"Ya Türkiye çoktan İran olmuş ise!"

"Nedense Erdoğan’ın bildiğini Türkiye kamuoyu bilmiyor. İranlı bir generalin 15 Temmuz darbesinde nasıl bir rol üstlendiği nedense kimse soramıyor; sorsa bile cevap alınamıyor."

Tr724 yazarlarından Gazeteci Ekrem Dumanlı'nın analizi şöyle;

Diyanet İran’la bir anlaşma imzalıyor. 18 maddelik anlaşma gereğince dini kitaplar tercüme edilecek, İlahiyat Fakültelerinde İranlı uzmanlar fıkıh dersi verecekmiş. Son yıllarda dini kitapların cayır cayır yakılmasına göz yuman ve cemaatler hakkında saçma sapan raporlar hazırlayan Diyanet’in bu hamlesi ne ile izah edilebilir? Her farklı düşünceye, sopa göstererek sus işareti yapmayı kendine vazife edinen YÖK bu anlaşmanın neresinde acaba?


Kritik bir noktada Türkiye.

Anadolu topraklarının yüzlerce yıldan beri İran yayılmacılığına karşı verdiği mücadele, çoktan delik deşik edildi. İran nüfuzuna karşı (şöyle ya da böyle) tedbirler alan Türkiye devlet aklı, çoktan askıya alındı.

Meselenin dini boyutu bir yana; devlet geleneği açısından bakıldığında bile karşımızda şöyle bir durum var: Tarih boyunca gizli- açık rekabet içinde olduğunuz bir ülke, hiç bu kadar içinize girmemişti.

Örnek mi istiyorsunuz? Buyurun size çarpıcı bir örnek: İktidarın hoşuna gitmeyen pek çok televizyon kanalı faşist yöntemlerle ya kapatıldı ya da devlet kontrolündeki TÜRKSAT uydusundan atıldı. Aynı TÜRKSAT’tan yayın yapan bir başka televizyon kanalı ise her gün İran propagandası yapıyor. Ve o kanalın yayın yönetmeni olan bir şahıs, geçenlerde öldürülen İran Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani’nin 15 Temmuz’da oynadığı rolü bangır bangır bağırarak anlatıyor. Bunu en çok Erdoğan’ın bildiğini söylüyor.

Nedense Erdoğan’ın bildiğini Türkiye kamuoyu bilmiyor.

İranlı bir generalin 15 Temmuz darbesinde nasıl bir rol üstlendiği nedense kimse soramıyor; sorsa bile cevap alınamıyor.

Ne zamandan beri İranlı generallerin Türk siyasetinde etkin rol oynadığına dair Türkiye cenahından resmî ya da gayr-i resmî bir ses yükselmiyor!

Bazılarının hemen taarruza geçip ‘Bırakın bu İran düşmanlığını’ dediğini duyar gibiyim. Haklı oldukları bir nokta var: Hiçbir ülkeye topyekûn düşmanlık yapılamaz; yapılmamalı da. Bu ırkçılık olur, ayrımcılık olur. Ne var ki İran devletinin binlerce senelik yayılmacı geleneğini görmezden gelmek de siyaset biliminden ve tarih bilgisinden nasipsizlik demektir. Ayrıca konu sadece Türkiye ile sınırlı da değildir. Esaslı siyaset bilimcilerin yayılmacı devlet politikalarını hesaba katmadan Ortadoğu ve Körfez analizi yapmadığı da aşikârdır…

SEN MİSİN BU SORUYU SORAN!

Neyse, biz dönelim Türkiye eksenine.

Bugünlere bir anda gelmedik.

Vaktiyle yandaş medya, telefonu dinlenen “Selam Tevhid Örgütü” sanıklarının listesini yayınlamıştı. “Bakın kimleri dinlemişler” diyerek yayınlanan listelerde nedense bazı kişilerin soyadları gizlenmişti.

Ben de o günlerde “Listedeki herkesin adı ve soyadı açıkça yazıldığı halde niçin bazı soy isimler kapatıldı?” diye bir soru yöneltmiştim. Yandaş medya bu basit soruya bir tek kelimeyle bile cevap veremedi. Ama savcılık harekete geçip sonradan “Selam Tevhid” davasında beni de sanık listesine yazıverdi.

Aslında o savcının bu trajikomik hassasiyeti (!) bir çeşit tepki ölçümüydü. Adam gerçekten Cumhuriyet’in savcısı olsa, yandaş medya tarafından soy isimleri gizlenen kişileri merak etmesi ve oradan bulacağı ipuçları ile soruşturmayı derinleştirmesi gerekiyordu. Öyle yapmadı. Benim de aralarında olduğum bu konuyu sorgulayan gazetecilere dava açtı. Neden?

Aslında acı gerçek ortadaydı. Selam Tevhid davasında telefonu dinlenen 200 civarındaki kişinin aralarında İranlı generaller, komutanlar ve istihbarat elemanları vardı. Soy isimler yayınlandığında bu kişilerin gerçek kimlikleri ve faaliyetleri deşifre edilecekti.

Mesele mezhepçilik de değildi ayrımcılık da. Resmen bir devlet Türkiye sınırları içinde ajanlık faaliyeti yapıyordu. Bu ajanlar sadece Anadolu’nun bazı illerinde değil, İstanbul’da, özellikle Caferî mezhebine mensup vatandaşların yaşadığı bölgelerde çok sıkı faaliyet yürütüyor ve nüfuz alanlarını genişletiyordu. Bu konuyu araştıran herkes (polis, savcı, hâkim) şimdi hapishanelerde çürütülüyor.

