"Zor zamanlarda yanınıza kim niye gelir?"

"Bizim ehlimiz dayanma günlerinde omuz omuza hüzünlendiğimiz 'kardeşlerimiz'dir. Sevinci de hüznü de başkaları için olan gerçek yiğitlerdir."


Balıkçı Kral filminde çok etkileyici bir sahne vardır: Moral trafik ışıkları…

İşsiz radyocu Jack Lucas (Jeff Bridges) İstasyonda evsiz, savaş gazisi bir dilencinin yanında beklerken adamın biri gelir ve dilenciye yüzüne bile bakmadan bozukluk atar. Jack bozukluğu yerden alıp eski askere geri verirken aralarından şöyle bir konuşma geçer:


… herif sana bakmadı bile
Zaten bakmak zorunda kalmamak için para ödüyor. Ona bak… Haftanın yedi günü günde sekiz saat çalışıyor. Sonunda kendini sıkı bir mengenede hissettiğinde durumu sorgulamaya başlayacak. Bir hafta sonra istifa etmeyi düşünürken patronu onu çağıracak: ‘Hey, neden gelip bana biraz yalakalık yapmıyorsun.’ Sırf patronun yüzündeki ifadeyi görmek için ‘Cehennem git!” demek ya da makası koluna saplamak isteyecek. Ama sonra beni düşünecek ve ‘Hey bir dakika!’ diyecek.’ İki kolum, iki bacağım var ve en azından yaşamak için o dilenci gibi yalvarmıyorum.’ Sonra makası geri koyacak ve kendisine ne denirse onu yapacak.

Görüyor musun, ben bir tür moral trafik ışığıyım senin gibiler için. “Hey kırmızı ışık, sakın yerinizden ayrılmayın yoksa benim gibi olursunuz.” der gibiyim.
Hayat bazen bizi başkaları için moral trafik ışığı yapar. İşte o zaman yanımıza kimin niçin geldiği çok önemlidir. Yarınlarda yeniden hata yapmamak için…

MORAL TRAFİK IŞIĞI YA DA ZOR ZAMANDA KİM NİYE GELİR?

Hayat o klasik benzetmeyle inişli çıkışlı bir yoldur. İyi ve kötüyü tayin etmek bizim boyumuzu aştığından farklı şekilde söyleyelim: Kolay günler de var zor günler de… Kimin de biri çoktur kimin de diğeri kimi her ikisinden de tadar nasibi kadar.

Kolay günlerde yanımızda olanların niçin bizimle olduğundan emin olabilmek için zor günlere ihtiyacımız vardır. Zor günler bir gelmeyegörsün, Shakespeare’in dediği gibi “Felaket dost sayısını sıfıra indirir.” Hakikat bir tokat gibi yüzümüze çarpar ve “insan” denen mahlûkla yüzleşiriz. Bazen büsbütün yalınız kalırız bazen bir avuç insan ancak kalır etrafımızda.

En iyisi mümkün olduğunca az insanla temas etmektir böyle zamanlarda. Bir elin parmakları kadar hakiki dostu olan zengin adam sayılır böyle devirlerde. Yetmez mi? Çok bile…

Asıl sınavıysa “bir cehennemin içinden geçerken” ya da “içinizden bir cehennem geçerken” yaşarsınız. İnsanlar birçok sebepten gelir böyle zamanlarda. Diyelim ki tımarhaneye dönmüş bir ülkede bir sabah kapınız çalındı alınıp götürüldünüz. Siz yokken ailenizi görmeye gelenler olur. Ya da tayin edilen süre kadar kalıp çıktıktan sonra sizi görmeye gelirler. Hadi bir bakalım kim niye gelir?

“ACABA NASIL YIKILDI”CILAR

Bunlar sinsidir. Sizi teselli ederler harcıâlem beylik laflarla. En çok yaptıkları “Kader işte!” demektir. Ama ne kaderin gerçekte ne olduğunu bilirler ne özgür irade ve mükellefiyet kavramlarından haberleri vardır. Zaten sizi teselli etmeye falan da gelmemişlerdir. Ruhlarındaki sahtelik gözlerinden fışkırır, dikkatli bakınca mutlaka görürsünüz.

Bunlar “oh olsun”culardır bir bakıma. Aslında nasıl yıkıldığınızı görmeye gelmişlerdir. İsterler ki dağılmış, kendinizden geçmiş hatta mümkünse aklınızı yitirmiş olun. Aç biilaç kaldığınızı bilseler “beter olsunlar” diyecek tıynettedirler. Hiç arkadaşınız ya da yakınınız değildiler hiç de olmayacaklardır.

Onları çıldırtan ise sizi hüzünlü ama dimdik ayakta görmek olacaktır. Akıl erdiremezler onca darbeden sonra ruhunuzun ayakta olmasına. Akıl erdiremezler hayatınız öncekinin bütünüyle tersine dönmesine rağmen sizin hâlâ dosdoğru durmanıza. Akıl erdiremezler inancınıza, mücadelenize, davanıza hâlâ sadık olmanıza.

