CHP'li Cihangir İslam: Muhafazakarlar, en sert iktidarını AKP döneminde tecrübe ediyor

Saadet Partisi'nden ayrılıp 1 yıl bağımsız milletvekili olarak görev yaptıktan sonra CHP'ye katılan Prof. Dr. Cihangir İslam, "Muhafazakarlar en sert iktidarını AK Parti döneminde tecrübe ediyor" dedi.

Türkiye O'nu ülkenin doğusunda köy yakmaların, faili meçhullerin, batısında ise başörtüsü nedeniyle eğitim hakkı engellenenlerin mücadelelerinin olduğu 1990'lı yıllardaki sivil toplum kuruluşu çalışmalarıyla tanıdı.

2000'li yıllarda Saadet Partisi'yle siyasete de girdi ancak tutkuyla bağlı olduğu doktorluk mesleğiyle ilgili ne zaman bir görev olsa, önceliği mesleği oldu. Üniversitelerde akademisyen olarak görev yaptı, kendi alanında yüzlerce öğrenci yetiştirdi.


Ama üniversitelerdeki görevi, Barış Akademisyenleri'nin yayınladığı "Bu suça ortak olmayacağız" bildirisine destek verdiği için sona erdi. Barış Akademisyenleri bildiriden sonra gözaltına alınıp tutuklanmaya başlayınca yayınlanan ikinci destek bildirisinde imzacı oldu, yapılan baskılara karşı çıktı.

15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL döneminde yayımlanan 686 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile Kafkas Üniversitesi'ndeki görevinden ihraç edildi. Destek bildirisine imza atan 611 kişiden, KHK ile ihraç edilen 3 kişi vardı. Onlardan biri de, Profesör Doktor Cihangir İslam oldu.

İhracından sonra CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Adalet Yürüyüşü'ne de eşlik eden İslam, 23 Haziran 2018 seçimlerinde CHP listesinden TBMM'ye girdi, ittifak içi anlaşmayla da Saadet Partisi'ne katıldı. 

Saadet Partisi'nde milletvekili olduğu dönemde onu hep siyah gömlek, siyah ceketle TBMM'de gördük. İslam'ın 'kara kefen' olarak adlandırdığı bu giyim tarzı aslında KHK'lara yönelik bir protestoydu.

Şimdilerde siyasi hayatını CHP'de sürdüren Prof. İslam, siyasi hayatı, Saadet Partisi'nden ayrılma, CHP'ye katılma süreçleri, içinden geldiği muhafazakar kitleye yönelik gözlemleri, siyasetin gidişatına ilişkin Independent Türkçe'den Can Bursalı'nın sorularını yanıtladı.

Türkiye sizi sivil toplum kuruluşlarındaki çalışmalarınızla tanıdı. 2018'de ise milletvekili oldunuz. STK'lardaki çalışmalarınızla mı daha etkiliydiniz yoksa TBMM çatısında mı daha etkili olduğunuzu düşünüyorsunuz?

Uzun yıllardır STK çalışmaları içerisinde yer alıyorum. Milletvekili seçilmeden önce de ciddi bir tıp eğitimi aldım. Yani ortopedide omurga cerrahisi gibi ağır bir eğitimden geçtim. Mesleğimi de hakkıyla yaptım. Ama bir yandan her zaman siyaset, felsefe ve sosyal konular gündemimde oldu. O dönemde ister istemez siyasete, daha doğrusu sivil toplum çalışmasına girişimiz, dönemin sıkıntıları ile alakalıydı. Üç tane büyük problem vardı 80'li yılların sonunda ve 90'lı yılların başında. Türkiye'de sistematik işkence vardı. Kürt kimliği kendini ifade edemiyordu. Başörtüsü problemi vardı. Ve ben buna okul içinde, hastane içinde hep tanıklık ettim. O dönem asistanlık ve genç uzmanlık dönemime rastlar. Yakından yaşıyordum. O dönemde İnsan Hakları Derneği işbaşındaydı. Fakat o dönemin İHD'si mütedeyyin kesime biraz mesafeliydi. Veya dindar kesime diyelim, ya da muhafazakâr kesime. Mazlum-Der ortaya çıktı, nasıl ortaya çıktı?  İşte bu dindar kesimlerin farklı yapılarını, vakıflarını, cemaatlerini örgütleyerek ve onlardan da temsilciler alarak bir insan hakları derneği kurdu. Ben de onun 54 kurucusundan biriyim. Mazlum-Der üyeliği nedeniyle 3 kez işimden atıldım, Ankara Üniversitesi'ndeydim o zaman. Yeni uzmandım. İşlediğim suç rektörün izni olmadan bir derneğe üye olmaktı. Dönemin mevzuatında maalesef yer alıyordu. 

