Analiz / İsmail S. Gülümser
Çevresel tahribat yalnızca doğayı değil toplumsal düzeni, ahlaki değerleri ve gelecek nesillerin yaşamını tehdit ediyor
Sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkan sentetik atıklar, günümüzde küresel çevre krizinin başlıca sebeplerinden biri hâline gelmiştir. Petrol türevleri, kimyasal atıklar ve üretim süreçlerinde kullanılan zararlı maddeler, toprağı, suyu ve havayı tehdit etmektedir. Bu nedenle birçok ülke, sanayi kuruluşlarını sıkı denetim altına alarak çevreyi korumaya yönelik önlemler almaktadır. Özellikle atıkların su kaynaklarına karışmasını önlemek amacıyla arıtma tesisleri zorunlu hâle getirilmekte; doğaya daha az zarar veren biyolojik arıtma yöntemleri üzerine araştırmalar yapılmaktadır.
Çevre krizi ve alınan önlemler
Gelişmiş toplumlar, tabiatın hassas dengeler üzerine kurulu olduğunun bilinciyle hareket etmektedir. İnsanın dünyada sorumsuzca yaşayamayacağını, her canlının bir diğerinin varlığına bağlı olduğunu bilen bu toplumlar, ekonomik kazanç uğruna ormanları yok etmenin uzun vadede telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurduğunu görmüştür. Zorunlu hâllerde kesilen her ağacın yerine yenisini dikilmesini, doğal dengenin korunmasını esas alan bu anlayış takdiri hak etmektedir.
Ne var ki, zararın farkına varılıncaya kadar dünya çok hor kullanıldı, toprak, su ve hava kirliliği bazı bölgelerde yaşamı tehdit eder hale geldi. Kaynakların sınırlılığı dikkate alınmadan yapılan israfla oluşan tahribatın telafisi giderek zorlaştı. İnsanlık yararına olduğu düşünülen pek çok teknolojik gelişme, beraberinde yeni çevre sorunları getirdi ve bu durum endişeleri artırdı.
Geri kalmış bölgelerdeki kuralsızlık
Batı dünyası bu konuda kısmen başarılı olsa da geri kalmış ülkelerde kuralları keyfi biçimde eğip büken yönetimlerin tahribatı devam ediyor. Dini referanslar dahil, mevcut yaşamsal kuralları çiğneyenlerin oluşturduğu yıkım geniş toplum kesimlerini etkiliyor.
Bazıları yeryüzünde sınırsız tasarruf yetkisine sahip olduğunu sanıyor. Kimileri bir şekilde toplum önüne geçip onlar adına aldığı kararlarla ülkesini yaşanmaz hale getiriyor. Oysa eldeki hiçbir nimet insanın şahsi mülkü değil, kimseye topluma maddi manevi zarar verme yetkisi verilmemiş.
Dini hassasiyeti olanların çelişkileriyle ortaya çıkan tahribat
Üstelik inandığını söyleyenlerin, yüce yaratıcının koyduğu kuralları yok sayması ciddi bir çelişki.
Dünyayı yaşanabilir kılmakla onu adeta cennetin bir koridoruna dönüştürmekle sorumu olanların;
-Kendilerine emanet edilen varlıklara saygı duymaması,
-Sahip olduğu imkân ve fırsatları insanlığın yararına kullanmaması,
-Kutsal değerleri dünyayı cehenneme çevirmede tüketmesi dinle telifi imkânsız.
Oysa yeryüzü ilahi kudretin insanlığa sunduğu eşsiz bir emanet. Ona bilinçsizce zarar verenler yalnızca tabiatı değil onun en değerli misafiri olan insan hayatını da tehdit ediyor. Ölçülerini kaybedenlerin oluşturduğu kaos, dünyayı adeta bir yangın yerine çeviriyor; hava, su ve toprağın kirlenmesi toplumsal düzenin bozulmasıyla paralel ilerliyor.
