"Ülkeyi iflasa sürüklediler krizi saklamak için her yolu deniyorlar"

"İktidar partisi bugüne kadar büyüme rakamlarıyla kendini başarılı gibi gösterdi, ancak verilen rakamlar gerçeği yansıtmıyor tamamen halkı kandırmaya dönük olarak yayınlanıyor."
İsmail S. Gülümser/Aktif Haber

Ekonomistler, ABD'nin faiz oranlarını düşürmesine bağlı olarak AKP'nin biraz güven telkin etmeye başladığı ilk yıllarda ülkeye sıcak paranın girdiğini ancak bunun verimli kullanılmadığını o yüzden ekonomi yönetiminin sınıfta kaldığını, bugünkü krizin büyük olmasının sebebinin o dönemdeki siyasi ve ranta dönük harcamalar olduğunu anlatıyorlar.

Gelen sıcak para sanki hiç geri ödenmeyecekmiş gibi davranarak hem özel sektörü hem de özelleştirme hisse satışıyla devleti borçlandırarak aldıkları paraları uzun vadede üretimi artıracak alanlarda kullanamadılar. Uluslararasında gidecek yer aradığı dönemde giren başkasına ait parayı ülkenin teknik ve insani alt yapısını geliştirmede kullanacakları yerde inşaatlarda rant elde etmeye harcadılar. Popülist bir yaklaşımla kaynakları başarıyı artıracak alanlarda kullanmadı başarı görüntüsü oluşturmayla yetindiler.


Ülkenin refah düzeyini kalıcı olarak artırmaya çalışacaklarına, görüntüyle oynadı yol köprü bahçe çevre düzenlemesi gibi geri dönüşü olmayan alanlara aktarıp gelişmişlik görüntüsü oluşturdular. Tek hedefleri aldıkları tüm dış kaynakları şişirilmiş yüksek ihale bedelleri ile yandaşlarla paylaşmak ve ülkenin geleceğini ipotek ederek etraflarında yeni zenginler grubu oluşturmak oldu. Kısa dönem üretim artsa bile siyasi sonuç elde etmek için tüketim çılgınlığını körüklediler bu yüzden ithalat ihracattan daha çok arttı. Ekonomi büyümüş gibi görünse de aynı oranda gelir dağılımında adalet sağlanamadı, işyeri sayısı nüfus artışını bile karşılayamadı. Tüketimi körükledikleri için herkes kazandığından fazlasını harcayınca vergiler toplanamıyor ve devletin açıkları büyürken geri ödeme gücü de giderek azalıyor bu yüzden yabancı yatırımcılar para vermek istemiyor.

İktidar partisi halkta gelişmişlik duygusu oluşturmak için alınan borçların büyük bölümü gelir getirici yatırımda kullanılmayınca borcu borçla ödemek zorunda kaldı, ancak son dönemde ekonomi sos vermeye başladı, siyasi iktidara güven kayboldu artık borç bulunamıyor daha yüksek faizle yani bir çeşit tefeci faiziyle çarkı döndürmeye çalışıyorlar.  Ülkenin tüm varlıklarını sattılar şimdi Kanal İstanbul’la daha proje başlamadan güzelim şehri Katar’lılara parsel parsel satmaya çalışıyor, halktan çok ucuza topladıkları arsalardan kişisel servetlerine servet katıyorlar.

MAKRO EKONOMİK DEĞERLER SOS VERİYOR

Son 17 yıllık ekonominin makro büyüklüklerine baktığınızda ülkenin bu konuda ne kadar kötü yönetildiğini görebilirsiniz. Hazinenin kendi istatistiklerine göre AKP nin iktidara geldiği 2002 yılında dış ticaret açığı 15 milyar dolar iken her yıl artmış ve 2011 yılında 105 milyar dolara kadar yükselerek ülke borç batağına sürüklenmiş. Bu dönemden sonra kapalı rejimlerdeki gibi serbest piyasa ekonomisinden uzaklaşarak yani yüksek vergilerle ithalatı engelleyip halkın yabancı markalara, yatırımcının yurt dışından getirdiği ürün ve malzemelere erişimine sınırlamalar koyarak zorlamalı yöntemlerle ithalatı düşürüp dış ticaret açığını azaltma yoluna gittiler.  Bu yöntemin ekonomiye faturası ağır oldu iş piyasası yüksek vergilerden dolayı gerekli malzemeleri ithal edemeyince üretimler kısıldı ve işsizlik hızla artmaya başladı.

