Mehmet Efe Çaman'ın yazısı: Karikatür ülkenin yayılmacı karikatüristleri

"Hukuksuz, demokrasisiz, adaletsiz... bir ülke olmak, önemli değil. Varsa yoksa yüz yıl önce esas sahipleri tarafından geri alınan toprakları dert ediniyor, o toprakların hayalini 21. yüzyılda kuruyorlar. Esas karikatür budur."

Misvak denen İslamcı mizah hesabında çıkan bir harita-karikatür sosyal medya ortamına düştü. Aslında karikatür değil, bir cihatçı, Neo-Osmanlıcı, yayılmacı propaganda. Haritada, topraklarını Balkan Yarımadası’nın yarısından fazlasını ve Irak’ın kuzeyini kapsayan bir Türkiye var. Bu haritanın orta yerinde ise, bir Erdoğan resmi bulunuyor. Erdoğan, Sovyet dönemi ya da erken dönem Kemalizm propaganda materyallerinde olduğu gibi, idealize edilerek çizilmiş. Kesinlikle karikatür değil söz konusu olan. Reis kültü oluşturmaya yönelik propaganda çalışması. Çizerin sanatsal eleştirisi değil elbette mesele. Önemli olan, çizerin kendisini nasıl tanımladığı, takipçilerine nasıl bir mesaj verdiği! Bu mesaj gayet açık elbette. Geçtiğimiz günlerde Papa’nın Irak ziyaretinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni de ziyaret etmesi, Türkiye’de rejime yakın İslamcı-muhafazakâr ve milliyetçi çevrelerde büyük tepki çekti. Misvak’ta bu karikatürün yayınlanması bu bakımdan tesadüf değil. Kürdistan’dan nefret eden İslamcı-milliyetçi çevreler, Papa’nın ziyaretini bir provokasyon olarak okuyorlar. Kürtlerin herhangi bir devletleşme girişimi, dahası bunun uluslararası karşılık bulması, en büyük kâbusları. Karikatür, esasında bu manada bir mesaj! Bahaneyle, bilinçaltlarını kusuyorlar. “Kafamızı bozmayın, Osmanlı’yız, pek şanlıyız!” derken, “Alalım düşmandan eski yerleri!” diyen mehter marşlarının şartlandırmasının gereğini yapıyorlar.

Türkiye toplumunda derin bir patoloji var. Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’nda “Almanlar yenilince yenik sayılması” propagandasından “malul olmuş dimağlar”, “kaybedilen toprakların” hayaliyle yaşatıldı. Onlara mevcut sınırların dâhilindeki güzel ülkeyle yetinmek öğretilmedi; hep gerçeklikten kopuk bir nostaljiye şartlandırıldılar. Elden çıkan toprakların hayali sıcak tutuldu, derin bir aldatılmışlık ve ihanete uğramışlık psikolojisiyle, genç kuşakların beyni yıkandı. Balkanlar’ın, kuzey Afrika’nın, Ortadoğu’nun “kendi toprakları” olduğunu ezberleten tarih doktrini, yayılmacı fikirleri en tabi haklarını savunma mücadelesi gören bir sakat toplum yaratıldı. Böylece Lausanne’ı “çılgın Türklerin” kabul etmek zorunda kaldığı kötü bir anlaşma olarak kabul eden geniş bir taban oluştu.


Dahası var. Türkiye toplumu, Osmanlı’nın yayılmacılığıyla hiçbir zaman yüzleşmedi. Fethedilen toprakların, birilerinin ülkesi olduğu düşünülmedi. Oysa “alınan topraklarda” birileri yaşıyordu. Balkanlarda Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar, Makedonlar, Rumenler, Macarlar ve daha kimler! Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da Araplar, Kürtler, Süryaniler, Ermeniler! Hepsi de sanki Türklerin yönetiminde yaşamak zorundaymış gibi bir algı oluşturuldu. Osmanlı sanki bu halkların normaliydi, tercihiydi, başlarına gelmiş en iyi şeydi. Türk devleti, sanki bu toplulukların kaderiydi. Yirminci yüzyılda gayrimüslim milletlerin kopuşuyla egosu sarsılan Müslümanlar, akabinde Arnavutların ve Arapların isyanıyla, egosu sarsılan Türklere dönüşüverdi. Evet, mesele Hristiyanlar da değildi. Milliyetçilik virüsü Hristiyan-Müslüman tanımıyordu. Kimlikler ve coğrafyalar birbiriyle harmanlanıyordu. Devir ulus devletlerin devriydi. Böylece, Osmanlı küçüldü, parçalandı, zayıfladı, sonra da sonunu getirdiği Bizans gibi, sadece İstanbul’a sıkıştı. 1919-1923 arasında komada varlığını sürdürdü, sonunda Türklerin milli devleti kurulunca da hukuken yıkıldı. Esasında fiilen zaten 1919’da yıkılmıştı.

Türkler, ulus devletlerini kurabilmiş olsalar da, zihin haritalarında bulunan Osmanlı’nın uçsuz bucaksız topraklarından kendilerini bir türlü kurtaramadılar. Oysa etnik temizlikçi 1915 Ermeni soykırımı ve Rum katliamları, 1923’ten sonra Kürtleri yok sayan ve onları Türkleştirmeye yönelen politikaları, Türk ulus devletinin sınırlarını oldukça geniş tutmuştu. Sevr’i yırtıp atan Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşı sonunda kurulan devlet Anadolu’yu tek vatan olarak ilan etse de, cumhuriyet asla tümüyle “eski sınırlardan” kendisini alamadı. 1930’larda Musul ve Kerkük, 1930’ların sonunda Hatay, 1050’lerden sonra ise Kıbrıs, eski sınırların ve “düşmandan alınması icap eden eski yerlerin” bazıları oldu. Daha sonra, 1974’teki çıkartma ve Kıbrıs’ın yarısının askeri güç kullanarak “fethedilmesi” (solcu Ecevit, Kıbrıs Fatihi teriminden çok hoşlanmıştı!) bu geniş Türkiye hülyasını daha da diriltti. Demek ki isteyince oluyordu!

1980’lerden sonra artık Ege hedefteydi. Kıta sahanlığı tezleri, egemenliği tartışmaya açılan adacık ve kayalıklar, 1990’larda Yunanistan ve Türkiye’yi Kardak sorununda savaşla burun buruna getirdi. 1990’lar Türk Dünyasını gündeme getirecekti. Böylece Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan kıtasal bir coğrafya, hayallerin yeni malzemesi olacaktı. Her ne kadar bu hayal, Osmanlı haritalarıyla örtüşmese de, Enver Paşa değil miydi, bu hülyayı dış politikaya ilk uygulayan? Böylece Turan hayali, geniş bir Türkçe konuşan ülkeler birliği, en sağından en soluna, Türkiye siyasi bilinçaltının yeni normali haline getirildi.

1990’ların sonunda ise İslamcılar, İslam’ın liderinin Türkler olduğu hayalini, bu kolaja eklediler. Türkler İslam’ın kılıcı, son Halifelik, Batı’ya – ezeli düşmanlarına – düşen son kaleydi. İslam dinarı, İslam Ortak Pazarı, İslam Ordusu gibi hayallerle, Kaddafi’nin çadırında bile Türk megalomanlığı yapıldı. Bu zihniyetin çocuğu olan AKP, başlarda Avrupa Birliği dese de, İsrail’e kafa tutarken de, Arap Baharı ile beraber fiili Hilafete soyunurken de, hep zihnine kazınan bu gerçeklerden kopuk haritalarla hareket ediyordu.

Türk siyasetinin en büyük travması olan imparatorluğun parçalanması ve ortadan kalkması, Türk siyasetine en büyük kızıl elmasını armağan etmişti: Düşmandan eski yerleri almak!

