Necip Meriç
Yunan mitolojisinde bir ceza olarak sunulur bu sahne: Atlas, “tanrıların” gazabına uğrar ve omuzlarına dünyayı yüklenir. Sonsuza dek taşıyacaktır onu. Kaçış yok, inme yok, bırakma yok. Tablo insanı ürpertiyor haliyle. Sonsuza dek dünyayı omuzlarında taşımak… İlk versiyonunda gök kubbeyi taşımak olarak tasvir ediliyor bu sahne ama Rönesans’tan itibaren dünya yerleşmiş Atlas’ın omuzlarına. Mitoloji bu, rasyonalite aranmaz. Peki, tasviri rasyonel olmasa da kendimizi bazen Atlas yerine koyduğumuz olmuyor mu?
İçimize dönüp bakalım, çevremize bakalım. Herkes bir şeyler taşıyor. Kimi ülkenin gidişatını, kimi dünyanın adaletsizliklerini, kimi komşusunun derdini, kimi henüz doğmamış nesillerin geleceğini. Bu dertlerin tamamı gerçek, hepsi ağır. Ama şunu sormak lazım: Bu yükler sizin omuzlarınızda yükselmek için mi var? Sizin enerjiniz, dikkatiniz ve zamanınız, üzerinde hiçbir etkinizin olmadığı meselelerde tükenerek ne üretiyor? Cevap çoğunlukla aynı: Yorgunluk. Öfke. Ve sonunda, gerçekten değiştirebileceğiniz şeyleri bile değiştirme gücünden yoksun bir bitkinlik.
İşte tam bu noktada Stephen Covey’in çizdiği iki daire akla geliyor. Birincisi İlgi Alanı; içinde her şeyin bulunduğu o geniş, kalabalık, gürültülü daire. İklim krizi, savaşlar, ekonominin seyri, komşunun tutumu, patronun anlayışsızlığı, sosyal medyadaki tartışmalar… Bunların hepsi İlgi Alanı’nın içinde. Hepsine üzülürsünüz, hepsi sizi yorar, hepsi için enerji harcarsınız. Ama dikkat: Bu dairenin içindeki şeylerin büyük çoğunluğu üzerinde sizin hiçbir etkiniz yoktur. Televizyona bağırmak gibidir; ses çıkar ama ekran değişmez.
İkinci daire ise Etki Alanı’dır. Çok daha küçük, çok daha sessiz ama asıl gücün orada yattığı yer. Kendi tutumunuz, aldığınız kararlar, kurduğunuz ilişkiler, ürettiğiniz işler, söylediğiniz sözler, uzattığınız el. Covey’e göre gerçekten proaktif insanlar enerjilerini bu ikinci daireye akıtırlar. Ve ilginç olan şu: Etki Alanı’na ne kadar odaklanırsanız, o daire yavaş yavaş büyür. Dışa doğru genişler, zamanla İlgi Alanı’nın bazı noktalarına ulaşırsınız. Ama bunun tek yolu, önce kendi alanınızda derinleşmekten geçer.

Peki biz ne yapıyoruz? Çoğu zaman tam tersini. İlgi Alanı’nın en uzak köşelerinde dolaşıyor, orada enerji harcıyor, orada öfkelenip orada üzülüyor, sonra da Etki Alanı’mıza döndüğümüzde yorgun, kırılgan ve motivasyonsuz buluyoruz kendimizi. Kendi hayatımızı şekillendirecek kararları, enerjimizi başkasının hayatına ya da değiştiremeyeceğimiz koşullara harcadıktan sonra almaya çalışıyoruz. Boş depoya rağmen uzun yola çıkmak gibi bir şey bu.
Orhan Kemal’in Bekçi Murtaza‘sı, edebiyatımızın bu yanılgıyı en iyi anlatan karakterlerinden biri. Murtaza, kendisini devletin, ahlakın, düzenin tek bekçisi sanır. İlgi alanını zorla genişletmiş; mahalleyi, aileyi, hatta kendi çocuklarını “doğru kalıba” sokmak için bir ömür harcar. Ama ne mahalleliyi hizaya sokabilir ne de ailesini koruyabilir. Etki alanını doğru tanıyamamış, kontrol edemediği gerçekliklerin altında kalarak parçalanmıştır. Trajik olan şu ki Murtaza iyi niyetlidir. Ama iyi niyet, taşıma kapasitesini artırmaz.
Peki ne yapmalı? Duyarsız mı olmalı insan? Hayır. Dünyanın acısına sırt çevirmek değil bu. Aksine, duyarlılığını etkili kılabileceği sınırları tanımak. Geniş bir ilgi alanına sahip olmak güzel, hatta insani bir zorunluluk. Dünyadaki haksızlıklara karşı kör ve sağır olmamalıyız. Ama o geniş ilgi alanının içinde eridikçe, kendi küçük ama gerçek etki dairemizi yitiriyoruz. Uzak coğrafyalardaki haksızlıklarla gözümüzü, kulağımızı, aklımızı, kalbimizi doldurup yanı başımızdaki mazlumları göremez hale geliyoruz.
Oysaki kapısının önünü süpürebilen, bunu sürekli ve inatla yapabilen biri, dünyanın tüm çöplerini tek başına toplamaya çalışıp tükenen birinden çok daha fazla şey üretir. Gerçek hamiyetperverlik, güçten doğar. Tükenmişlikten değil.
Soralım kendimize: Bugün harcadığımız enerjinin ne kadarı kendi etki alanımızdaydı? Hangi kaygılarımız, hangi öfkelerimiz ve hangi hayal kırıklıklarımız aslında tamamen ilgi alanına aitti, yani üzerinde hiçbir şey yapamayacağınız meselelere? Bu soruyu dürüstçe yanıtlamak, çoğu zaman hem rahatsız edici hem de özgürleştiricidir. Çünkü kontrol edemeyeceğiniz şeyleri bırakmak bir kayıp değil, asıl enerjinizi bulduğunuz andır.
Atlas değiliz hiçbirimiz, evet. Kaçış değil bu, aslında gerçek bir uyanış. Kendi kapasitemizle barışık olmak, sınırlarımızı tanımak, enerjimizi değiştiremeyeceğimiz şeylerin yasını tutmak için değil, değiştirebileceklerimizi inşa etmek için harcamak; işte bu, hem kendimize hem de dünyaya vereceğimiz en dürüst armağan. Etki alanımızı sağlam bir karakterle, bilinçli eylemlerle ve sabırla genişlettiğimizde, dünyayı omzumuzda taşımaktan kurtulup Sahibi’ne (cc) bırakmış oluruz. İşte gerçek özgürlük bu.
Hz. İbrahim’in (as) milletinden olmanın gereği, çok güçlü bir hamiyet duygusu ile donanmış olmalı insan. Ancak enerjisini en verimli şekilde kullanmayı da bilmeli. Hamiyetperver olmanın gereği bu. En dar daireden başlayıp merhale merhale etki alanını genişletmeli. Problemleri çözmeye kendi kalbinden, hanesinden, sokağından başlamalı; komşusu aç yatarken, yanı başındaki yetimler soğukta titrerken, annesinin dışladığı maymun Punch’ın horlanmışlığının konforuna sığınmamalı.
Aynaya baktığımızda Bekçi Murtaza’yı görmek istemeyiz zannederim.
