Bu konuyu derinlemesine araştıran ve yazanlardan biri olan Gültekin Avcı’nın suçu neydi ki yıllardır hapishanede? Nasıl bir intikam duygusudur ki tahliye olduktan hemen sonra uydurma bir bahane ile tekrar hapishaneye gönderiliyor? Selam Tevhit dosyası ile ilgili yazdıklarının karşılığı hapishanelerde çürütülmek değil; varsa bir yanlışı, karşıt yazılarla Avcı’nın fikirlerini çürütmek olmalı değil miydi? Türkiye’de onlarca kalemşorları var; çıkar cevap verirlerdi. Öyle olmadı maalesef. Sırf bu konuyu yazdığı için intikam alındı ve alınıyor Gültekin Avcı’dan.

Bir dönem İran tehlikesini dile getirenler çok ağır ithamlarla karşılaşıyordu. Hala da öyledir. Ama gerçeklerden kaçmak çözüm değil ki…

Topyekûn İran düşmanlığı ne insani ne İslamidir; ancak İran’ın yayılmacı politikalarının bölge ve Türkiye’deki yansımalarını görmezden gelmek de vebali olan bir tutumdur. “Türkiye İran olmayacak” diyen bir kısım çevreler ise olayın çok dışında ve sathi değerlendirmeler yapıyor.

Aradan geçen bunca zamandan sonra İran’ın Türkiye içinde ne kadar mesafe aldığını görmek gerekiyor. “Sizi 15 Temmuz’da biz kurtardık” sözleri rastgele sarf edilmiş sözler değil.
  TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK YAPISIYLA NEDEN OYNADILAR?

Türkiye’yi yönetenler, 17/25 Aralık’ta patlayan yolsuzluk skandalı sonrası, Türkiye’nin mevcut demografik yapısıyla kendilerine tas tamam teslim olmayacağını düşündüler. Bu yapıyı değiştirmeye, yeni oluşacak nüfusun kendileri lehine bir koruyucu mekanizma haline gelmesine karar verdiler.

Suriyeli göçmenlere bu kadar geniş kucak açmanın altında yatan sebeplerden biri de budur.

Ortadoğu ülkelerine kolayca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmesinin altında yatan sebeplerden biri de budur.

Yüzlerce yıldan beri açık ya da gizli bir şekilde rekabet halinde bulunduğunuz İran’a bütün kapıların ardına kadar açılmasının bir sebebi de budur…

Türkiye’nin Ortadoğululaştırmasının karşısında en büyük sosyal engel, çoğunluk itibarıyla Sünni olan tarikatlar ve cemaatlerdi. Dolayısıyla İran’a ve siyasal amaç taşıyan Şii yayılmacılığına temelden karşıydılar.

17 Aralık’ta suçüstü yakalanan ve bu yüzden kendisine hesap sorulacağını düşünen Erdoğan, tarikat ve cemaatlere iki seçenek sundu: Ya tamamen Erdoğan’a teslim olacak, onun emrine gireceklerdi; ya da yok edileceklerdi. Nitekim öyle oldu. Teslim olanlar âbâd edildi. Teslim olmayan yüzbinlerce masum da Erdoğan zulmünün altında inim inim inliyor.

Erdoğan’ın baskıcı rejimine boyun eğmediği için bedelini hapishanede yatmakla ödeyen bir cemaat lideri Alparslan Kuytul bir açıklama yaptı. Türkiye’de bütün cemaatlerin yok edilmeye çalışıldığını ifade etti. Doğru söylüyordu.

Eksik olan ve yeterince konuşulmayan şey şu ki Türkiye’de bütün cemaatler yok edilirken boşalan alana birileri dolduruyor.

İzmir’de bulunan Özel Yamanlar Koleji, bir cemaatin elinden faşist yöntemlerle alındı ve yobaz bir kitleye teslim edildi. Geçenlerde orada düzenlenen bir toplantıda yapılan konuşmalar bazılarını rahatsız etmiş. Neye itiraz ediyorlar ki. Olacağı buydu. Bir cemaati 15 Temmuz tuzağıyla devre dışı bıraktıklarında boşalan alanı kim dolduracaktı ki! Bir zamanlar “Türkiye İran olamaz” diye sloganlar atanlar, şimdilerde yobazların insafına kalmış durumda. Sendeki bu nemelazımcılık olduğu müddetçe (Allah korusun) Türkiye İran da olur, Suriye de…

Görün artık şu gerçeği: Radikal İslam Türkiye’de devlet imkanlarıyla beslenip büyütülüyor. Mesele sadece İran değil. Türkiye artık kendilerine “Radikal İslamcı” denilen eli silahlı militanlar için cazip bir ülke. Ellerini kollarını sallayarak Türkiye giriyor, propagandasını yapıyor eleman devşiriyor, militan yetiştiriyorlar.

İşte bu boşalan alanların acımasız bir şekilde doldurulmasıdır. Acımasız diyorum; çünkü tarikat ve cemaatlerde “sevgi, saygı, hoşgörü ve diyalog” kavramları geçerli iken bu yeni devşirilen nesilde “savaşmak, öldürmek, ölmek, tekfir etmek, nefret etmek” kavramları el üstünde tutuluyor.

Kaynak Tr724 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