Analiz / İsmail S. Gülümser
Ramazan’da kalplere giden yolun açıldığını bilenler, kırılan gönüllerin onarılması, toplumun yeniden kaynaşması için kolları sıvamıştı…
Ramazan’ın ortalarına geldiğimiz su günlerde, ayın bereketinden daha fazla insanı faydalandırma gayreti içindeki hizmet insanları, diyalog iftarlarıyla her kesime ulaşma yolları aramıştı. Birbirinden kopmuş toplum kesimlerini ortak paydada buluşturmuştu. Bugün ise Türkiye’de manevi değerlerin kuşatıcı ikliminde gönülleri birleştirmek için yapılan bu tür hizmetler yasaklandı.
Diyalog sofralarından yasaklar ülkesine
Birkaç gün önce, Bartelemeos gibi farklı din temsilcilerinin iftar buluşmasıyla hizmetin el uzattığı kesimlere dair kısa bir video yayımlandı. Ramazan’ın başından beri ülkede yaşama hakkı elinden alınan, toplumu kaynaştırma çabası engellenen insanlar, sığındığı ülkede diyalog iftarıyla farklı kesimleri bir araya getiriyor.
Türkiye’de “siyasal İslam” denen anlayış ise, dinin kalpleri yumuşatan mesajlarına ihtiyaç duymuyor. Onlar yönetimi ele geçirdikten sonra verdikleri vicdanın reddettiği talimatlarla topluma yön vermeyi tercih ediyor. Din tevazuyu emretmişken, onlar bunu zayıflık gibi görüyor ve tepeden bakarak üst perdeden emir vererek korku yayıp sindirmenin daha etkili olacağına inanıyor.
Başlangıçta büyük bir özenti içinde oldukları İran benzeri bir rejim niyetini açıkça ortaya koymadılar. Medeni dünyanın tepkisinden kaçındıkları için “dört eğilimi birleştirme” vaadiyle yola çıktılar; AB normları, vatandaşlık hakkından herkesin eşit yararlanması yalanıyla batıyı ve toplumu kandırdılar. Yıllara yayılmış aşamalı uygulamalarla İran benzeri bir yönetime geçişi düşündüler. Belli hedefe ulaştıkları andan itibaren uzlaşma gömleğini buruşturup attı ve sopayla toplum kesimlerini hizaya sokmaya kalktılar.
İran modeli
İlham aldıkları İran rejimi, tepeden toplumu yönlendirme anlayışını tüm İslam dünyasına yayma amacıyla hareket etti. Dinin insanların iç dünyasını zenginleştiren yönünü öne çıkarıp, toplumların kalplerini birleştirerek güzellikleri yaymayı uzun ve yorucu buldular. Ülkenin petrol gelirlerini çevredeki farklı grupları destekte kullandı, silah ve mühimmat yardımıyla birçok ülkede terörü finanse ettiler.
Yıllardan beri kullanımlarına verilen maddi kaynakları silahlanmaya yatırdı, çevreye gönderilen silahlarla kavgayı körüklediler. Filistin-Yemen-Mısır-Lübnan başta olmak üzere Afrika’nın çeşitli bölgelerinde Hamas gibi örgütlerle silahlı çatışmaları destekledi, dünyanın pek çok yerindeki savaşları büyüttüler. Kendi içlerinde muhaliflere hayat hakkı tanımadı zindanlarda çürüttüler son ayaklanmaları idamlarla bastırdılar.
İsrail’in tehdit algısına göre müdahale edilenlerin hemen hepsi, güçle başı dönmüşlerle yönetilen ülkeler. Bazıları tehdit olarak gördüğü her ülkeye bir şekilde müdahale yolu arayan İsrail’in bölgenin jandarması gibi davranmasına kuşkuyla bakarken, hedefteki ülkelerin çevrelerine verdiği zararı görmezden geliyor. Yöneticilerin kendi halkına zulmettiği gibi bölgesel barışı bozarak tehdit oluşturduğunu unutuyor.