Ekonomik sistemi alt üst edecek kısıtlamalara rağmen 2015 yılında dış ticaret açığı hala 63 milyar dolar 2018-2019 da bile bu açık aylık 3 milyar dolar düzeyinde seyretti. 17 yıllık yanlış politikalar yüzünden dış borç stokumuz AKP iktidarı döneminde 3 kattan fazla artarak 130 milyar dolardan 450 milyar dolara yükseldi, sadece kamunun borç stoku ise yaklaşık 2 kat artarak 68 milyar dolardan 148 milyar dolara çıktı. Yani hem kamu hem özel sektör ülkenin geleceğini ipotek ederek dışarıdan borç almış bunları ülkenin kalkınması için harcayacaklarına AKP nin iktidarını sağlamlaştırması için lükse şatafata harcadı ve borç stokumuz artmasına rağmen alının para ülkenin gelişmesini sağlayacak yatırımlarda kullanılmadı, bu yüzden geri ödenmesi giderek zorlaştı.

2002 de ekonomik krizler yüzünden hükümetlerin istifa ettiği bir dönemde bile Merkez bankasının kısa vadeli dış borçları karşılama oranı %164 iken bu oran her geçen gün azalarak 2015 yılında %82 ye kadar gerilemiş, son dönemde döviz yükselmesini önlemek için Merkez bankasının rezervleri kullanıldığından bu oran daha da düşmüştür. İktidarın ekonomide plansız yönetim anlayışı sonucu ülkenin kısa vadede ödenecek 20 milyar dolar civarındaki borcuna karşılık bankalarda bunun yarısı kadar bile para olmadığı belirtilmektedir. En fazla cari açık veren ülkeler sıralamasında Türkiye 4. Sıraya kadar yükselmiş, son günlerde doğu bloğu ülkeleri gibi serbest piyasa ekonomisinin tüm kuralları yok edilerek açık düşürülmüştür.

Ekonomi yönetiminde çok başarısız oldukları halde yabancı ülkelerle sudan sebeplerle kavgaya girilmesi sorunların giderek artmasına dövizin yükselmesine yol açmakta, ülke yöneticilerine güvenmeyen yatırımcılar hızla yatırımlarını tasfiye etmekte arkasından kahramanlık türküleriyle halk iktidarın hatalarını düzeltmek için ekonomik seferberliğe dolar bozdurmaya davet edilmekte adeta fakirlik onların kaderiymiş gibi sunulmaktadır.    

VERGİ REJİMİ İYİ YÖNETİLMİYOR İŞSİZLİK ARTIYOR

Vergi oranları bakımında dünyada en yüksek vergi toplayan ülke konumuna doğru ilerliyoruz son 17 yılık iktidar döneminde vergi ve SGK prim toplamları küçük artışla hissettirmeden %21 den %30 lara kadar çıkarılmış yani halkın vergi yükü %30 oranında artırılmıştır. Yüksek vergiler yatırımcıyı caydırır bu en basit kural uzun süreden beri çiğnenmekte parası olanlar yatırım yerine kur farkından, inşaat gibi rant getirecek alanlardan risksiz kazanç elde etmeye yönelmektedir. Vergi oranları yükselmesi ve istihdama dönük yatırımların olmaması sebebiyle özellikle son 6-7 yıldan bu yana işsizlik her geçen gün yükselmektedir. Zorla faizlerin düşük tutulması için yapılan baskılardan dolayı ülkenin geleceği ipotek altına alınarak uygulanan düşük faiz politikası halkın tüm istihdam alanlarının yok olmasına yol açmaktadır.  İşsizlik çok yüksek olduğu için vatandaşların büyük bölümü geçimini sağlamakta zorlanmaktadır, buna rağmen devlet yaptığı israfı vatandaşa ödetmek için her geçen gün zaruri ihtiyaç maddelerine zam yapmakta direk ya da dolaylı vergilerle beli bükülmüş vatandaştan devletin yüklerini sırtında taşıması istenmektedir.

