"İşler öylesine sarpa sardı ki vaktiyle iş gören algı operasyonları bile ters tepiyor"

"İyi kötü işleyen bir devlette ve yama tutacak bir ekonomide algı yönetimi işe yarayabilirdi. Ancak işler öylesine sarpa sardı ki vaktiyle iş gören algı operasyonları bile ters tepiyor."

Yüksek getirili reklam kampanyaları batmakta olan bankaların bir dönem  alamet-i farikası haline gelmişti. “Güçlüyüz ve dimdik ayaktayız” imajı vermeye uğraşan kimi görsem hep o bankalar gelir aklıma. Aslında bunun psikolojide adı da var: Estonya Feribotu Sendromu. Bir gazeteci dostum olayı anlatan belgesel hazırlıyor, izlemek için sabırsızlanıyorum. Stockholm ile Tallin arasında sefer yaparken batan feribotun hikayesi denizcilik kazasından ziyade psikolojik kaos olarak anılıyor.

Kıyıya çok yakınken su almaya başlayan gemide çok iyi yüzme bilen 852 kişi hayatını kaybetti. Onlar, kaptanın ‘endişelenmeyin, gemi çok güçlü’ sözlerine inanıp tahliyeyi düşünmeyen yolculardı. Kurtulan 137 kişi ise feribot su almaya başlayınca karaya çıkan garanticilerdi. 1994’ten beri her anmada, bilimsel araştırmalardan sonra sendrom olarak tescil edilen bu duyguya vurgu yapılıyor.


Erdoğan rejimine baktığımda yer yer Egebank’ın bazen de Estonya Feribotu’nun silüetini görüyorum. Devleti, daha kötüsü krizleri yönetmek yerine algıyı yönetmeye çalışıyorlar. Elazığ depreminde mikrofonu açık unutan Vali Çetin Oktay Kaldırım’ın Bakan Süleyman Soylu’ya “Kamuoyunda da algı çok iyi şu anda” sözleri, ülkenin durumu ve AKP’nin önceliğini çok iyi anlatıyordu.

İzmir Depremi’ndeki görüntü ise işin iyice çığırından çıktığının fotoğrafıydı. Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli’nin takım elbiseli kameramanıyla enkazın üstüne fırlayıp kurtarma görevlisinin elindeki telefonu kaptığı görüntüden söz ediyorum. Enkaz altındaki Buse’ye profesyonel destek vermeye çalışan görevli, elinden alınan telefonun şaşkınlığını yaşarken yandaş kanallar canlı yayına geçmişti bile.

PR yapıp Erdoğan’ın gözüne girmeye çalışırken insanların hayatını tehlikeye atan umursamazlık her alanda. Yalnızca deprem ve ekonomi değil her konuda Goebbels taktiklerinin işe yarayacağını sanıyorlar. Somut örneklerden biri de koronavirüs süreci. Başlangıçta nispeten başarılı da oldular. Toplum, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya bonkörce kredi açtı. İsveç’ten ambülans uçakla hasta getirmeler, ABD ve İngiltere gibi güçlü ekonomilere yardım göndermeler filan… Salgını halktan uzak tutabilselerdi hava atacakları işler, şimdi ayaklarına dolandı. Vaka sayıları istatistik oyunlarıyla gizlendi, mızrak çuvala sığmayınca açıklamak zorunda kaldılar. Üstüne aşılama beceriksizliği ve yanlış tedavi de eklendi.

Aynı aymazlığı korona yardımlarında da izliyoruz. “En fazla yardımı biz yaptık” yalanı bumerang gibi dönüp kafalarında patlıyor. Kredi kartı borç bakiyesi bir yılda yüzde 47 arttı. İnsanlar zaruri harcamalarını kartla yaptı, ödeme zamanı geldiğinde sarmal büyüyecek ve yeni kartzede dalgası AKP kıyılarını dövmeye başlayacak. Diş ağrısından kıvranan adama bir şeyin yok tesellisi vermek kadar mantıksız lakin güç sarhoşluğu yüzünden fark etmiyorlar.

“İmaj hiç bir şeydir susuzluk her şey, susuzluğunu dinle” sloganlı Sprite reklamını hatırlıyor musunuz? Onu bugüne ve AKP Türkiye’sine uyarlayacak olursak şöyle diyebiliriz: İmaj hiçbir şeydir, açlık her şey; açlığı/açları dinle…

İyi kötü işleyen bir devlette ve yama tutacak bir ekonomide algı yönetimi işe yarayabilirdi. Ancak işler öylesine sarpa sardı ki vaktiyle iş gören algı operasyonları bile ters tepiyor.

