Analiz / İsmail S. Gülümser
Farklılıklara rağmen birlikte yaşama iradesini koruyan toplumlar ayakta kalabilir.
Türkiye’de yöneticilerin uygulamalarının diktatörlükleri aratmayacak ölçüde yaygın baskıya dönüştüğünü kimse görmek istemiyor. Oysa bu sürecin taşları adım adım döşenir, her gün farklı bir kesimin elindeki alınırken sıra kendilerine gelmediğine sevinenler yaşanan zulmü seyretmekle yetinir. Hatta kimileri yapılanlarda haklılık payı arayarak, demokratik değerlerin yok oluşuna destek bile verir.
Dikta rejimleri bir anda ortaya çıkmıyor
Hiçbir dikta rejimi tek hamlede kurulmaz. Önce demokrasiyi ayakta tutan kurumların içi boşaltılır. Görünüşte basit değişiklikler gibi sunulan aşamalı düzenlemelerle, belli kesimler görevden alınır, boşalan yerlere ise her emri dinlemeye hazır, yönetime göbekten bağlı sadık adamlar yerleştirilir. Kurumlar çalışıyor, gibi görünse de memurlar kanuna değil, talimata göre hareket eder.
Hitler diktatörlüğünü adalet bakanlığını ele geçirerek kurmaya başladı. Yargı sistemi tüm emirlerini uygulayacak birine teslim edilince mahkemeler muhalifler için giyotine dönüştü.
Rusya’da Stalin önce tasfiyede kullanacağı bir ismi görevin başına getirdi. Emirleri tereddüt etmeden uygulayan biri aracılığıyla yüzbinlerce insan tutuklandı, sürgüne gönderildi ve birçoğu idam edildi.
Günümüzde adından sıkça söz ettiren Venezuela yönetimi de yargıyı kendine göre düzenlemeyle işe başladı. Yüksek adalet birimlerine kendine bağlı isimlerle doldurdu ve muhalif liderleri tasfiye etti. Rusya’da Putin yargı mekanizmasını ele geçirip iş adamlarının üzerine gitti ve sermayeyi kendi kontrolüne alıp ülke yönetiminde tek belirleyici haline geldi. Macaristan’da Orban kendine bağlı yargı ve medyayla ülkeye çöktü.
İran’da halktan kopan Şahlık yönetimleri 1979’da yıkıldı. Humeyni ile başlayan rejim başlangıçta sempati toplasa da zamanla petrol gelirlerini ideoloji savaşlarında kullandı. Özellikle İslam coğrafyasında farklı örgütlerle iç karışıklığı körükledi. Giderek legalleşme çabasına giren ve dünyanın desteğini alan Filistin Kurtuluş Örgütü yerine Hamas gibi illegal yapıları destekleyip büyüttü. Aynı gün çok sayıda Yahudi vatandaşın kaçırılmasıyla sonuçlanan saldırılar, İsrail’e geniş çaplı askeri müdahale fırsatı sundu ve Filistin halkının davası ağır zarar gördü. Yazının hazırlandığı sırada ABD’nin İran dini lideri Hamaney’i öldürdüğüne dair haberler medyada yankılandı. Geçmiş hatalarından dolayı Ramazan’da yapılan üzücü saldırıya demokratik ülkelerden karşı çıkan olmadı. Kısa süre önce dünyaya düzen verme sevdasındaki bir rejim, topyekûn imha korkusuyla heyetini toplayamıyor ve yeni dini lider seçemiyor. Misilleme için yaptığı rastgele saldırılardaki sivil kayıplar, dini liderlerin terörle suçlanmasına zemin hazırlıyor.
Türkiye’de diktatörlüğü besleyen bir yapı kuruldu
Erdoğan yönetimi de hızla diktatörlük yolunda ilerliyor. Toplum bir çete lideri gibi davranan bu anlayışla ilk kez İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde tanıştı. Her kriz dönemi basamak olarak kullanıp iktidara giden taşlar döşendi. Siyasi geçmişi büyük boşluklarla dolu birisi tek başına ülkenin kaderini belirleyecek hale gelirken hemen herkes belli gerekçelerle yaşananları kabullendi.
1993’te Özal’ın vefatı Demirel’in Cumhurbaşkanı olmasıyla sağda toplumu birleştirecek çapta bir lider ortaya çıkmadı. Birlik ruhunun zayıflaması ülkeyi çalkantılı bir döneme sürükledi. Erdoğan, ideolojik beklentilerini karşılama vaadiyle kandırdığı partililerle birçok yasa dışı işe bulaştı. 1994’te seçim hileleri ve Erbakan’ın dişiyle tırnağıyla topladığı oy potansiyelinden faydalanıp kazandığı belediye başkanlığından sonra şahsi hedeflerine yöneldi. Binali Yıldırım gibi dürüstlüğü ile bilinenleri, ideal uğruna hırsızlığın gerekli olduğuna inandırdı ve her belediye ihalesinden alınan rüşvetlerle yaklaşık bir milyar dolarlık bir servet yığdı.
Biriktirdiği servetle kolayca parti kurup teşkilatlanan Erdoğan, önce marjinallikle suçladığı kendi parti başkanına bayrak açıp elindeki kadrolar ve oy potansiyelini çaldı. O gün güven vermeyen partilerin imkân darlığını beceriksizlik gibi gösterdi, büyük ölçekli aşağılayıcı reklam kampanyalarıyla seçim barajı altına itti.
Hırsızlıkla topladığı paraları kullanarak girdiği ilk seçimde tüm siyasi partilerin üstüne basarak yükseldi ve %34 oyla ülke yönetimine çöreklendi. Ondan sonra ülkede hiçbir şey eskisi gibi olmadı, birçok siyasi parti tarihin çöplüğüne gömülürken yerine kurulanların güven kazanması imkânsız hale geldi. Kritik zamanlarda kendine bağladığı kadrolarla yasa dışı işlerini yürüttü ve yeni adımların temelini attı.
Aşamalı düzenlemelerle devlet çarkı birinin emrine girdi
Medya ve devlet kadrolarındaki farklı işlemlerle birimler sırayla etkisine girdi. Anayasa ve yasalarda yapılan aşamalı düzenlemelerle yargıyı dönüştürme hamlesi başlattı. Demokratikleşme gibi sunulan HSYK değişiklikleriyle adalet sistemini tamamen kontrolüne aldı.
Önce kendilerine boyun eğmeyen HDP’lilere saldırıp Güneydoğu halkının iradesine ipotek koydu, seçilmiş vekiller, belediye başkanlarını tutuklayıp yetkisini gasp etti. Kürt düşmanlığı ile her taşkınlığa müsait elemanları kullandıktan sonra şimdilerde aynı gruba yaptığı zulmü temizleme görevi verdi.
Devlet içinde çöreklenmiş kirli kadroları kendileriyle anlaşmaya zorladı, onlar eliyle yüzbinlerce masum cemaat mensubunun hayatını kararttı. Kendi kurguları olduğu her gün daha net ortaya çıkan 15 Temmuz darbe senaryosu sonrası ülkede tek yetkili haline geldi istediği her kritik değişikliği yaptı.
OHAL döneminde, adalet ve güvenlik sistemi dahil 200 bin civarındaki önemli kadroyu tek celsede işten atıp yerlerine kendilerine bağlı partili ya da devşirme elemanlar atadı. Soylu gibi öne çıkma karşılığında her türlü yasa dışı işe hazır bir bakanla emniyet kadroları muhalifleri takip ve sindirme aracı haline geldi. Kaybedilen yerel yönetimler kayyum adı altında bir partili atanarak el değiştirdi.
Yargıçlar eliyle ülke tutsak alındı
Ülke her dönemde atılan yeni adımla hızla farklı bir rotaya doğru savruldu. Yasadışı işlerini yapmaya hazır olanlara görev verip devlette hızla kadrolaştı. Yeni gelenler yasaları değil ellerine tutuşturulanı uygulamak zorunda hissetti. Hak-hukuk unutuldu, siyasilerin emirleri yasanın önüne geçti. AYM kararını çiğneyen bir hâkimi bakan koltuğuna oturtma yeni bir aşamaya geçildiğinin göstergesi.
Adalet ve İçişleri Bakanı değişiklikleri görüntüye dönüşmüş demokratik kuralları tümüyle terk etmenin işaret fişeği gibi. Yıllardan beri her türlü illegal işi yürüten seyyar giyotin dedikleri birini bakanlık koltuğuna oturtarak yüzde 65’lik muhalif bloğa yöneldiler. Medyanın kontrollerinde olduğu bir ülkede, memurların yasadışı uygulamaları basında övgüyle anlatıldı. Yazarlar toplumu uyuşturma görevi üstlendi, gerçekler saklanırken yalanlar tek doğru gibi sunulup toplumsal direnç kırıldı.
Doğruları seslendirme şansına sahip yurt dışı yayınları susturmak ve etkisini kırmak için istihbarat birimleri yoğun çaba harcıyor. Önce yayın yasaklarıyla halkın gerçekleri öğrenmesi engelleniyor, paralı trollerle ve satılık kalemlerle itibarsızlaştırıp tesirlerini kıracak kampanya yürütülüyor. Medya araçları yolsuzluklarını meşrulaştırmak ve muhalifler hakkında sahte yolsuzluk haberleri üretmek üzere kullanılıyor. Kirli oyun ve yalanlarla tolumun beyni yıkanırken, muhalif kalemler kırılıyor.
Farklı gerekçelerle bir diğeriyle dayanışması engellenen insanlar, bölük pörçük devlet gücünü kullanan biriyle mücadele ederken her biri yutulacak lokma haline geldiğini unutuyor. Muhalif gördükleri masum bir gruba zulmü tepkisiz seyreden CHP’liler, aynı taktik kendilerine dönünce destek çağrısı karşılık bulmuyor.
Ülke belki diğer diktatörlerden biraz daha yavaş gibi görünen adımlarla fark ettirmeden yeni bir rejime doğru ilerliyor. Koç Grubu gibi büyük iş adamları ve İş bankası gibi köklü bankalara sıranın gelmiş olması endişeyle izleniyor. Ancak süreci yönetenler hedefe koyduğunu kirli gösterip yalnızlaştırarak tepkinin önüne geçiyor.
En köklü siyasi parti liderlerinin tutuklanıp seçimlerin anlamsız hale geleceği bir aşamaya doğru süreç evriliyor. CHP için kongre bahanesiyle kapatılma davası hazırda bekletiliyor. Muhaliflerinin son dayanağı gibi görünen bir parti kapatma davasıyla uğraşırken ülke sorunlarını unutursa halkın hiçbir tutunacak dalı kalmayacak. Diz çökmeye hazır sermeye işini dağıtıp siyaset emrine girecek. Anayasal engeller göz ardı edilip saltanatın devri de gerçekleşirse, dikta rejimi önündeki tüm bariyerler temizlenmiş olacak. Kâğıt üzerinde kalmış demokrasiyi buruşturup atanlar, kendi rejimlerini kuracak.
Halbuki bağımsız yargı, özgür medya ve hesap verebilir yönetim anlayışıyla kurumlar güçlendirilir, adalet duygusu yeniden onarılırsa muhalefet dahil herkes kendini güvende hisseder ve ülke yükselişe geçer. Tek kişinin iki dudağı arasına sıkışmış toplumlar ise uçuruma sürüklenir.
Çözüm; farklı düşünenlerin birbirini tehdit değil, demokratik sistemin parçası olarak görmesinden geçer.
*Nedim Hazar’ın tr724 teki yazılarından faydalanıldı.
İsmail S. Gülümser
