İran da bunlardan biriydi, yaptıklarıyla o kadar tepki topladı ki sonunda dünyanın en büyük savaş makinalarını üzerine çekmeyi başardı. Bu yüzden İran’a yapılan saldırıya, despotik rejimler dışında kimse karşı çıkamadı. Türkiye yönetimi bile, o kadar yakın dostluk ilişkisine rağmen yanında yer almadı. Özenti duydukları bir komşu ülkeye yapılan saldırıda üstlerin kullanılmasına izin verdi. Özgür Özel bile Trump yerine Allah’tan korkmaya davet ederek Erdoğan’ı uyarmak zorunda hissetti.
Kalbinde kibir ve gurur bulunanların tahribatı
Herkese tepeden bakanlar, taşıdığı yüksek değer yargılarını özendirecek davranışlar sergileyemiyor. Allah’a kulluktaki aczi itiraf esas alınırsa bu güzelliklerin bütün dünyanın istifadesine sunulacağını göremiyor. Aksine kibir ve gurur gibi duyguları bastıramamış yönetimler, bu değerleri kendi eliyle aşındırıyor.
Ramazan’ın müminlerin kalbini yumuşattığı şu günlerde, İslam’ı temsil iddiasındaki bir parti asgari ücretliyi açlık sınırını altında yaşamaya emekliyi sefalet içinde pazar artıkları toplamaya mecbur etti. İtibardan tasarruf etmemek adına kendi kurdukları lüks iftar sofrasındaki şatafat ise tepki çekti.
Kimsenin üstün olmadığı, her şeyin yüce yaratıcının iznine bağlı olduğunu bilenler ancak yüksek değer yargılarını koruyabilir. Kendini farklı gören, böbürlenerek etrafa nizam vermeye çalışanlar, toplumun dinle bağını kopardığını büyüklük taslarken küçüldüğünü fark etmiyor. Kalbinde kibir ve gurur bulunanlara kapısını kapatan bir dini temsil iddiasında olanların, en temel rükünlerden biri olan tevazuya ihtiyacı var.
Osmanlı padişahları “mağrurlanma padişahım senden büyük Allah var” diyen uyarıcıya ihtiyaç duymuştu. Taş toprak ya da sıradan bir mahluk olması mümkünken dinle şereflenen bir insan, Allah’a minnet ve şükran sunacağı yerde buraya kendi üstün yeteneğiyle ulaştığını, seçkin biri olduğunu düşünürse kaybeder. Kendilerini hataya sürükleyen nefis ve şeytani dürtülerin varlığını unutanlar etrafa köle gibi bakmaya başlar.
Bağlı oldukları dinin temsilcileri her şeyin sahibi olarak yüce yaratıcıyı gördüğü halde, onlar kendilerinde büyük bir güç vehmederse yanlış arzu ve isteklerinin esiri olur. Yüce yaratıcının her hallerini gördüğünü unutup, gizli saklı yerlerde dinin bütün emirlerini çiğnerse, yaptıkları hatalar halkın değer yargılarını tüketir.
Dinin güzelliklerini gereksiz fantezi görüyorlar
Türkiye’nin son otuz yılına damgasını vurmuş bir iktidarın, toplum geneline dinin güzelliklerini aktaracak hiçbir plan ve projesi olmadı. Aynen İran yönetimi gibi dizginleri tek ellerine alıp, tepeden emirlerle topluma yön vermeye kalktılar. Hata ve kusurlarını toplumdan saklamak için ana akım medyayı ele geçirdi, trol ordularıyla yanlışlarının üstüne örtmeye çalıştılar.
Kendi çocuklarından başlamak suretiyle partili gençlere olumlu alışkanlık kazandırmayı düşünmediler. Onların güç ve enerjilerini siyasi hedeflerinde kullanırken iç dünyalarındaki yıkımı görmezden geldiler. Devlet imkanlarını dinin mesajlarını aktarıp toplumu uzlaştırmak için kullanacakları yerde ayrışmayı körüklediler. Ramazan’da bile bazılarının elindekini zorla aldı, temsil ettikleri dine karşı nefret uyandırdılar.