"OHAL KOMİSYONU'NDAN HALA CEVAP YOK"

Barış Akademisyenleri bildirisine destek için yayınlanan ikinci bildiriden sonra KHK ile üniversitedeki görevinizden ihraç edildiniz. Daha önce de üniversiteden atılmıştınız. Önceki ihraçlarınız ile son ihracınızı karşılaştırdığınızda arada bir fark görüyor musunuz? 


Kars'ta görevdeyken Barış Akademisyenleri'ne yönelik gözaltılar başlayınca destek için hazırlanan 611 imzalı 2. bildiriyi imzaladım. Aslında okuduğunuzda demokrasiyi, insan haklarını, akademik özgürlüğü hatırlatan son derece liberal, bir paragraflık bir bildiriydi. O bildiriye imza atan 611 kişi içerisinden ben şu ana kadar 3 kişiye rastladım ihraç edilen. Bir tanesi de bendim. Görevime son verildi. Tabi alışkındım yani. 4. Olunca pek bir sarsıntı geçirmiyorsunuz.

Kişisel olarak o ilk atılmam çok ağırdı. Yani daha genç yaşta gerçekten insanı yıpratan deprese eden bir şey. Bir de teksiniz. KHK'lılarda ise binlerce kişiyiz. Bir yerde toplanalım deyince en azından birkaç yüz kişi bir araya gelip bir toplantı yapabiliyorsunuz. Fakat ilk atıldığım dönemde hukuk az çok işlerlikteydi. Yani mahkemeye gidiyordun ve mahkeme seni görevime iade ediyordu. Yani bu adamı siz haksız yere atmışsınız, göreve alın diyordu ve bu gerçekten önemli bir şeydi. Ankara Üniversitesinde elinizde mahkeme kararı ile dönüp tekrar, nerede kalmıştık deyip tekrar göreve başlayabildim. Şimdi biz mahkemeye gidemiyoruz. Biliyorsunuz en başta o hak alındı zaten elimizden. OHAL işlemleri inceleme komisyonuna gideceksin diyor. Bakın OHAL işlemleri inceleme komisyonuna müracaatım 13 Eylül 2017'de, daha cevap yok bana. Bu kadar uzatılacak ne var? Onu da anlamak mümkün değil. 

"BİLDİRİ KARŞIMA ÇIKIYOR"

İhraç gerekçeniz neydi?


Sendika kaydım yok. Dernek kaydım yok. Ben bireysel çalışmayı daha ön planda tutan bir insandım herhalde. Faaliyetlerim tek başıma oluyordu ya da sivil toplum olarak bir araya gelen insanlarla oluyordu. Gerekçe bildirilmiyor bize. Bildirilmedi zaten. Ya dönüp bakıp ben ne yaptım da bunlar beni atmış olabilir? Yani hukuki değil de siyasi bir neden arıyorum. Tek bu bildiri çıkıyor karşıma. Ha tabi konuşmalarımız var, özgürlükten yana, hangi mekanda olursa olalım biz böyle yetiştik. Özgürlükten yana ifade özgürlüğünden yana, haksızlıklara karşı bu konuşmalar tabi üniversite içinde oldu. E bir sürü dolap dönüyordu, yani daha doğrusu beni kıdemli bir öğretim üyesi olarak dikkate alan birçok genç öğretim üyesi gelip, Kars'ta üniversite içindeki problemlerden bana bahsediyordu. E bana da elbette bunları gündeme getirmek düşüyordu. Neticede kıdemli olmanın sadece avantajları değil birtakım sorumlulukları da vardır. Ben böyle bakarım hayata. Tabii rektörlüğün olumsuz görüşü de etkili olmuş olabilir burada.

Rektörün görüşüyle mi atıldınız?

E tabii. Onlar onaylamasa böyle bir şey ortaya çıkmazdı. Her neyse ben ona yanıp yıkılmıyorum, bu tip davranışlarla ne ilk karşılaşmam ne de bununla bitecek; bu tip davranışlar devam ediyor ve edecek, maalesef edecek. Ama herhangi bir kaygım yoktu. Neticede 686 numaralı KHK ile birlikte 7 Şubat 2017'de işimizden atıldık. Sonrasında kendimizi sivil toplum ve siyasi çalışmaların içinde bulduk. Tabii o arada referandum gündeme geldi. 16 Nisan 2017 referandumunda etkin çalışmalara başladık. Kendi imkanlarımızla ciddi çalıştık. Hatta sayın Cumhurbaşkanı da dalga geçiyordu. ‘Bunlar düğün salonlarında toplanıyor, bakın biz böyle lüks otellerde, büyük meydanlara toplanıyoruz' gibi. Ama iyi bir sonuç alındığı kanaatindeyim. Yani referanduma evet diyen siyasi partilerin ham toplamı yüzde 62-63'ü buluyordu. Tahminleri yüzde 67'lere 70'lere ulaşıyordu. Hatırlayın o günleri. Yüzde 51 ile kıl payı geçirebildiler. Bu çok sağlıklı bir tepki yani. Toplumun gerçekten verdiği sağlıklı bir tepkidir. 

