Necip Meriç / Aktif Haber
Ağır hasta, yatalak vaziyetteki annesine vefası ve merhameti olmayan, başka bir insana şefkat duyabilir mi, sorumluluk hissedebilir mi?
Kemal Tahir’in ölümsüz eseri Esir Şehrin İnsanları, sadece işgal altındaki bir İstanbul’un panoraması değil; aynı zamanda insan ruhunun derinliklerinde yankılanan vicdan azabının, sadakatin ve en acı haliyle vefasızlığın da hikâyesi. Romanın baş karakteri Kâmil Bey’in bir umarsız bir aristokrattan vatansevere dönüşme öyküsü. İnsanın karakteri ile vatan sevgisi arasındaki bağın güçlü bir anlatısı.
Aslında bu hikayenin gizli kahramanı, Kamil Bey’in eşi Nermin Hanım. Romanda vatan sevgisi ve hamiyet duygusu zayıf, bireysel konforunu vatanın bağımsızlığından üstün tutan bir tip olarak resmedilir Nermin Hanım. Ancak onun bu vatan sevgisizliği, siyasi bir tercihten ziyade, çok daha derin bir karakter kusurunun, bir “vefa” noksanlığının neticesi. Onun şahsında cisimleşen bu vefasızlığın temelinde, Kâmil Bey’in zihnine bir hançer gibi saplanan “yatalak anne” gerçeği var.
Vatan sevgisi ve hamiyet duygularının kahramanları Nedime Hanım ve Fatma Hanımlar da var romanda. Kamil Bey, bir onlara bakıyor, bir de eşine. Yaşadığı farkındalığın hareket noktası da işte burası oluyor.
Kâmil Bey, Sultan 2. Abdülhamid’in zengin vezirlerinden Selim Paşa’nın tek çocuğu. Oxford mezunu, sanatla ilgili, “amatör sporcu” onuruyla yaşayan bir aristokrat. Ancak hapse düşüşü ve Milli Mücadele’ye katılışı onu “Millici Abi”ye dönüştürüyor. Nermin Hanım ise bir paşa kızı. Yirmi yaşına kadar hiçbir maddi veya manevi zorlukla karşılaşmamış, konforun ve güvenliğin içine doğmuş. Onun için İstanbul’un esareti, sadece kendi lüks yaşamını tehdit eden bir dış gürültü.
Bu ikilinin etrafında ise vatanı canı pahasına sevenler ve onu satanlar boy gösteriyor. Kâmil’in lise arkadaşı İhsan Bey, nazik biriyken savaş yıllarında kahramanlaşmış, Karadayı gazetesini kurarak işgale karşı kalemini silah yapmış. İhsan hapse düştüğünde, gazetenin yönetimini eşi Nedime Hanım devralıyor. Nedime, hamileliğine ve tüm baskılara rağmen korkusuzca mücadeleye devam eden, ruhu Nene Hatunlarla birleşen bir Türk kadını. Diğer yanda, Kâmil ile aynı hücreyi paylaşan yedek subay Ramiz Efendi ve onun eğitimsiz ama yüreği vatan sevgisiyle yanan karısı Fatma Hanım var. Fatma Hanım, eşinin davasını kendi namusu sayan, Anadolu’nun saf hamiyetini temsil eden bir karakter.
Buna mukabil, yozlaşmanın temsilcileri de eksik değil. Nermin’in halası, eniştesi ve onların ihtiraslı kızı Sabriye, köşklerinde işgalci subayları ağırlayan, manda fikrini savunan ve Kâmil’i Musul’daki topraklarını İngilizlere satması için ikna etmeye çalışan insanlar. Sabriye’nin Kâmil’e duyduğu çarpık ilgi, devrin ahlaki çöküntüsünün bir nişanesi. Yine Kâmil’in arkadaşı Ahmet Bey, Kurtuluş mücadelesine destek verdiği için sorgulanır ve işkencede çözülür. Ümitsizliğe kapılır ve utancından intihar eder. Mahir Paşa’nın oğlu Fuat Bey ise İtalyan eşiyle yaşadığı trajediden sonra dervişliğe sığınır ve sonunda Kuva-yı Milliye saflarına katılarak ruhsal kurtuluşunu bulur.
Hamiyet yoksunluğunun psikolojik tahlili
Nermin Hanım’ın romandaki duruşunu, sadece “vatanını sevmemek” gibi sığ bir cümleyle açıklamak eksik kalır. Onun asıl trajedisi, kalbindeki “sevgi ve vefa” merkezinin kurumuş olması. Kemal Tahir, onun karakterini Kâmil Bey’in uyanışını engelleyen bir pranga olarak kurguluyor. Nermin için işgal, bayrağın inişi değil; giydiği elmasların, oturduğu konağın ve alıştığı Batılı hayat tarzının kaybı demek. Hatta gerçeklerden kaçmak için eter bağımlılığına sığınmış, hayal dünyasında yaşayan soluk bir figür.
