İsmail S. Gülümser yazdı… Düşünce sağlığımızı korumak

''Yaşanan en ağır şartlarda bile düşünce sağlığını korumanın yolu insanın olumsuzluklara takılıp kalmaktan kurtulmasıyla başlar.''
DÜŞÜNCE SAĞLIĞIMIZI KORUMAK

İsmail S. Gülümser/ Aktif Haber

Yaklaşık 3-4 aydan beri dünyanın birçok ülkesinde özellikle şehir merkezlerinde insanların önemli bir bölümü evlerinde adeta hapis hayatı yaşıyor. Kalabalıkların çalıştığı iş yerlerinin bir bölümü geçici ya da sürekli olarak kapandı. İnternet ortamında online hizmet üretilebilecek iş kollarında çalışanlar ofislerini eve taşıdı ve evlerini ofis gibi kullanmak zorunda kaldılar. Öyle veya böyle şehir nüfuslarının çok büyük bir kısmı ortalama 12-14 saat evde eş ve çocuklarıyla yüz yüzeler. Yoğun çalışma hayatı içinde çocuklarıyla birlikte vakit geçirme fırsatı bulamamış iş kolikler belki hayatlarında ilk kez bu kadar uzun süre onlarla beraberler.


Bu anne babasını akşamdan akşama gören çocuklar açısından sevindirici olsa da bu kadar uzun süreli alışılmadık birlikteliklerin getireceği sıkıntılar da var. Örneğin babalar bulduğu boş vakti bugüne kadar ertelediği işlere ayırmak isterken küçük çocuklar babalarının kendileriyle ilgilenmesini istiyor. Sürekli yeni heyecan peşinde olan çocukları evde tutmakta zorlanan aileler onlar için yeni atraksiyonlar arama ihtiyacı hissediyor. Evinde de olsa işinden kopmamak için bir yandan mesleğinde veya yeni iş alanlarında kendini geliştirmek isteyen baba bir yandan da çocukların ya da eşinin yeni tekliflerine yetişmeye çalışıyor. 

Evde kendini meşgul edecek bir işi olmayan ebeveynler ise ya TV ya bilgisayar ya da evin eksik ve gediği ile uğraşıyor. Ancak genellikle hanımlar ev işlerine erkeklerin karışmasından rahatsız olurlar, gördüğü her kusuru tenkit eden erken yaşta emekliler gibi evde oturan bir erkeğin evdeki varlığı onlar için tam bir huzursuzluk kaynağına dönüşme ihtimali var. Çocuklarıyla etkinlik yapmadığı gibi, onların yaptığı her şeye müdahale eden katı kurallarla evi bir kışla gibi yönetmeye kalkan baba çocuklar için evi yaşanmaz hale getirebilir. 

Bazen yaşlıların gençlerin işlerine müdahalesi, bazen gençlerin onların her davranışından yanlış anlamlar çıkarması evde tartışmaları ve geçimsizlikleri artırabilir. Örnekleri çoğaltmak mümkün, böyle dönemlerde ortaya çıkabilecek huzursuzlukları önlemenin yolu ruh sağlığımızı korumaya dönük bazı tedbirler almaktan geçer. 

Birlikte hayat sürdürenler bazı temel prensiplere uygun hareket ederlerse daha az problem yaşanır aile bütünlüğü ve ruh sağlığımız korunmuş olur. 

-Ev bir kışla değildir, aşırı kuralcı olanlar bugün olmasa bile yarın aile bireylerini kaçırırlar.

-Mesleki beklentilerimiz kadar aile bireylerinin beklentilerini de dikkate alırsak daha dengeli davranmış oluruz.

-Ebeveynler ya da aile büyükleri, gençlerin bu dönemde yaşayabileceği psikolojik sorunlar olabileceğini hesap etmeli onlara uygun yeni çözüm yolları aramalıdır.

-Online eğitime yönlemek zorunda kalan genç ve çocuklar yeni metotlara alışması için desteklenmelidir.

-Sokağa çıkış tehlikeli olsa bile kalabalık olmayan yerlerde aile bireyleriyle birlikte ortak etkinlikler yapılmalıdır.

-Bireyler tenkit hastalığından vazgeçmeli, tenkit ve eleştirilere tahammül etmesini bilmelidir.

-Aile ilişkileri kızgınlıkla öfkeyle yürütülemez, daima şefkat, merhamet ve affedicilik öne çıkarılmalıdır.

-Her bireyin mizacı farklıdır, kimse karşısındakinden kendisi gibi düşünmesini beklememelidir.

-Tartışmaların en büyük sebeplerinden biri yüksek beklentilerdir, aile bireyleri beklentilerinde daha dengeli olmalı, birbirlerinden yapamayacağı şeyleri istememelidir.


-Hedefi olanlar günlük kısır tartışmalardan uzak kalır, aile bireyleri birbirlerine hedefler vermeli ve hedefe ulaşmak için devamlı onları desteklemelidir. 

Ailede olduğu gibi toplumdaki olumsuzlukların da sağlıklı yaklaşımlarla çözülmesi gerekiyor;(*)
Bir yandan başta İslam ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok yerinde ülke yöneticilerinin zulmü altına inleyen kalabalıklar, bir yanda Korona virüsü dolayısıyla yaşamsal faaliyetin çoğunun kısıtlanmış olması insanlarda düşünce sağlığı açısından ciddi problemlere yol açabilir. Yaşanan en ağır şartlarda bile düşünce sağlığını korumanın yolu insanın olumsuzluklara takılıp kalmaktan kurtulmasıyla başlar.