"15 TEMMUZ'DA SOKAĞA ÇIKANLAR AK PARTİLİLERDEN İBARET DEĞİL"

2017'deki referandum sürecinde birbirine benzemeyen siyasi gelenekler bir arada 'Hayır' çalışması yaptı. Sizin de içinde olduğunuz birlikteliği ne sağladı? 


Mesela 15 Temmuz'da ilk sokağa çıkan kesim oldukça heterojen bir kesimdir. Sadece AK Partililerden oluşmaz. 2015'te 7 Haziran seçimlerinde de HDP'nin TBMM'de temsil ediliyor olmasını isteyenler sadece HDP'lilerden oluşmuyordu. Bunlar bir toplumun ortak bir akıl ile geliştirdiği refleksler ve son derece sağlıklı. Yani ülkeyi düze çıkaracak olan yapılanma da bu filizlenmeden doğacaktır. HDP olması önemli değil. Bu Saadet Partisi de olabilirdi, başka parti de olabilirdi. Ama bu insanlar temsil edilmeli, yani onlara bir kürsü açmak ve söz hakkı vermek, kendilerini ifade etmesinin ortamını sağlamak çok önemli bir şey bence. Bütün iş buradan başlıyor zaten. 

15 Temmuz'da da insanlar şunu dedi; tamam kardeşim ben AK Parti'ye muhalifim ama, ben darbeyle gitmelerini istemiyorum. Türkiye darbeler tarihini bilenlerin hareket tarzı böyledir. Yani biz geçmişte rahmetli Menderes'i seçimle muhalefete oturtabilseydik, bugün demokrasimiz çok farklı bir yerde olurdu. Bu şuurlu hareketle bu şuurlu seçmen kitlesi daha sonra büyüdü. İşte 12-13 puanlık bir yer değiştirmeyi referandumda görüyoruz. Daha sonra Adalet Yürüyüşü'nde kendisini ortaya koydu. Yani Sayın Kılıçdaroğlu'nun Cumhuriyet Halk Partisi'ne getirdiği bu yeni hava, yeni siyaset, kucaklayıcı siyaset, bence kendini oralarda iyice göstermeye başladı. 2 milyon kişi, Maltepe'de toplandı. Herhangi bir siyasi parti 2 milyon kişiyi toplayabilir. Ama ben ondan bahsetmiyorum. Orada heterojen yapının, 2 milyon kişinin gönüllü olarak o meydana gelmesi, başka bir değeri bizim karşımıza çıkartıyor. Yine bu az önce bahsettiğim silsilenin bir devamıdır. Çünkü orada bir parti sloganı kullanılmadı, hak, hukuk, adalet sloganı kullanıldı. Başka da bir slogan kullanılmadı. Ve daha sonra, işte tam da biz o dönemde sivil toplum çalışması içerisindeydik. Ve tabi ki bizim kaygımız, bütün muhalefeti bir arada tutmak kaygısıydı. Hak Adalet Platformu olarak faaliyet gösterdik o dönemde. 

"ISRARLA SÖYLÜYORUM, HDP MİLLET İTTİFAKI'NDA YER ALMALI"

Siyaset, 3 yıldır ittifaklar üzerinden devam ediyor. Sizce CHP'nin içinde bulunduğu Millet İttifakı'nda HDP de yer almalı mı? 


Israrla HDP'nin de Millet İttifakı'nın içinde olmasını başından beri savundum, hala daha savunuyorum. Tabi birtakım problemler tek taraflı değil, siyasetin içinden baktığınız zaman daha farklı. Sivil toplum bize şunu öğretti; farklı kimliklerle, benzer siyasetler güdülebilir. Yani bugün siyasete baktığınızda bazı siyasetçiler -bugün bizi yönetenler de öyle düşünüyor- zannediyor ki ben tek bir kimlik yaratırsam, tek bir kimlik oluşturursam, ülke düze çıkar. Hayır böyle değil. Önemli olan şudur: Farklılıklarımıza rağmen sizinle biz aynı mekânı bir hukuk sistemi, bir adil sistem içerisinde paylaşabiliyor muyuz? Birbirimizin arkasını kollayabiliyor muyuz? Birlikte iş yapabilme becerimiz var mı? Yöneticimizi bu ülkeyi yöneteceğimizi, mevzuatımızı birlikte tayin edebiliyor muyuz? 

