Mehmet Karaman / Analiz
Tarih, sadece olayların üst üste yığılması değil; toplulukları ayakta tutan o görünmez bağın, yani “asabiye” kavramının biyolojik saatidir. 14. yüzyılın büyük düşünürü İbn-i Haldun, Mukaddime’de devletlerin ve hakim zümrelerin ömrünü beş aşamalı bir döngüye ayırırken, aslında bugünün Türkiye’sini tarif ediyordu: Doğuş, mutlakiyet, refah, muhafazakârlık ve israf ile gelen mutlak ölüm.
Bugün 2026 Türkiye’sine baktığımızda gördüğümüz şey, sadece bir yönetim krizi değil; bir yüzyıl içinde iki farklı asabiyenin sırayla “ölüm döşeğine” yatış hikayesidir.
Kemalist Türkiye’nin Yüz Yıllık Ömrü
1919, İbn-i Haldun’un “Bedevi” aşamasına tekabül eder. Dağılmış bir imparatorluğun enkazı üzerinde, lüksü olmayan, ortak bir beka ülküsüne (asabiye) kenetlenmiş bir grubun şahlanışıdır. Bu sert ve fedakâr asabiye, 1923’te devleti kurdu. Ancak Haldun’un algoritması şaşmaz; bir yapı ne kadar güçlü kurulursa kurulsun, “yerleşik hayata” geçtiği andan itibaren yaşlanmaya başlar.
- Zafer (1923-1938): Kuruluş enerjisiyle devlet inşa edildi.
- Mutlakiyet (1938-1950): Güç merkezileşti, asabiye tamamen “devletleşti”.
- Refah ve Şehirleşme (1950-1980): Kadrolar “Hadari” (yerleşik) hayata geçti. Konfor arttıkça, o ilk baştaki sert asabiye gevşemeye başladı.
- Muhafazakârlık (1990’lar): Kemalist kol artık yeni bir şey söyleyemiyor, sadece statükoyu korumaya çalışıyordu.
Ve nihayet 5. Evre: İsraf ve Çöküş. 2016 yılına gelindiğinde, 1919 asabiyesi artık “vadesini” doldurmuştu. İçeriden çürümüş, toplumsal bağını yitirmiş bu yapı, 15 Temmuz ile birlikte tarihsel bir “format” yedi. Kemalist Türkiye, Haldunyen anlamda 2016’da “öldü” ve mülkü yeni bir asabiyeye devretti.
Siyasal İslam’ın Evrimi ve Asabiye Kayması
Ancak 2016’da koltuğu devralan güç, o sabah aniden doğmuş taze bir güç değildi. Aksine, kökleri 1920’lere kadar uzanan, Mehmet Akiflerin çileli İslamcılığından süzülüp gelen, ancak yolda “rant” ile enfekte olmuş hibrit bir asabiye söz konusuydu. Bu grubun evrimini Haldun’un şablonuna oturttuğumuzda, aslında çürümenin zaferden çok önce başladığını görüyoruz:
- Saf Nüve (1920-1960): Devletten dışlanmış, tarikat ve cemaat ağlarında birbirine kenetlenmiş “saf asabiye” dönemi. Lüks yok, sadece “bir gün gelecek” olan o büyük ideal var.
- İlk Temas ve MNP (1970’ler): Milli Nizam ve Milli Selamet Partisi ile bu asabiye şehrin kapılarına dayandı. Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleriyle birlikte, “devletin imkânı” ve “kadrolaşma” iştahıyla ilk temas kuruldu. İbn-i Haldun’un uyarısı tam burada başlar: “Mülke dokunan asabiye bozulur.”
Siyasal İslamcı asabiyenin “Hadari” (yerleşik) dünyaya tam anlamıyla entegre olduğu ve yozlaşma virüsünü aldığı esas durak 90’lardır. 1994 yerel seçimleri, bu asabiyenin “rant dağıtma” gücüyle tanıştığı devasa bir laboratuvardır. Belediyeler üzerinden kurulan ekonomik ağlar, inanç temelli asabiyeyi hızla “çıkar temelli asabiyeye” dönüştürmeye başladı. 1995 genel seçimlerinde birinci parti olarak çıkılması ise, bu grubun artık devletin en büyük ganimeti olan “merkezi bütçeye” göz diktiği andır.
Haldun’un teorisinde mülke sahip olma süreci normalde devlet kurulunca başlar; ancak Türkiye’deki bu kol, devleti ele geçirmeden çok önce, yerel yönetimler ve MC hükümetleri üzerinden “yağma provası” yapmaya başlamıştı.
2002-2016: Göğüs Göğüse Savaş ve Yağmaya Geçiş
2002 ile başlayan AK Parti dönemi, Haldunyen anlamda “eski rejimle” (Kemalist asabiye) yapılan nihai bir hesaplaşmaydı. On dört yıl süren bu göğüs göğüse mücadele sırasında, “Tayyipçi Türkiye” çizgisi, rakibini tasfiye ederken kendi asabiyesini de hızla dünyevileştirdi.
2016’da eski rejimin “ölüm fermanı” imzalandığında, galip gelen taraf artık Akiflerin o derviş ruhlu İslamcılığı değildi. O artık, 70’lerin kadrolaşma iştahını, 90’ların rant tecrübesini ve 2000’lerin “mutlak güç” tutkusunu birleştirmiş bir yapıydı. İbn-i Haldun’un 5. evresindeki “israf ve devlet gelirlerinin şahsi mülk gibi harcanması” belirtisi, daha “zafer” anında (2016) bu grubun genetiğine işlemişti.
“Ölüm” Alametleri ve Final Perdesi
Bugün 2026 Türkiye’sindeyiz ve İbn-i Haldun’un “devletin ölümü” olarak tanımladığı 5. evrenin tüm alametleri, Tayyipçi Türkiye’nin üzerinde bir kefen gibi duruyor. Haldun’un “ölüm raporu”ndaki maddeleri bugüne tatbik edelim:
1. Asabiyenin Buharlaşması: Bugün iktidar bloğunu bir arada tutan şey ortak bir ideal mi, yoksa “yağmadan alınan pay” mı? Haldun der ki: “Menfaat için toplananlar, rüzgâr döndüğünde dağılırlar.” 2026 itibariyle, tabandaki o eski “dava” ruhunun yerini, ihalelere ve koltuklara endeksli bir “çıkar asabiyesi” almıştır. Bu, grubun ruhsal ölümüdür.
2. Vergi ve İsraf Paradoksu: 2026’da devlet, kendi lüksünü ve sadık kitlesini beslemek için halkın iliğini sömürür hale gelmiştir. Haldun’un meşhur teşhisiyle; “Vergi hadleri haddi aşınca, üretim durur; üretim durunca devlet çöker.” Bugün Türkiye’de mülkiyet güvenliğinin kalmaması, hukukun keyfiliği ve “rezerv alan” gibi uygulamalarla mülke çökülmesi, medeniyetin ve devletin ekonomik kalbinin durduğunun kanıtıdır.
3. Üçüncü Neslin Çürümesi: 1920’lerde çileyi çeken dedelerin, 70-95 arası kavgayı veren babaların ardından; bugün 2026’da mirası yiyen “üçüncü nesil” sahnededir. Haldun’un dediği gibi; bu nesil ne devletin nasıl kurulduğunu bilir ne de o çileyi tanır. Onların lüks ve gösteriş merakı, asabiyenin son kırıntısını da yok etmektedir.
Kaçınılmaz Olanın Eşiğinde
İbn-i Haldun’un algoritması yanılmaz: Hiçbir asabiye, adaleti yitirip israfa gömüldükten sonra ayakta kalamaz. 1919’da başlayan döngü 2016’da bitmişti; ancak 2016’da dizginleri alan ve kökleri 1920’lere uzanan o “hibrit yozlaşmış” asabiye, kendi 5. evresini (ölüm aşamasını) rekor bir hızla tüketti.
2026 Türkiye’si, Haldunyen anlamda bir “zombi yapı” görüntüsündedir. Bünye canlı gibi görünse de ruh (asabiye) ölmüştür. Tarih bize şunu fısıldıyor: Bu kadar ağır bir adaletsizlik, israf ve mülksüzleştirme üzerine kurulu bir yapı, döngüyü başa saramaz.
Peki, bu muazzam enkazın altından taze bir asabiye ile yeni bir ruh mu doğacak, yoksa İbn-i Haldun’un “üç nesil” kuralı gereği bu topraklar, asabiyesi bitmiş toplumların kaderi olan uzun ve karanlık bir fetret devrine mi sürüklenecek?























