Ece Temelkuran: Yükselen sağ dalganın en etkili aracı utanmazlık

Yeni kitabı “Bu da Geçer”i okuyucuyla buluşturan gazeteci ve yazar Ece Temelkuran, dünyada yükselen sağ dalganın en etkili politik araçlarından birinin utanmazlık olduğunu söyledi.

BirGün'den Oğuzcan Ünlü, Türkiye ve dünyada yaşanan politik gelişmeleri yıllardır yakından takip eden Ece Temelkuran’la “Bu da Geçer” kitabı ve güncel gelişmeler üzerine konuştu.

Kitabınız okura yazılmış bir mektupla başlıyor. Neden öncelikle okura seslenmek istediniz?


Benim gibi birçok yazarın ve gazetecinin okurla ilişki kurma yolları zor kullanarak tıkandı, biliyorsunuz. Bu, yıllar içinde kademeli olarak, önce en muhalif yazarlardan başlayarak, sonra daha ana akım diyebileceğimiz yazarları ve gazetecileri de içine alarak, Türkçe yazının birbirini besleyen okur-yazar bağlantıları ortadan kaldırıldı. Ben okurumu özledim, okurdan da beni özleyen vardır diye ümit ederek, özel bir bağlantı kurmak istedim. Artık Türkçe benim için onlarla kurduğum bağ. Geri kalanı hakikaten anlamsız ve bayağılıklarla dolu bir gürültü.

Bu da Geçer’in bir bölümünde, “Her utanç değil, vicdanın utanması bizi iyi insan yapan şey” diyorsunuz. Vicdanın utanması neden önemlidir?

Bu, sadece Türkiye için değil, bütün dünya için kurulmuş bir cümle. Bugünün siyasi ve ahlaki kriziyle ilgili. Biliyorsunuz, dünyada yükselen sağ dalganın en etkili politik araçlarından biri utanmazlık. İnsan onuruna yara verecek kararlar ve eylemler yeni sağın neredeyse gururla sahiplenip yükselttiği bir tutum. İnsanlara, siyasi kürsülerden yiyecek ya da satranç tahtası atmak ya da Trump’un yaptığı gibi Katrina Kasırgası’ndan sonra insanlara uzaktan kâğıt havlu atmak... Bunlar utanç verici şeyler çünkü insana yakışan ahlakın büsbütün ortadan kalktığı anlar bunlar. Utanç ve utanmazlık deyince insanların aklına genel olarak mahremle ilgili meseleler gelir ama ben ahlaki ve vicdani utanç diyerek bunu anlatmak istedim. Ve bunun kaybı bugün dünyada sağ dalganın iktidarı ele geçirdiği ülkelerde herkesin başka cümlelerle sıkıntısını ifade ettiği bir gerçek.

SADECE ÜLKENİZ HAKKINDA KONUŞMANIZ BEKLENİYOR

Yine kitabınızın bir bölümünde, “Batı’daki aydın çevrelerinin ve medyanın yazı yazan Ortadoğulu kadına dair bir romantizmi var” derken neyi kast ediyorsunuz? Bu durum üzerine yaşadığınız kişisel tecrübeleriniz var mı?

Komik ve trajik bir durum bu. Türkiye gibi bir ülkeden gelip de dünya sahnesinde bir söz söylemeye kalktığınızda, en bilinçli kesimlerde bile müstehcen diyebileceğimi bir beklenti oluşuyor. Sizden “Canımı barbarların elinden zor kurtardım da kendimi medeniyetin kollarına attım” gibi bir mızıldanma bekliyorlar. Aynı zamanda sadece kendi ülkenizden söz etmeniz bekleniyor. Vaktiyle Yönetmen Metin Erksan durumu “Türkiye’den film değil, kilim istiyorlar” diyerek mükemmel anlatmıştı. Bu, hala geçerli. Çünkü dünya ile ilgili söz söyleme ayrıcalığı hala Batılı Beyaz Adam’a ait. Orient’ten gelen bir kadının girmesine kolayca izin verilen bir alan değil. Tabii ki How To Lose A Country (Bir Ülke Nasıl Kaybedilir) kitabının çeşitli dillerde yayınlanmasından sonra yaşadığım kişisel tecrübeler sebebiyle söylüyorum bunu. Kitap yükselen yeni, küresel sağın bütün dünyada aynı şekilde çalışan mantığını anlattığı ve sadece Türkiye’ye odaklanmadığı için başlangıçta böyle bir tavırla karşılaştığım için söylüyorum.

Kitabınızda yer alan, “Sıradanlığın Kötülüğü Karşısında Onurun Neşesi” adlı uzun yazınızda Arendt’in kullandığı pek çok kavramla birlikte Spartaküs’ü anladığınızdan bahsediyorsunuz. Mücadeleyi, onuru ve neşeyi açar mısınız?