İstanbul seçimlerinde tesettürlü çarşaflı Saadet Partisi elemanları ile son derece modern giyim içerisindeki CHP üyelerinin birlikte seçim yaptığına birlikte, el ele çalışma yaptığına verilen molada lokmasını ekmeğini, suyunu paylaştığı bir ortama şahit olduk. Türkiye'nin şartları bu durumu bu noktaya getirdi, iyi ki de bu noktaya getirdi. Bu çok büyük bir kazanım. 

"BAZEN ŞERDEN HAYIR ÇIKAR"

Söylediklerinizden, muhalefetteki birleşmeyi AK Parti'nin sağladığı sonucu çıkar mı?


Evet bazen şerden de hayır çıkar. Yani maruz kaldığımız ortak bir kötülük karşısında, hem iyinin ne olduğunu düşünmeye başlarız, hem de bu iyiyi nasıl pratize edeceğimizin yollarını ararız. 

Ben bu halkın bunu becereceğini zaten umuyordum, biliyordum, hissediyordum. Ama şimdi artık gün geçtikçe yayılıyor. Şu anda ne oluyor, şu anda başkasını kendisi gibi düşünmeye ve olmaya zorlayanlar aslında son derece gayrı medeni ve hatta yabani duruyorlar ve toplumun önemli bir kesimi tarafından da bir anlamda yadırganıyorlar. Özellikle CHP'nin İyi Parti'nin Saadet Partisi'nin, Demokrat Parti'nin, ısrarla HDP'nin de bu işin içinde olmasını başından beri savundum, hala daha savunuyorum. Gelecek Partisi ve Deva Partisi de bu ittifakın içinde yer almalı. Büyümeye elverişli taraf, bu çoğulcu taraftır. Ve her geçen gün de büyüyor. Zaten şu anda bütün anketler gösteriyor ki, muhalefet büyüyor. Türkiye'de bugün AK Parti MHP, BBP, Vatan Partisi gibi düşünmeyenler çoğunlukta. 

"MUHAFAZAKARLAR AK PARTİ DÖNEMİNDE EN SERT İKTİDARINI TECRÜBE EDİYOR"

Muhafazakar kitlelere yönelik gözleminiz nedir? Yaşanan süreçte muhafazakarlar AK Parti'den kopuyor mu yoksa daha çok mu bağlanıyor?


Türkiye'de muhafazakâr kitleler demokrasinin hep arkasında olmuştur bugüne kadar ama belki en sert iktidarını AK Parti döneminde tecrübe ediyor muhafazakâr kitleler ki, bu muhafazakâr kitlelerin taşıyabileceği dozda bir siyaset değil. Muhafazakâr kesim özgürlüklerden ve demokrasilerden bırakın rahatsız olmayı, bunlara sahip çıkmış bunların bedelini de ödemiş bir kitledir.

Sizce AK Parti 'Neo Kemalist' mi?

Bu tip isimlendirmelere girmeyeyim ama işi belirleyen prensiplere bakalım. Otoriterlik ve farklı kimliklere tahammül edememe, insan hakları ve özgürlüklerden yana tavır almama demokrasiyi içselleştirememe söz konusu. Demokrasi sadece seçim değil, demokrasiyi bugün saydığımız zaman, evet seçimler olmazsa olmazdır. Ama hukuk devleti, insan haklarına saygılı bir yönetim, şeffaflık ve hesap sorulabilirlik. Bunlarsız bir demokrasi düşünülemez. Ben diyorum ki muhafazakar kitlelerin bu saydıklarımla hiçbir çelişkisi olmamıştır. Hayat tarzında da böyle bir şey yoktur. Ama sadece ve sadece tarihsel birtakım bağlar, gönülsel yaklaşımları, yakınlıklar dolayısı ile şu anda bu iktidarın arkasında duruyor. Ha belki de biz muhalefet olarak henüz yeterli güveni tesis edemedik. Bunun da üzerine ciddi düşünmek lazım. Otoriterliği sevmiyor bizim halkımız. Yani devletin başındakilerin ciddi olmasını istiyor, ama otoriter olmasını istemiyor. Yani işlere baksınlar, işlerini ciddi şekilde yapsınlar, harama el uzatmasınlar, işlerini açık seçik yapsınlar, bunu istiyor. Bunu istemek de her vatandaşın hakkı. Bunu söylemek istiyorum. İsimlere çok fazla takılmaktan yana değilim yani. O etiketlere takılmaktan yana değilim.

Röportajın tamamı BURADA
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER GÜNDEM HABERLERİ