçlendirir. Aksine, hukuku korkunun aracı hâline getirir. Hukuk korku ürettiği yerde adalet susar.
İslâm hukuk geleneği bu noktada çok açık bir ölçü koyar:
Adalet, maslahata dayanır; zulüm ise maslahatı yok sayar.
Bugün karşı karşıya olduğumuz problem, güvenlik ile adalet arasında yapılmış bir tercih değil; adaletin, güvenlik adına feda edilmesidir. Oysa adaletin olmadığı yerde güvenlik de kalıcı olmaz. Geriye sadece sessizlik kalır. Ve sessizlik, hukukun değil, zulmün işaretidir.