2014 teki bir istatistiğe göre; güvencesi olmayan tarım işçileri dâhil %40 lık istihdam oranıyla Türkiye istihdamdaki nüfus bakımından Şili, Meksika, Polonya gibi ülkelerin 20 puan, işsizlikle boğuşan Yunanistan’ın bile 10 puan gerisinde kalmıştır. En kötüsü de son yıllarda işsizlik arttığı için çalışan nüfusun toplam nüfus içindeki payının sürekli düşmesidir, veriler çalışma çağındakilerin yarısının bile istihdam edilemediğini göstermektedir. Sosyal güvenceden uzak tarım işçileri dâhil gerçek istihdamda olanların toplam nüfus içindeki oranı %26 lara kadar düşmüştür. Bütün rakamlar ortadayken devletin istatistik birimi oranlar üzerinde oynama yaparak işsizlik oranlarını saklamaya ve düşük göstermeye çalışmaktadır. Hâlbuki AKP nin 12. yılı olan 2014 yılında bile gerçek işsizlik oranı 17,5 olarak belirlenmiş o tarihten sonra her geçen gün krizler arttığı için bugün bu rakam %20 ler ulaşmıştır.  Türkiye kadınların istihdamı konusunda da dünyadan oldukça gerilerde, 140 ülke arasında 133 üncü sıradadır.

AKP iktidarının en çok artışa neden olduğu alanlardan bir de üniversite mezunu işsizlerdir, yani ülkede mesleki formasyona sahip tahsilliler arasında işsizlik oranı her geçen gün artmakta, işsizlerin neredeyse dörtte birini üniversite mezunları oluşturmaktadır. İktidar partisi ülkeyi borçlandırarak aldığı paraları toplumun istihdamına yarayacak alanlarda kullanamadığı için nüfus artarken istihdam alanları azalmaktadır.

GELİR DAĞILIMINDA ADALETSİZLİKLER ARTMIŞ, HALK FAKİRLEŞMİŞTİR

Hane halkı zenginliği bakımında da Türkiye çok kötü durumdadır. Ülkenin mali kaynakları hızla el değiştirmekte, İstanbul ve büyük şehirler başta olmak üzere devlet yatırımının gideceği rantı yükselecek tüm bölgeler planlı bir çalışmayla fakir halkın elinden ucuza toplanmakta devletin imkân ve fırsatları mafya örgütü gibi çalışan bir grubun eline geçmektedir. Özellikle gecekondu önleme bölgeleri adı altında haktan zorla alınan şehir merkezlerinde kalmış değerli arsaların üzerine, devletin borçla bulduğu mali kaynaklardan para aktarılarak yandaş müteahhitler yüksek kar marjlarıyla zengin edilmekte, arsa sahibi fakir halk ise altyapısı tamam olmayan şehir dışlarındaki sosyal konutlara sürülmektedir.

İktidar döneminde gelir dağılımındaki adaletsizlik her geçen gün artmış en zengin %10 luk kesim, ihale yolsuzluklarıyla hem el değiştirmiş hem de zengin fakir uçurumu büyümüştür. Ülkenin toplam servetinin %78 i %10 luk AKP nin ürettiği yeni zenginler grubunun özellikle Erdoğan’ın akraba ve arkadaş çevresinin eline geçmiştir. Gelir dağılımındaki adaletsizlikler yönüyle ülke 50 ülke arasında 49. sıra ile sondan ikinci en kötü ülke konumuna gelmiştir. Ülkemiz bu konuda Brezilya-Mısır-Peru-Arjantin-Güney Afrika-Şili-Suudi Arabistan-Kolombiya-Meksika-Kore, BEA gibi ülkelerden bile kötü durumdadır.

Darbeden önce AKP iktidarın 13. yılı olan 2015 yılındaki istatistiğe göre; hane halkı zenginliği bakımında 3.200 dolarla Türkiye; 6.800 dolarlık Brezilya’nın ve 9 bin dolarlık Meksika’nın yarısına, 14 bin dolarlık Yunanistan’ın dörtte birine,  17 bin dolarlık Şili’nin 5 te birine bile erişememiştir.  Cumhuriyetin kuruluşundan bu iktidara kadar büyük çalkantıların krizlerin yaşandığı 80 yıllık dönemde devlet kişi başına 3.500 lira borçlanmışken, AKP sadece 2014 yılına kadar olan yani bu sürenin altıda biri olan ilk 12 yıllık dönemde kişi başı borcu 5.000 lira daha artırmıştır. İktidarın borçlanarak yaptığı lüks harcamalardan dolayı rakam hızla artmakta vatandaş borç batağına sürüklenmekte, halkın cebindeki para onlardan habersiz çekilmektedir. Ülke bu iktidar döneminde her gün daha fazla borç yükü altına girmektedir.

Halk fakirleşmesine rağmen, iktidar lüks ve israfını sürdürebilmek için halka daha fazla yük yüklemekte,  toplumun devletten aldığı hizmetlerin maliyetleri her geçen gün artmakta, vatandaşların büyük bölümü kredi kartı borçlarını ödeyemediğinden en zaruri ihtiyaç olan ısınma problemi için doğalgaz kullanımından bile vazgeçmektedir. İstatistikler ülkemizin hane halkı refah düzeyi ve gelir dengesizliği bakımından OECD ülkeleri arasında sonuncu sırada olduğunu göstermektedir. Özellikle hayata yeni başlayacak gençlerin istihdam ümitleri her geçen gün azalmaktadır.

İKTİDAR KAZANDIĞINDAN FAZLASINI HARCAMAKTADIR

AKP iktidarı tam bir israf ekonomisiyle ülke yönetmektedir, yapılan harcamaların çok büyük bir bölümünün karşılığı yoktur.  Harcama yaparken mirasyedi gibi davranmakta lüks ve rant için yurt dışından alınan borçlar, ya da özelleştirme adı altında devletin yüz yıllık birikimleri kullanılmaktadır. Fakir halk yapılan lüks harcamaların kaynağının ne olduğunu bilmediği için müflis tüccar mantığıyla ülke yöneten iktidarın gerçekten iyi yönetim sergilediğini zannetmektedir. Her iktidar döneminde popülist yaklaşan yöneticiler olmuş zaman zaman kazanmadığını harcayan yöneticiler yüzünden ülke İMF nin kapısını çalmak zorunda kalmıştır.

AKP iktidarı İMF nin kapısını çaldı görüntüsü oluşturmamak için yüksek faiz oranlarıyla borç aramakta güven kaybından dolayı onu bile bulmakta zorlanmaktadır.  Devletler büyük oranda halktan toplanan vergilerle faaliyetlerini sürdürür, hâlbuki son dönemde Türkiye halktan topladığı vergiyle kıyaslanmayacak ölçüde harcama yapmakta, aradaki fark borçla kapatılmaktadır. Üstelik borçla yapılan harcamalar vatandaş yararına, geleceğe dönük yatırımlar için kullanılacağına bir grup yeni yandaş zenginin cebine para aktaracak alanlarda kullanılmaktadır.