Konumlarını taşıdıkları değerleri geliştirme yolunda harcayacakları yerde, iktidarı sağlamlaştırma uğruna tükettiler. Din büyüklerinin geniş yolu dururken onlar, iç dürtülerinin peşinden gidip dünyaya rezil oldular.
Sahip oldukları imkanların hepsinin toplumun malı olduğunu görmezden geldi, sırayla halkın varlıklarını üzerlerine geçirmenin yolunu aradılar. İçlerinde kabaran taşkınlıkları bastıramadı, devlet mekanizmasını kullanarak her şeye ortak oldu, “halife payı” deyip hırsızlığa kılıf uydururdular. Yetki verdiklerinin çoğu kendi arasında pay kapma yarışına girdi, güvenlik ve adalet birimleri rüşvetin merkezi haline geldi.
Tevazu yerine maddi güçle itibar peşindeler
Tevazuyla yükselmenin değerini bilmedikleri için güç sahibi olmanın toplumdaki kıymetlerini artıracağını sandılar. Bütün din büyüklerini gönüllerde taht kurmasına sebep olan davranışları lüks ve fantezi gibi gördüler. Önemli devlet birimlerini ele geçirerek etki alanlarını genişletmeye çalıştılar. Konumlarını halk yararına değil, mal ve servet biriktirmek ve hırsızlığı meşrulaştırmak için kullandılar.
Başını yere koyan insanların iç dünyalarını kararttı, onları yalana, hırsızlığa, hak ve hukuk çiğnemeye alıştırdılar. Fazilete dair pek çok duyguyu tüketti, içlerinde kabaran hırs ve kaprislerin önünü açtılar. Dünyada cezadan bir şekilde kurtuldukları için yaptıkları insanlık dışı vahşetten pişmanlık duymadılar. Güce ulaşmada sınır tanımadı, suç işleyerek kazandıkları her imkânı yeni suçlar için kullandılar. Çalıp çırparak hedefe yaklaştıklarını sandı, yaptıklarının hesabının sorulacağını düşünmediler.
Önlerine yığılmış nimetlere şükürle muamele gerekirken onlar kazandıklarını taşkın arzularını tatminde kullandılar. Yaşlılığa adım attıkları bedenlerine hâkim olmadıkları bir dönemde bile nefreti körükleyerek hegemonya kurma yolu aradılar. Etraflarında kendilerini uyaran yüzlerce olaya gözlerini kapattı, yüce yaratıcıdan gelen mesajları, gereksiz detaylar olduğu anlayışını yaydılar.
Başladıkları yerden ne kadar savrulduklarını göremedi, günahlarının yaygınlaşmasıyla meşruiyet kazanmaya çalıştılar. Kapkaranlık bir dönem yaşattıklarının farkında bile değiller, her şeye kolayca ulaşmanın sarhoşluğu içinde kabahatlerinin sevap olduğunu sandılar. Zaaflarının esiri insanlarla toplumu zaaflardan kurtarmaya kalktılar. Hırsızlığı meşru görürken, başkalarını yapmadıkları işlerle itham ettiler.
Allah’a kul olmayı unuttukları için dünyada her şeyin kulu kölesi haline geldi, tüm itibarlarını kaybettiler. Zulmetti, muhatabı suçladı, haksızlık yaptı, başkasının üstüne attı, gasp etti, gaspa yetkilerinin olduğunu savundular. Malın mülkün şöhretin kölesi oldukları halde, topluma buna haklarının olduğunu söylediler.
Tarih gösteriyor ki bütün kilitli kalpleri açacak anahtar merhamet-adalet ve tevazudur. Güç ve kibir üzerine kurulu hiçbir düzen ise kalıcı olmamıştır. Her şeyi mübah görenlerin açtığı bu yaraların tamiri yıllar sürecek.
*Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “herkul.org” sitesindeki yazısından faydalanıldı























