Diriye yanarım, ölüye yanmam!

Yaşadığımız çağ için pek çok isim verilebilir. Lakin kanaat i acizanemce en uygun olanı; Vicdansızlık Çağı’dır en çok bu asır.


Tr724 yazarlarından Nedim Hazar'ın analizi şöyle;

Zulmü, nefreti, kini, düşmanlığı en çok dindar olduğunu iddia edenlerin yapması ise ayrı bir fasıl. 


Öylesine bir nefret ve vicdansızlık ki, zulümden kaçarken boğulan minicik masum yavruya bile “Büyüse terörist olacaktı, oh oldu!” diyebiliyor. 

Önümde bir fotoğraf duruyor şimdi.

Ölüm orucuyla eriyip bittikten sonra nihayetinde hayatını kaybeden gencecik bir sanatçının son demlerine ait. Fotoğrafın paslı bir hançer gibi yüreğe saplayan ayrıntısı ise sadece bu değil, ona son kez dokunan babasının varlığı…

Siyasal İslamcı iktidar pek çok şeyi aldı bu ülke insanından. Almakla kalmadı yerine çok daha fenalarını belki de kalıcı olarak yerleştirdi. Nefret ve düşmanlık da bunlardan biri. 

“Ölülerinizi rahmetle yad ediniz” emri ilahisinden vazgeçtik, ölüye bile nefret kusan, acılı insanlara demediğini bırakmayan birer canavara dönüştürebildi ne yazık ki!

Ramazan ayı rahmet ve sevgi, barış ve kardeşlik ayı diye klişelerimiz var. 

Gerçekten de öyle ama ben bir tane siyasal İslamcı görmedim ki ağzını açtığında nefret ve düşmanlık kusmasın. 

Ramazan ayında bile.. 

Bu kadar mı köreldi gözlerimiz?

Kalplerimiz bu kadar mı taşlaştı? Ya vicdanlarımız? Kaynayan kazandaki kurbağa gibi, ölüyoruz da farkında mı değiliz? Dünyevi hırslar, motivasylonlar gözümüzü bu kadar mı bürüdü?

Merhum Necip Fazıl;

“Kakılır bir yerde, kalır oyuncak, Kurgular biter. / Ölüm… O geldi mi ne var korkacak? Korkular biter.” diyor.

Ama anlıyorum ki, bitmiyor ölüm geldiğinde bile gündelik siyasi çekişmelerimiz. Üç kuruşluk siyasi görüşlerimiz o kadar kuşatmış ki ruhlarımızı, daha ölüm meleği ruhu yerine teslim etmeden kusuyoruz kinlerimizi, nefretlerimizi…

Ancak ölüm… Bütün kurguları, dünya denen bu devasa ama beş para etmez oyuncağı elde bırakan ölüm… Ki bu dediğim fenalığı yapanların çoğu -yine ne yazık ki- inançlı olduğunu iddia eden siyasal islamcı kesimden.

Kavramların kaypak, erdem ile sefaletin tepetaklak olduğu günlerden geçiyoruz. Her insan bir münker olmuş, yanında nekiriyle tuttuğunun yakasına yapışıp sorguluyor. Hepimiz yapıyoruz bunu. Yapıyoruz yapmasına da, ölene, yani gidene yapılması şahsen yaralıyor beni. Sorgulanacak durumda olan bizlerin sorguya kalkışmasına hayretler ediyorum.

Hazreti Ömer efendimize atfedilen bir söz vardır. Der ki: “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz!” Ne yazıktır ki, biz bunu şimdilerde, ‘kendimizi hesaba çekmeden önce, başkasını hesaba çekelim’e dönüştürmüş durumdayız.

Ölüm orucunu kutsamak, ölüme yatmayı onaylamak değil bu satırlar. Ancak doğru ya da yanlış bir eylemi dolayısıyla hayata veda eden kişi isterse düşmanımız olsun asgari saygıyı hak etmelidir, 

Açıkçası kahroldum…

Yalama ruhluları, üç kuruşluk dünyayı kendine tek gaye edinenleri ‘es’ geçiyorum. Onlara diyecek tek cümlem yok…

Lakin imanına, idrakine, vicdanına bir dönem güvendiğimiz, azizlerden aziz olduğuna inandığımız bir toplumun neredeyse yarısının bu hale getirilmiş olması kahredici olanı. 

Buhari; ‘Ölülerinizi kötülemeyin, onlar amelleriyle başbaşa kalmıştır’ der. Tirmizi’de ise, ‘Ölülerinizin iyiliklerini söyleyin ya da susun’ cümlesini okuduğumu hatırlıyorum.

İnancımız, öleni rahmetle yâd etmeyi salık verir. Kusurları, kabahatleri ne olursa olsun eleştirinin, laf çakmanın zamanı bu zaman değildir. Öyle bir yere gitti ki, değil sizin, benim; eşinden, oğlundan bile daha çok ve yakından tanıyan ‘Bir’inin yanına… Hesaba çekilmek için sırasını bekleyenlerin, bir ölüyü hesaba çekmesi kadar haddi aşmak yoktur, diye düşünüyorum. Hele ki, daha naaşının sıcaklığı gitmeden. Şimdi rahmet ile bir Fatiha okumanın zamanıdır.

Ne eksik, ne fazla; budur!


Kaynak: Tr724
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