İnsanlarda ben duyguları öne çıkmış, olumsuzluklara takılıp kalan herkes bir sebepten dolayı diğerini suçluyor. Hakaret etme kötü sözlerle aşağılama yaygın, üsluplar çok sert ve kırıcı, hâlbuki insanların daha fazla sevgi ve saygıya ihtiyacı var, düşmanlığa düşmanlıkla karşılık verildiği için toplum kesimleri arasında mesafe her geçen gün açılıyor. Zalimlerin yaptıkları zulümler tecavüzler insanlarda kin ve nefret duygularının artmasına yol açıyor. Ancak zalimlerin cezasını bizim verme imkânımız yok, onlara kötü söz söyleme bizde fazilet duygularını geliştirmiyor, Kuran’da da kötülük yapanlara hakaret tavsiye edilmiyor. 

Efendimiz(SAV) amcasını şehit edip uzuvlarını kesen “Vahşi” ve onun azmettiricisi olan “Hind” hakkında kin ve nefret duygularıyla hareket etmiyor, hatta onlara karşı farklı bir tavır içine girmiyor. Eğer bir tavrı olsaydı onlar ilerleyen zaman içinde İslam kahramanı haline gelemezlerdi.

Mekke fethinde etrafına toplanmış cezalandırılmayı bekleyen Mekkelilere karşı onları utandıracak en küçük bir imada dahi bulunmuyor. 
“Bugün size ayıplama ve kınama yoktur. Gidin! Hepiniz serbestsiniz!” (Yûsuf sûresi, 12/92) 
Diyerek geçmişte yıllarca ona ve ashabına zulmetmiş insanlara karşı çok büyük bir centilmenlik gösterip bir anda gönül dünyalarını fethediyor.

Kuran Mekkelilerin efendimize karşı katılıklarını ortadan kaldırmak için şu öğüdü veriyor. 
“Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler.” (En’âm sûresi, 6/108)

Efendimizin uygulamaları ve Kuran’ın emirleri doğrultusunda olaylara yaklaşmak gerekiyor. Kötülüğe meyilli insanların yanlışlarıyla uğraşmaktan vazgeçmeli, yaşanan haksızlıklara mümkün olduğunca takılmamalı, Allah’ın adili mutlak olduğu düşünülmeli, olayların görünen yüzüne bakarak iç dünyamızda kimseye cezalar kesmemeliyiz. Olumsuzluklarda başkalarını suçlayarak iç dünyamızı karartacağımıza kendimizi sorgulayıp varsa hatalarımız onları düzeltmeye çalışmalıyız. Vahşi canavarlar gibi etrafına saldırmaktan zevk alanlara aynıyla mukabele etmeye çalışarak onlar gibi vahşi canavara benzemekten kendimizi korumalı, ceza veya mükâfat verme işini Allah’a bırakmalıyız.

Kin nefret hissi insanları sağlıklı düşünmekten uzaklaştırabilir, olaylar karşısında üzülsek bile içimizde kimseye karşı kin ve nefret duygularının gelişmesine izin vermemeliyiz. Toplumda ayrışmanın önüne geçmek için duygu ve düşünce dünyamızı alt üst eden olaylar karşısında bile kabaran öfkemizi bastırmalı, fazilet hislerimizi koruyarak hak edenlere bile kötü söz söylemekten kaçınmalıyız. 
Allah’ın hatadan dönmeleri için insanlara mehil verdiğini ancak asla kimseyi ihmal etmediğini mehil müddeti dolduğunda hatada ısrar edenleri derdest ettiğini unutmamalı, engin bir vicdanla kalplerde iman ve insanlık duygularının gelişmesi için dua etmeli, herkese iyilik dileğinde bulunmalıyız. 

Gönüllerin kapıları iyilikle açılıyor, Allah’tan bize zarar vermeye çalışanlar dâhil herkese iyilik yapma fırsatı vermesini istemeliyiz. Günümüzde gönüllerin yıkıma değil tamire ihtiyacı var, insanlar kötülük yapsalar bile faziletli olan onlara aynıyla kötülük yapmak değil, onların davranış bozukluğuna sahip birer zavallı olduklarını düşünerek acımak gerekiyor. 

Zalimler de acımayı hak ediyor, çünkü her birinin gerekçesi farklılık gösterse bile genellikle büyük psikolojik bozukluklar sonucu bu davranış biçimleri ortaya çıkıyor. Kimseye güvenemiyorlar, onca güç ve kuvvete rağmen her an endişe korku içindeler, gelecekte başlarına gelebilecek mevhum şeyler hakkında kaygı taşıyor, dünyevi güç ve kuvvetle kendilerini koruyabileceklerini düşünerek etrafa saldırıyorlar. Korunaklı saraylar, binleri bulan koruma ordusuyla dolaşmaları, gittikleri her yerde önceden güvenlik tedbirleri almaları hep bu korkunun eseri. 

Zalimler hakareti değil acımayı hak ediyor, onların yanlışlarına karşı içimizde düşmanlık duygularının yeşermesine fırsat vermeyelim. Gelecek nesillerimize kin ve nefreti miras bırakamayız, onların birilerine karşı kin ve nefret duyguları için büyümesine izin veremeyiz. Onların kimliklerinin sevgi ve saygı hisleriyle oluşması için elimizden gelen gayreti göstermeliyiz.  

Olumsuzluklara takılıp kalacağımıza hem kendimiz hem de tüm insanlık için moral ve motivasyona yol açacak yeni çareler aramalı, insanların ümitlerini artıracak yeni alternatif yöntem ve araçlar geliştirmeliyiz.


(*)Bu bölüm, F. Gülen Hocaefendinin bu hafta “herkül.org”ta yayınlanmış yazısından esinlenerek hazırlanmıştır.  
  
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