Bunun en bariz göstergesi OECD de vatandaşa yapılan sosyal harcama sıralamasında Türkiye en kötü ülkeler arasındadır. Fakir halkın üzerindeki vergi yükü çok fazla olmasına rağmen eğitim, sağlık, emeklilik vb sosyal harcamalar yönünden devlet vatandaşına OECD ortalamasının ancak yarısı kadar harcama yapmaktadır.  Vatandaşa harcamadan kısmak için her gün direkt ya da dolaylı vergiler artırılırken borçla bulunan paralar iktidarın lüksüne yetmeyince bu kez devletin geçmiş birikimleri kullanılmaktadır.

Kazanmadıklarından daha fazla parayı halka duyurmadan harcayabilmek için hazinenin başına damat getirilmiş hazine yönetimindeki tüm kontrol birimleri ortadan kaldırılmış, devlet bankaları dâhil devletin para getirecek kuruluşları varlık fonu adı altında birleştirilerek kontrolü damadın eline verilmiştir. En dar zamanda bile lüksten ödün verilmemekte sıkıştıklarında varlık fonu ya da merkez bankasındaki döviz rezervlerini kullanarak ülkenin mali imkânları kendi şirketleriymiş gibi yandaşlara pay edilmektedir.

Devletin borç yükü arttığı ve geri ödeme imkânı azaldığı için borç veren kuruluşlar gün geçtikçe daha yüksek faiz talep etmekte, buna rağmen sıkıştığında hazine borç bulmakta zorlandığı için merkez bankasının döviz rezervleri kullanılmaktadır.  2016 yılından sonra Türkiye’nin uzun vadeli borç bulma şansı iyice azalmıştır, borç bulmada krizler içinde boğuşan Yunanistan’dan bile çok kötü durumdadır. Türkiye yol inşaat dâhil yatırım için harcadığının iki kat daha fazla parayı yani bütçenin 55 milyarlık bölümünü borçların faizini ödemek için harcayacak kadar kötü yönetilmektedir.

İktidar partisi ekonomi yönetimindeki hürriyeti elinden alınmasın düşüncesiyle İMF nin kapısını çalmamakta ısrar etmekte, sırf siyasi gerekçelerle keyfi harcama yapma hürriyetini korumak için tefeci faiziyle borç bulmak zorunda kalmaktadır. Keyfi para kullanımını engelleyecek, yöneticileri mali disipline reformlara zorlayacak İMF gibi kontrol mekanizmalarından uzak yapılan harcamaların bedelini tüm halk ödemektedir. Yabacı fonlar yönetime güvenmedikleri için kısa vadeli borç vermekte, ülke kazanmadığı ve geri ödeme süresi hemen geldiği için açık büyümektedir, devlet uzun vadeli borç bulmak istediğinde ise çok yüksek faiz bedelleri ödemek zorunda kalmaktadır. Borç veren fon sahipleri İMF gibi paranın nereye harcandığını takip etmedikleri için iktidar partisi kendini sorgulayacak kuruluşlardan kaçınmakta, vatandaşları daha fazla borçlandırma pahasına yabancılara yüksek faizli hisse satışıyla para bulmayı tercih etmektedir.

BÜYÜME RAKAMLARI ÇARPITILIYOR

Devletin istatistik birimleri iktidarın yaptığı yanlışları saklama aracına dönüşmüş durumda, işsizlikte olduğu gibi büyüme rakamları da toplumu illüzyon amaçlı olarak değiştiriliyor. Halk açıklanan büyüme rakamlarının kendine yansımadığını görüyor, ancak iktidar partisi büyük paralar harcayıp devletin kıt kaynaklarını çevre düzenlemesine aktarınca ülkenin gerçekten büyüdüğünü sadece kendinin fakirleştiğini zannediyor. Etrafta dikilen yüksek binalar ve bunları dolduranlar yukarıda bahsedildiği gibi iktidarın nimetlerinden yararlanan %10 luk dilimdekilerden oluşuyor.