AKP, çıkış umuduyla yaptığı hamlelerin altında kalıyor. Ricat artık lügatlarının en güncel kelimesi haline geliyor. Rahmetli Barış Manço’nun dediği gibi muhallebi yerken dişlerini kıracak kadar ters gidiyor işleri. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’yla dalga geçmek için hazırladıkları “Yalan üretim merkezi” çizgi filmi alay konusu oldu ve geri çekmek zorunda kaldılar. “Sen kimsin” başlıklı sosyal medya çalışması da benzer sonuç doğurmuştu. Ben Berkin Elvan’ım, Soma’da tekmelenen madenciyim, çocuğunun cenazesini sırtında taşıyan babayım… gibi atakları karşılayamadılar. Yine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Youtube’da katıldığı gençlerle buluşma tam fiyaskoydu. O gün dislike rekoru kırıldı.

Yalan üretim merkezi filmi, ilerde çokça atıf yapılacak bir kırılma anı. Devasa bütçeli, devlet destekli algı makinasının error verişinin AKP tarafından da kabullenme noktası. Gündem belirleyen değil, muhalefetin gündemine cevap yetiştirmeye çabalayan iktidar fotoğrafı zihinlere yazıldı. Takipçi durumuna düştüler ve bunu da beceremediler. Erdoğan, yurt dışı gezisindeyken, Habertürk’ün başına koyduğu ‘alo Fatih’i arayıp bir alt banta müdahale etmişti. Muhalefeti böylesine yokluğa mahkum etmeye çalışan düşünce yapısının evrildiği yere bakar mısınız!

AKP, bu filmle kendi kalesine gol attı. Çünkü tek yanlı medya ortamında muhalefetin sesinin ulaşmadığı, izole durumdaki tabanına “128 milyar nerede?” sorusunu defalarca dinletti. Daha önemlisi hedef kitle dedikleri Z Kuşağına dair hiç bir şey bilmedikleri anlaşıldı. Söz konusu kitleye ulaşmak için araçtan önce içerik önemli oysa. Bilim adamı ve makinanın konuşmasından anlıyoruz ki söylenenin aksine muhatap Z kuşağı değil; bilakis caminin çay ocağında ülkeyi kurtaran hacı amcalar… Onlara duymamaları gereken şeyi söyleyip pişman oldular.

Siyasal iletişimde ideoloji ürünün parçası fakat tamamı değil. AKP’nin yanılgılarından biri de bu. Herkese saç baş yolduran bir internet servis sağlayıcı, istediği kadar iyi reklam hazırlasın. Ürün kalitesi ve tüketici memnuniyeti PR’ı her zaman döver. AKP şu anda kemik tabanındaki hoşnutsuzluğu dahi telafi edemiyor.

İdeolojik tatmin adına da barutu tükettiler. Son koz Ayasofya’ydı, çarçur ettiler. Zamanlama yanlıştı, beklenti oluşturamadılar, imaj düzeltme operasyonu olduğu çok sırıttı. Atanan imam Mehmet Boynukalın toy bir trol gibi davrandı ve başarısızlığın üzerine tüy dikti. Sonunda istifa etmek zorunda kalması en az çizgi filmin yayından çekilmesi kadar büyük ricattı.

Eskiden irdelenmeyen bazı halkla ilişkiler uygulamaları da aksi tesir oluşturmaya başladı. Yer sofrasında fakir iftarı bunlardan biri. İki helikopter, onlarca araba ve yüzlerce polisle gidilen iftarı sadece kendi kameramanları çekmiyor. Görüntüleri paylaşan vatandaşlar bir çuval inciri berbat etti! Asıl büyüyü bozan ise ertesi gün Devlet Bahçeli’yle altın varaklı Özbek Otağındaki iftardı. Meral Akşener ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun nispet yapar gibi çok sade iftarı da doğal olarak karşılık buldu.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Alman bakanla basın toplantısında “Turistin göreceği herkesi aşılayacağız” demesi büyük tepki gördü. Sanki hiç o reaksiyona muhatap olmamışçasına ‘keyfine bak, ben aşılıyım’ temalı reklam hazırlattılar. Elbette yoğun tepki görüp ondan da ricat ettiler.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın başına gelenler tam ibretlikti. Türkü söyledi ve Erkan Oğur da ona sazıyla eşlik etti. Beş sene önce müthiş destek bulacak bir girişim bugün bozguna yol açtı. Oğur pişmanlığını beyan etmek mecburiyetinde kaldı. Kendileriyle yanyana gelinmeyecek insanlar olarak kayda girdi, Saray’ın devletlûleri…

Büyük bütçeli algı makinasının başındaki Fahrettin Altun çok öykündüğü Goebbels kadar şanslı değil. Zira onun döneminde sadece radyo vardı, tek seslilik mümkündü. Şimdi sosyal medya çağı… Ne diyordu ‘büyük Türk düşünürü’ Sedat Peker: “Bir tripod ve bir telefona yenileceksiniz.” Peker’i bilmem ama sosyal medyaya yenilecekler. Daha doğrusu açlığa…İmaj hiç bir şeydir, açlık her şey… Yaşayıp göreceğiz.

Bülent Korucu / TR724
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