Onların hiç omurgası olmamıştır çünkü. Hadiselerin rüzgârına kapılmadan eğilip bükülmeden durmak nedir hiç bilmemişlerdir. Kötüdürler, haklı çıkmak için yapamayacakları şey yoktur. Haklı olmakla ise zaten hiç ilgilenmemişledir. Tükürüp geçmek lazım suratlarına ama onu da siz yap(a)mazsınız. En iyisi “la havle”…

“BANA OLMADI ONA OLDUCU”LAR

Bunlar zavallıdır, korkaktır. Bir şeylerin karşısında duracak çapları da cesaretleri de hiçbir zaman olmamıştır. Aslında iyi bilmektedirler durdukları yerin, yaptıkları işin yanlışlığını. Onlarda eksik olan cesaret ve onurdur. Sanki Allah onları dünyaya gönderirken –haşa- “Gidin ama dikkatli olun sakın başınıza bir şey gelmesin. Aman sıkıntı çekmeyin, aç kalmayın, hapse düşmeyin. İtilip kakılmayın, dışlanmayın. Gerekirse şerefinizden, insanlığınızdan vazgeçin gerekirse mazluma bir tekme de siz vurun ama sakın başınıza bir şey gelmesin.” demiş gibi her türlü zillete katlanırlar.

Bu yüzden sizi görmeye aslında “Bana olmadı onlara oldu. Tamam, ben insanlıktan çıktım, zulme destek oldum ama en azından onlar gibi işsiz güçsüz ekmeksiz kalmadım, yok yere hapse girmedim.” demek için gelmişlerdir. “Balıkçı Kral” filminin o harika sahnesinde dendiği gibi siz bir tür moral trafik ışığısınızdır onlar için. Zaten zalimin maksadı da budur. Kitleye mesaj verir sizinle: Kabul etmesen de itaat et, yoksa onlar gibi mi olmak istiyorsun?

Bu ikinci gruba acıyın içinizden gelirse. Aynaya bakarken bile müraidirler. Hakikat er geç ortaya çıktığında -ki her zaman çıkar, adetullahtır- evlatları bile onlardan utanacaktır. Uğruna her şeye sırt çevirdikleri makamları ve malları ise onları daha bu dünyadayken terk edecektir.



“VE ASIL KARDEŞLERİNİZ”

Onlar “eşref-i mahkulat” sıfatının mücessem halidir. Kapınızdan içeri gönlü kırık ve mahzun olarak girerler. Ellerinden bir şey gelmediği için sanki başınıza gelen kötülük onların suçuymuş gibi acı çekerler. Sizi teselli etmek için bir şey yapacak bir şey bulamadıklarında sizinle birlikte samimane ağlarlar. Dualarında kendilerinden, eşlerinden, evlatlarından, ana babalarından önce size yer verirler.

Akşamın bir vakti kapınızı çalar karınca kararınca aldıkları kumanyayı kapıdan içeri bırakıp utanılacak bir şey yapmış gibi hemen giderler. Mümkün olsa sizin bile haberiniz olmadan yapmak isterler iyiliklerini. Aslında iyilik olarak görmezler bunu hatta görev bile değildir bu onlar için, sadece kardeşlik.

Cezaevine girersiniz geride bıraktıklarınızın eli ayağı olurlar. Evinizin kapısı sizin olduğunuz zamanlardakinden daha fazla çalınır. Eşinize çocuğunuza bir şeyin yokluğunu hissettirmemek için çırpınırlar. Güçlerini aşan bir şey olduğunda bir kenara çekilir Rablerine sığınıp sessizce ağlarlar.

Cezaevinden mezuniyet vakti gelip de tahliye olduklarında buna sevinmek akıllarına bile gelmez. “Ya kardeşlerim!” derler, “Kardeşlerim ne olacak?” Utana sıkıla çıkarlar koğuşun kapısından, gözyaşlarını zor zapt ederler. Ağlamazlar çünkü geride kalan arkadaşları onları alkışlarla ve en hakiki bir sevinçle yolcu etmektedir, bu sevince gölge düşürmek istemezler.

Dışarı çıkarlar ama Medrese-i Yusufiye’yi asla unutmazlar. İki laftan birinde mutlaka oradan bahsederler. Arkadaşlarının isimlerini unutmaktan ödleri kopar. Bu yüzden durup durup tekrarlar içlerinden bir vird gibi. Çocuklarını severken, eşlerinin elini tutarken, aileleriyle sofrada otururken birden bir hüzün gelip çöküverir içlerine. “Kardeşlerim Allah’ın kardeşlerim!” diye feryat eder içleri. Duymasını bilene nihan değil. Koğuş kardeşinin dolap kapağına yapıştırdığı aile fotoğrafını okşayışı gelmiştir o anda gözünün önüne. Açık görüşlerdeki veda sahneleri gelmiştir aklına ki bundan daha ciğer yakan bir hadise yoktur yeryüzünde.

Onları sevin. Ne kadar sevmek mümkünse o kadar sevin. Allah’ım daha çok sevdir diye dua edin. Sesli sessiz çığlıklarımızı duyanlardır onlar, şarkıda dendiği gibi: “Kardeşin duymaz eloğlu duyar.” Haşa, onlar eloğlu değil en has kardeştir. Evladına sırt çeviren anne babaların, çağın Kabil’lerinin yanında onlar bir “kardeşlik destanı” yazmaktadır. Diğerleri zaten hiç sizden olmamıştır. Ne demişti Rabbi Hz. Nuh’a : “O senin ehlinden değildir…”

Bizim ehlimiz dayanma günlerinde omuz omuza hüzünlendiğimiz “kardeşlerimiz”dir. Sevinci de hüznü de başkaları için olan gerçek yiğitlerdir.

Allah’ım kardeşlerimizi her türlü musibete karşı muhafaza et. Ve Allah’ım mahşerde bizi bu kardeşlik ikrarı ile haşret!


Yazan: Konuk Yazar
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