İktidar partisi ülke gelirlerindeki artışı göstererek ekonomi çevrelerinin gözünü boyamaya çalışıyor, hâlbuki gelir artışı için iktidarın yaptığı kayda değer bir yatırım görünmüyor, artışın tek kaynağı yurt dışından alınan borçlar, bunların ödeme zamanı geldikçe ülkede ekonomik krizin etkisi daha fazla hissediliyor, iktidar kıstığını hissettirmemek için devletin hazırdaki para kaynaklarına yöneliyor, varlık fonu, merkez bankası kaynakları kurutularak ekonomide her şey normal algısı oluşturmaya çalışıyorlar.

İktidarın ekonomi yönetimindeki zaafları bunlarla sınırlı değil, bir yandan vatandaşları borçlandırırken bir yandan da gelir getiren devlet birimlerini özelleştirme bahanesiyle devlet bankalarından verilen ucuz kredilerle akraba ve yandaş çevresine aktarıp devletin içini boşaltıyorlar. Her geçen gün devlet fakirleşirken ülkenin maddi varlıklarını kendi çevrelerine bölüştürüyor, baas rejimlerindeki gibi adım adım ülkenin tapusunu üzerlerine geçiriyorlar.

Borçla devlet bütçesini daha büyük gösteriyorlar, devletin ve özel sektörün borcu katlanarak arttığı halde ne devlette ne de özel sektörde dışarıdan alınan ve vadesi gelen borçları ödeyecek para bulunmuyor. Bankaların kaynaklarını da kuruttukları için farkı kapatmakta Merkez bankasının döviz rezervlerini kullanmak zorunda kalıyorlar. Merkez bankası da doların yükselmesini önlemek için piyasaya ucuz dolar satarak rezervlerini tüketiyor, bırakın uzun vadeli borçları kısa vadeli borçları bile ödeyecek gücü kalmıyor. Özellikle özel sektör borçlarını karşılanamayınca iflaslar hızla artıyor, son dönemde en büyüklerinde aralarında olduğu yüzlerce firma birer birer iflasını istiyor.

Ülkenin büyüdüğünü iddia ediyorlar ancak alınan borçlar doğru yerde kullanılmadığı için ülkenin ihracatı artmıyor, bu yüzden de dış ticaret açığımız da borçlanmamıza rağmen azalacağına artıyor.  Sattığımızdan fazlasını aldığımız için açık büyüyor. Ülkemiz son yıllarda en fazla cari açık veren ülkeler arasında 4. sıraya kadar yükseliyor. Farkı kapatmak için ithalata yüksek vergiler koyarak girişleri engellemeye çalışıyorlar, ihraç ettiğimiz ürünlerin parçalarını yurt dışından getirdiğimiz için vergi artışı üretimi menfi etkiliyor ve fabrikalar kapanmaya başlıyor gelirlerimiz daha da düşüyor.

Ticaret ve sanayi sektöründe en büyüklerden başlayarak iflas dalgası yayılıyor, en verimli topraklara sahip Çukurova gibi bölgelerdeki çiftçiler bile ürünün karşılığını alamadığı için alanları boş bırakıyor. Ülkenin yaklaşık 30 milyon dönüm 2 Trakya bölgesi büyüklüğünde ekilmeye müsait arazisi iktidarın tarım politikaları yüzünden boş bekletiliyor. Yanlış terör önleme politikası ve doğu-güneydoğu insanına bakışındaki hatalar yüzünden bu bölgelerde hayvancılık sona eriyor. Ülke nüfusu artarken her konuda üretim düşüyor, bu yüzden giderek daha çok dışa bağımlı hale geliyoruz. Devlet çiftçiden mazot için verdiği teşvikin 12 katı kadar vergi alıyor, yandaşlarla dış kaynaklar paylaşılırken emeğinin karşılığını alamayan çiftçiden kullandığı mazot için yılda 9 milyar vergi isteniyor. Geçimini sağlamayanlar göçe zorlandığı için ortada çiftçi kalmıyor,  kanuni sınırlar içinde ödenmesi gereken 50 milyarlık teşvik parası ödenmiyor, bazı mahsullerin üretimi adeta devlet eliyle durduruluyor, ekim yapılmayan boş bekletilen araziler için para veriliyor.   