Nermin’in karakterindeki en derin çatlak ve vefasızlığının en somut kanıtı, Kâmil Bey’in romanda acıyla hatırladığı “anne” meselesi. Bir uyanış, güçlü bir farkındalık belki de. Belki değil, kesinlikle öyle. Kâmil Bey anlatır: Nermin, annesi yatalak ve bakıma muhtaç bir haldeyken, sırf Kâmil ile Avrupa’ya gitmek, oradaki pırıltılı hayata dahil olmak için annesini vicdanı sızlamadan terk edip gitmiştir. Kâmil Bey, hapishane hücresinin o dar ve karanlık yalnızlığında bu durumu hatırlar ve eşinin o dönemdeki soğukkanlılığına hayret eder: “Nermin, yatalak annesini yüzüstü bırakıp yıllarca yabancı memleketlerde nasıl dolaştı? Kaç kere, ‘Anneni merak etmiyor musun?’ diye sormayı düşünmüştü. Hele çok mutlu olduğunu anladığı sıralarda…”
Bu pasaj, Nermin’in sadece vatanını değil, kendisini doğuran kadını bile gerçek anlamda sevmediğini ilan ediyor. Bir evladın, annesini böylesine bir duyarsızlıkla terk etmesi, onun ruhundaki hamiyet duygusunun neden “sıfır” olduğunun en çıplak cevabı. Zira vatan, “Ana Vatan”dır. En temel ve en kutsal bağ olan anne-evlat ilişkisinde vefa göstermeyen birinin, soyut bir kavram olan millete ve vatana vefa göstermesi mümkün değil elbette. Kendi annesine acımayan, yatalak vaziyetteki kadını bir eşya gibi geride bırakan bir kadın; işgal altındaki bir milletin acısına nasıl ortak olabilir ki? Nermin’in annesini terk etmesi, aslında Batı hayranlığı uğruna kendi kimliğini ve vatanını terk etmesinin bir metaforu.
Nermin’in bu karanlık portresi, Nedime Hanım ve Fatma Hanım gibi kadınların aynasında daha da netleşiyor. Bu kadınlar, Nermin’in sahip olmadığı her şeye; vefaya, cesarete ve doğal bir hamiyete sahipler.
Nedime Hanım, eşi İhsan Bey hapisteyken köşesine çekilip ağlamak yerine, davanın bayrağını devralıyor. Karadayı gazetesinin o rutubetli idarehanesini Milli Mücadele’nin gizli bir irtibat merkezi haline getiriyor. Kâmil Bey, o idarehaneye gittiğinde sefaleti görüyor ama Nedime’nin idealist ruhuyla da karşılaşıyor. Ona yardım etmek için evinden eşyalar getiriyor. Nedime, hem bir anne hem de bir vatanperver. Nermin, kocası Kâmil hapse girdiğinde ona sitem ederken, onu Nedime’yi ele vererek kurtulmaya zorlarken; Nedime vatanı için en büyük riskleri alıyor.
Diğer kadın kahramanımız Fatma Hanım ise halkın içinden, eğitimsiz bir kadın. Ancak onun eşi Ramiz Efendi’ye ve vatana olan sadakati, Nermin’in Oxford görgüsünden çok daha “aydın” bir duruş. Fatma Hanım, hapishane kapılarında bekliyor, eşine moral veriyor; vatan için yapılan işlerin kutsallığına yürekten inanıyor. Nermin, hapisteki eşi Kâmil’e bizzat gitmek yerine hizmetçisini gönderirken; Fatma Hanım bizzat gidiyor, didiniyor, eşinin davasını kendi davası sayıyor. Anadolu’ya kendi elleriyle gönderiyor eşi Ramiz Efendi’yi.
Kâmil Bey, bu iki kadını gördükçe Nermin’in ruhundaki o devasa boşluğu, o buz gibi vefasızlığı daha iyi anlıyor.
Romanın sonunda Kâmil Bey, Nedime Hanım’ı ele vermeyerek ve yedi yıl hapsi göze alıyor. Ve aslında eşinin dünyasından tamamen kopuyor. Nermin, ona Roma Büyükelçiliği gibi teklifler sunarak davasından döndürmeye çalışıyor ama Kâmil, “alçak” bir hayat sürmektense “esir” ama onurlu bir hayatı seçiyor. Kâmil’in hücresine dönerken hissettiği o korkunç yedi yıl, aslında onun ruhsal özgürlüğünün bedeli.
Nermin ise dışarıda, o pırıltılı ama esir İstanbul’da, annesini ve vatanını sevmeyen o buz gibi kalbiyle yapayalnız kalıyor. Annesine vefa göstermeyen, kimseye vefa gösteremez. Kemal Tahir, Nermin üzerinden bizlere şunu söylüyor: Vefa bir bütündür ve parçalanamaz. İnsan sevmeyi ve sadakati önce annesinde öğrenir. Orada sınıfta kalan birinin, vatan gibi devasa bir emaneti omuzlaması mümkün değildir.
Sonuç olarak; Nermin Hanım sadece vatan sevgisi zayıf bir karakter değil, insanlık onurunun temel taşı olan “vefa” duygusunu yitirmiş bir zavallı. Annesini hasta yatağında bırakan, vatanını da işgalciye bırakır. Annesine merhamet etmeyen, halkına da merhamet etmez. Esir Şehrin İnsanları, bizlere Milli Mücadele’nin sadece topla tüfekle değil, aynı zamanda kalplerdeki o sarsılmaz vefa ve hamiyetle kazanıldığını anlatıyor. Çünkü anneye vefa göstermeyen bir vicdan, günü geldiğinde vatanın esaretini de sıradan bir manzara gibi seyreder.























