Analiz / Doç. Dr. Osman TEK
Bizim temel meselemiz yalnızlık değil. Yalnız kalabilme cesaretini kaybetmiş olmamız. Yalnızlıkla baş edemeyen birey, kalabalığı bir sığınak sanır. Oysa her kalabalık güvenli değildir; bazıları yalnızca gürültülüdür.
İnsan, özgüvensiz olduğunda düşüncesine değil sayıya yaslanır. Bağımlı yaşadığında sorumluluğu değil aidiyeti seçer. Böylece yanlış kalabalıklar, birey için bir konfor alanına dönüşür. Bu konfor, düşünmemeyi; itiraz etmemeyi; gerekirse yanlışı savunmayı bile mümkün kılar. Çünkü insan, yalnız kalmaktan çoğu zaman yanlışı savunmaktan daha çok korkar.
Bu noktada mesele bireysel bir psikoloji sorunu olmaktan çıkar, siyasal bir probleme dönüşür.
Hannah Arendt, totaliter rejimlerin en büyük dayanağının fanatikler değil, düşünmekten vazgeçmiş sıradan insanlar olduğunu söyler. Ona göre kötülük çoğu zaman ideolojik bir coşkudan değil, sorgulamama konforundan beslenir. Yanlış kalabalıkların gücü tam da buradan gelir: bireyi düşünmekten kurtarırlar.
Benzer bir uyarıyı yüzyıl önce Alexis de Tocqueville yapmıştı. Tocqueville, demokrasilerde çoğunluğun zorbalığının, tek bir tirandan daha tehlikeli olabileceğini söyler. Çünkü çoğunluk baskısı, insanı yalnızca susturmaz; kendinden şüphe etmeye zorlar. İnsan, haklı olsa bile yalnız kalmamak için geri adım atar.
Tam da burada korkaklığımızın bedeli ortaya çıkar.
Yalnız kalmaktan korktuğumuz için yanlış kalabalıklara sığınıyoruz. Sığındıkça onlara güç veriyoruz. Güç verdikçe, doğrular daha da yalnızlaşıyor. Bir noktadan sonra doğru fikirler yanlış oldukları için değil, çoğunluk oluşturamadıkları için etkisiz hâle geliyor.
Bu durum, demokrasinin içini boşaltır.
Çünkü demokrasi, yalnızca çoğunluk yönetimi değildir. Demokrasi, azınlıkta kalma pahasına doğruyu savunabilme rejimidir. Eğer bir toplumda insanlar, yanlışta kalabalık olmaktansa doğruyla yalnız kalmayı göze alamıyorsa, orada demokrasi şeklen vardır ama ruhen yoktur.
Erich Fromm bu durumu “özgürlükten kaçış” olarak adlandırır. Ona göre birey, özgür olmanın getirdiği sorumluluktan korktuğunda, kendisini güçlü görünen yapılara teslim eder. Kalabalık, bu teslimiyetin en masum görünen biçimidir. Oysa bu masumiyet, bireysel iradenin sessizce devredilmesidir.
Tarih bu tür örneklerle doludur. Weimar Almanyası’nda insanlar diktatörlüğü sevdikleri için değil, kaostan ve yalnızlıktan korktukları için yanlış çoğunlukların parçası oldular. Fransız Devrimi sonrası terör döneminde, sessiz kalanlar çoğunluktaydı; çünkü karşı çıkmanın bedeli yalnızlıktı. Her seferinde sonuç aynı oldu: Kalabalık büyüdü, akıl küçüldü.
Kitle psikolojisini inceleyen Gustave Le Bon, kalabalıkların bireyi daha güçlü değil, daha ilkel kıldığını söyler. Kalabalık, insanı sorumluluktan arındırır; ama aynı anda vicdanını da askıya alır. Bu yüzden yanlış kalabalıklar, yalnızca siyasal tercih değil, ahlaki bir düşüştür.
Bugün demokrasimizin yaşadığı kriz de tam olarak buradadır. Demokrasi yanlış çoğunlukların elinde can çekişiyor. Olgunlaşamıyor. Çünkü olgun bir demokrasi, itiraz ister; yalnız kalmayı göze almış bireyler ister. Biz ise çoğu zaman yalnız kalmamak uğruna düşünmekten vazgeçiyoruz.
Belki de sormamız gereken soru şudur:
Demokrasiyi mi istiyoruz, yoksa kalabalığın güvenini mi?
Çünkü tarih bize şunu açıkça söylüyor:
Yanlış kalabalıklar güçlendikçe, doğrular hep yalnız kalır.
Ve yalnız kalan doğruların olduğu yerde demokrasi, ancak bir tabela isminden ibaret olur.