Bakın hayallerinizi yıkmak istemem. Ama o topraklar başkalarının. Hayır, savaş kazandıkları, Osmanlı’yı yendikleri, veya uluslararası ilişkilerdeki konjonktür öyle uygun gördüğü için değil. O topraklarda Osmanlı’dan önce var oldukları için, o topraklarda Osmanlı’dan sonra da var olmayı başardıkları, yok olmadıkları için. Yine, tepkileri göze alarak gerçekleri yazayım. Osmanlı’nın o “eski yerleri” ile, diğer emperyalist ve yayılmacı imparatorlukların “eski toprakları” arasında hiçbir fark yok. Türkler Batı’ya mağlup oldukça, anti emperyalizmi veya “işgalci, kötü Batı” mitini kendi kendilerine propaganda ederken, kendi işgal ettikleri yerlere “bizim eski yerler” demeyi aska bırakmadılar. Bunda bir sorun da görmediler. Onlar için Yunanistan veya Sırbistan’ı eski toprakları, özbeöz yurtları olarak görmekte sorun yoktu. Bu nedenle, Rusların veya İngilizlerin işgal ettikleri toprakları sorun olarak görürken, eskiden kendi işgal ettikleri toprakların kaybına üzüldüler. Arada bir bağlantı kuramadılar, daha doğrusu kurmak işlerine gelmedi. Kendileri başkalarının ülkelerini fethedince bu hak, başka büyük devletler aynısını yapınca bu emperyalizmdi.

Türkler Kürtlere de aynı bu perspektiften bakıyor. Sıkışınca, “Kürtlerin zaten hiçbir zaman bir devleti olmadı” diyorlar. Eğer iyi günlerindeyse veya ortam bunu gerektiriyorsa, o zaman “Türk-Kürt kardeştir” diyorlar. İyi polis veya kötü polis fark etmiyor, sonuç aynı: “Kürtler bizim egemenliğimizde yaşamak zorundadır. Biz onlara ne dersek onu yapmak durumundadır. Durumlarına şükretmeleri gerekir. Bu devlet hepimizindir”. İyi de hani Kürtlerin hiçbir zaman kendi devletleri olmamıştı? Eğer Türkiye, ortak devletimiz ise, neden bu söylem? Kürt sorunu, Türkler için hep Sèvres sendromunu depreştiriyor. Bir taraftan “düşmandaki eski toprakların” hayaliyle meşgulken, diğer taraftan kendilerinde olan toprakların bir bölümünde Kürtlerin demografik üstünlüğünden öcü gibi korkuyorlar. İşin kötüsü, Kürtlerin konumunu iyileştirmedikleri için, bu korkuları pek de haksız değil. Yoksa hangi rasyonel insan, “Kürtlerin seçtikleri milletvekillerini ve belediye başkanlarını hapse atmak stratejik olarak doğrudur” der? 

Esas sorun orta yerde duruyor:

Daha geniş topraklara sahip olmak Türklere yegâne başarı ölçütü olarak öğretilmiş. Eldeki mevcut topraklardaki fakirlik, eğitimsizlik, şiddet, hukuksuzluk, eşitsizlik, çevre problemleri, çarpık kentleşme, altyapı sorunları, cehalet gibi sorunlar hiçbir sorun teşkil etmiyor. Hukuksuz, demokrasisiz, adaletsiz, doğal kaynakları mahvedilmiş, havası-suyu kirli, ormansız, beton yığını bir ülke olmak, önemli değil. Varsa yoksa yüz yıl önce esas sahipleri tarafından geri alınan toprakları dert ediniyor, o toprakların hayalini 21. yüzyılda kuruyorlar. Esas karikatür budur. Bu tezat, en büyük kara mizahtır. Karikatür haline getirilen bir ülkenin yayılmacı karikatüristleri küçük problemdir. Büyük problem, bu mevcut zavallı karikatürün bizim bugünkü gerçeğimiz oluşu.

Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman / Tr724
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