Cennet nimetlerine olan iştihayı artırmak için, enfes lezzetlerle bezenmiş dünyayı koruma kaygısı taşımayan habis ruhlular, onun çehresini karartıp yaşanmaz hale getiriyor. Saygı ve sevgiyi geliştirip huzurlu bir toplum inşası mümkünken, kendi hırs ve kaprisleri uğruna toplumsal huzuru yok ediyorlar.
Dünyayı ilahi kudretin satırları olarak görmeyenler, mahlukata değer vermedikleri gibi insan hayatını da çok basit çıkar hesapları uğruna harcıyor. İdeal bir dünyanın hangi esaslar üzerine kurulacağı ilahi beyanlarda açıkça ifade edilmişken, onlar kişisel menfaat uğruna tüm bu güzellikleri ellerinin tersiyle itiyor. İmkanlar cennet gibi bir dünya kurmak için yeterliyken, çevrelerine cehennem gibi bir hayatı layık görüyorlar. Temel kaynaklarda sular, ırmaklar, meyveli ağaç gölgeleri özendirildiği halde onlar, kendilerine emanet edilen her değeri kirletiyorlar. İktisadı öğütleyen bir dinin mensupları, israflarıyla toplumun geleceğini tüketiyorlar.
İnsan, mali durumu ne olursa olsun kendine verilen imkanları ölçülü kullanmakla yükümlüdür. Ekosistem ve tüm yaşam alanlarının korunması titizliğiyle hareket etmelidir. Haremeyn’de hayvan öldürmenin, bitki koparmanın yasaklanması, bölgenin canlıların koruma alanı sayılması dinin çevre tizliğinin göstergesidir.
Otoriter rejimler ve çürüyen adalet sistemleri
Otokontrol mekanizmalarının işlediği toplumlarda yöneticiler kurallara bağlı kalırken, otoriter rejimlerde yöneticiler ülke kaynaklarını sorumsuzca tüketmektedir. Onlar sırça saraylarda zevk ve safa sürerken, geniş toplum kesimleri açlıkla ve sefaletle mücadele etmektedir.
Son günlerde Venezuela devlet başkanı Maduro’nun bir operasyonla sarayından kaçırılarak ABD’ye götürüldüğü haberiyle uyandık. Kamyon şoförlüğü ile hayata atılmış, babasından esinlenerek sendikacılığa soyunmuş, sonrasında siyasete atılıp devlet başkanlığa tırmanmış. Kalıcı diktatörlük hayalleriyle toplumun varlıklarını ellerinden almış, zengin petrol rezervlerine sahip bir ülkede toplum sefalet içinde yaşamış.
İçinden çıktığı halkı parya gibi görmüş, ülkenin maden ve enerji zenginliklerini kendi çıkarı için kullanmış, toplum açlıkla boğuşurken o erişilmez servet edinmiş. Muhalefetin kazandığı seçim sonuçlarını değiştirmiş, liderini ülkeden kaçmak zorunda bırakmış ve yasal sistemi keyfine göre değiştirip kalıcı dikta rejimi kurmuş.
Halktan kaçırdığı serveti yurt dışında sorgusuz sualsiz kabul eden ülkelere aktarmış, çıkarılan altınların önemli bir kısmını Türkiye’deki bir rafineride saflaştırarak paylaşmış. Enerji ve doğal kaynakların sınırlı olduğunu göremeyen bu anlayış, sınırsız güç arzusunun bir gün çatışmaya yol açacağını hesap edememiş.
Maduro hukuk ve adalet sistemini tamamen tahrip etmiş adil yargılanmanın önünü kapatmıştı. Muhalifler kaçırılmış, kaybedilmiş, son seçimlerde oy sayımı engellenmiş, itiraz edenlerin yaşamına kastedilmişti. Kendine muhalefeti suç ilan etmiş, yargıyı kendine bağımlı hatta hizmet eder hale getirmişti. Yüksek yargıyı kendine sadıklarla doldurmuş ve kendi aparatına dönüştürmüştü. Avukata erişimi engellemiş, keyfi gözaltılar işkenceler, cinsel tacizler ve kaybetmeler herkesi sindirmişti.
Ülkede hesap vermekten kurtulmakla iş bitmiyor
Bu tablo toplumsal mutabakatları gereksiz gören yönetimlerin, çevrelerine verdiği zararın çarpıcı bir örneğidir. Uluslararası normlar göz ardı ederek yapılan kaçırma tepki çekse de NATO’nun bile yetersiz kaldığı bu türden rejim mağdurlarının kurtuluşu çoğu zaman sıra dışı girişimlerle mümkün oluyor. Bugünlerde İran’daki gelişmeler de benzer bir beklentiyi doğurdu, ülkesini terk edenler oradaki rejiminin yıkılmasını umutla bekliyor.
Aynı beklenti Erdoğan mağdurları için de geçerli, olayın ucunun Türkiye’ye uzanacağı seslendiriliyor. Bu dava süreciyle yalnızca Maduro değil aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkenin yasadışı faaliyetleri yargı konusu olacak. Güce dayalı gayrı insani düzen kuranlar, bugün şaşaa ve debdebe için de yaşarken belki pek yakında kendilerini yargı karşısında bulacak.
Görünen o ki hedefte Venezuela ve başkanı vardı, ancak giderek gözler Erdoğan ve rejimine çevrildi, Özgür Özel, Trump’ın kaçırılan altınları istediğini açıkladı. Türkiye yönetimi altın kaçakçılığını gizlemek için paravan şirketler kurmuş ve gıda ticareti gibi göstermiş.
Altınlar 2018’den beri Çorum’daki bir rafineride işletilip sisteme sokulmuş. Bu kirli çarkın merkezindeki Maduro Amerikan mahkemesi önünde ve anlaşmak için siyasi suç şebekesiyle yaptıklarını tek tek açıklayacak. İkinci önemli dosya Mersin ve Dilovası’na gönderilerek dünyaya dağıtılan yeni kokain ticareti. Ellerinde gemilerle ulaştırılan uyuşturucunun Türkiye’den bölgeye dağıtıldığına dair önemli kanıtlar var.
Venezuela petrol şirketinin yaptırımları delmesinde yine Türkiye’nin bankacılık sistemini kullanmışlar. Halkbanktaki gibi birçok kamu bankasına kara para aklama görevi vermiş ve yasal kılıf uydurmuşlar. Maduro’nun paralarını sisteme sokma karşılığı aldıkları komisyon mahkeme ifadeleri ortaya çıkacak. Türkiye bankacılık sistemi belki de uluslararası yaptırımlarla karşılaşacak.
Sarraf gibi Madura’ya itiraf karşılığında bir çıkış yolu sunulursa kime ne verdiğini açıkladığına şahit olacağız. Bunu şova dönüştürmekten kaçınmayan Trump’ın itirafları nasıl kullanacağını gelecek günlerde göreceğiz. Dalga dalga operasyonlarla tüm muhalif çevreleri esir alan Erdoğan’ın kardeşim dediği Maduro’nun kaçırılmasına sessiz kalması da muhtemelen Trump ın kendisini hedefe koyması korkusuna dayanıyor.
Sonuç olarak dünya, sınırsızca tüketilecek bir alan değildir, emanete riayet edilmediğinde yalnızca çevre değil, toplumsal barış ve insan onuru da zarar görmektedir. Güce dayalı her düzen, er ya da geç kendi yıkımını hazırlayacaktır. Daha yaşanabilir bir gelecek ancak sorumluluk bilinci, adalet duygusu ve ahlaki ölçülerle mümkündür.
*Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “herkul.org” sitesindeki yazısından faydalanıldı.