Onurun neşesi kavramı geçtiğimiz yıl üzerine düşünüp yazdığım bir kavram. “İnsan neden direnir?” sorusunun varoluşumuzun özünde bir cevabı var mı meselesini düşündüm. Yakında çıkacak Together: 10 Choicesfor a BetterNow (Hep beraber: Daha iyi bir şimdi için on seçenek) kitabında uzun bir bölüm oldu bu. O bölümü yazarken sorum şuydu, ‘Direnmek neden öfke ve acı ile beraber düşünülüyor?’ Gezi’de her birimizin yaşadığı o ‘tamamlanma’ ve ‘bir olma’ duygusu neden politik tarihe kendi ağırlığınca geçmiyor. Direnmenin ve insanlık onurunu korumanın bu varoluşsal neşesi ve bu neşenin hikâyesi, o neşeyi yaşayan kuşakla birlikte yok olup gidiyor ve tarih yazılırken kayıtlara tam geçemiyor. Ve biz hikâyeyi şöyle hatırlıyoruz: Siyah Adam, esarete karşı ayaklandı. Sadece bu değil ki. Siyah Adam, onurunu koruduğunda yaşadığı neşenin tadını başka hiçbir hayatta bulamayacağı için de ayaklandı. İnsanlık onuru için başkaldıran insan çok büyük bir olasılıkla kurban olacağını bilir ama buna rağmen yapar bunu. Neden? Çünkü onurun neşesi en büyük korkudan daha kudretlidir.

BİZİM BİZDEN BAŞKA ÇAREMİZ YOK

Bu da Geçer’de ve diğer çalışmalarınızda liberal temsili demokrasinin güncel krizinden söz ediyorsunuz. Sağ popülizm altında kendini gösteren bir faşizm söz konusu. Öte yandan dünyanın pek çok yerinde farklı direniş pratikleri de kendini gösteriyor. Sizce toplumlar bu düzen krizinden nasıl çıkılabilir?

Bunun yepyeni, mucizevi bir iksiri yok. İnsanlık tarihi boyunca nasıl olduysa yine öyle: Örgütlenerek ve direnerek. Fakat faşizm çok belalı bir maraz. Faşizm, temel politik sözleşmeyi ortadan kaldırmaya yönelik bir saldırı. Bütün siyaset mekanizmanın (moda deyişle) ontolojisini dağıtıyor. Tarihte hiçbir surette kendi kendine sönmemiş bir cehennem ateşi. Bugünün en önemli sorunu, 2. Dünya Savaşı döneminde olduğu gibi moral üstünlük kullanarak faşizm karşıtı güçleri örgütleyecek uluslarüstü veya uluslararası bir mekanizma yok. Dünyanın en gelişmiş demokrasiler olarak öyle ya da böyle kabul ettiği ülkeler de aynı sağ dalganın etkisinde. Yani döneceğimiz bir ‘bir üst merci’ kalmadı. O yüzden uluslararası halklar dayanışması üzerine konuşup duruyorum zaten. Daha amiyane tabiriyle, “Bizim bizden başka çaremiz yok artık.”

Geçtiğimiz yıl kurulan İlerici Enternasyonal’in Türkiye üzerinden katılımcılarından birisiniz. Daha önce de çeşitli uluslararası işbirliklerini takip etmiştiniz. İlerici Enternasyonal’deki güncel tartışmalardan biraz bahsetmek ister misiniz?

Son dönemde Latin Amerika ülkelerindeki seçimler ve Jullian Assange ile ilgili gündem maddelerine odaklanıldı İlerici Enternasyonal’de. Ama sanırım bundan sonra gündemini giderek dünyayı daha iyi kapsayacak şekilde genişletecek. Danışma Kurulu üyesi olarak Türkiye’den HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü ve ben varız. Fakat bu oluşum hem yeni hem de henüz gücü son derece kısıtlı. Bünyesine işçi-emekçi örgütlenmelerini katmaya devam ediyor şimdilik. Ve bugünkü en önemli konu bu bünyeyi olabildiğince genişletmek.

GERİ ADIM ATMAYIN

Bugünlerde Boğaziçi öğrencileri okullarına dönük ve aynı zamanda ülkenin pek çok yerindegörülen antidemokratik uygulamalara karşı direnişe geçtiler. Siz Boğaziçililere neler söylemek istersiniz?

Bravo! Helal olsun! Yanınızdayız. Tek bir geri atmayın ne olur... gibi şeyler söylemek isterim. Bugüne kadar tek bir akademisyenin bile rektör yardımcılığı görevini kabul etmemesini hayranlıkla takip ediyorum. Eğer diğer kurumlar da kendi onurunu böyle koruyabilseydi bugün böyle bir Türkiye’de yaşamıyor olurduk.
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER KÜLTÜR & SANAT HABERLERİ