BAŞKANLIK SİSTEMİNDE EKONOMİ YÖNETİMİ DÜNYA GERÇEKLERİNDEN UZAKLAŞIYOR

Başkanlık sitemine geçildikten sonra güya daha hızlı karar alınacak ve ülke daha fazla büyüyecekti, hâlbuki ekonomi çarpıtılmış devlet istatistiklerine göre bile ağır yara almış görünüyor.  Bütçe açıkları artınca açıkları kapatmak için serbest piyasa ekonomisinin tüm kurallarını ortadan kaldırıp kapalı rejimlere dönerek sorunları saklamaya çalışıyorlar. Son dönemde 1 milyondan fazla insan iş kaybediyor ve ardı sıra devam eden iflas ve işçi çıkarmalarla bu rakam her geçen günü büyüyor. Enflasyon yükselirken, sanayi üretimi hızla düşmeye devam ediyor, kendini hiçbir kurala bağlı görmeyen başkan bağımsız kurları ortadan kaldırıp bütün yetkileri kendi üzerine alıyor, konu uzmanlarına danışmadan ekonomide her gün farklı bir karar alıyor, bir gün dövizle ticareti yasaklıyor, ertesi gün kaldırıyor, diğer bir gün ihracata vergi koyuyor sonra kaldırıyor.

Merkez bankası tamamen Erdoğan’ın çiftliğine dönüşüyor, para ve faiz politikalarını konun uzmanları belirleyeceği yerde kendisi belirliyor, SPK, BDDK, vb ekonomik kurullar başkanın güdümüne giriyor, kamu bütçesinin kontrolünü ortadan kaldırıyor. Bu dönemde başkanlık harcamaları yaklaşık 9 kat artarak 200 milyondan 1,5 milyara çıkıyor, ülke kaynaklarını kontrolden uzak bir şekilde kullanılması sonucu ülke geri dönülmez bir ekonomik krize giriyor. Hazinenin başına kendi damadını getirerek ülkenin kredibilitesi yok ediliyor.

Başkanlık sistemiyle ortaya çıkan cari açığı düşürmek için alınan kararlar yabancı yatırımcıyı iyice ürkütüyor, ülke her gün karar değiştiren bir yöneticinin kontrolünde öngörülebilir olmaktan çıkıyor. Dev firmaların batması pahasına ithalat kısılarak cari açık düşürülmesi ise Erdoğan’ın ekonomi yönetiminde tüm rasyonel ölçütleri terk ettiğinin göstergesi. Yani ülke üretmeyerek istihdam alanlarını yok ederek açığı kapatmaya çalışan bir ekonomi mantığı ile yönetiliyor.

Ekonomi yönetimimizin görmezden geldikleri;

-İleri teknoloji üretemiyor, serbest piyasayı kuramıyor, ülkeyi uzak doğu gibi ticaret merkezine dönüşemiyoruz,

-Enerji kaynaklarımız kısıtlı, petrol rezervlerine sahip değiliz ama onlardan daha fazla harcıyoruz,

-Kazandığımızdan daha fazla harcama yapıyor, devletin açıklarını büyütüyoruz,

-Pahalı borçlandığımız halde ileride ödemek üzere alınan paraları doğru yerde kullanamıyoruz,

-Ülkeye borçla giren parayı hem ekonomiyi canlandırmaya hem halkın gelirini artırmaya harcamıyoruz,

-Faizle alınan paralarından Ar-Ge çalışmalarına hiç kaynak aktarmadığımız için gelişme sağlayamıyoruz,

-Büyüme görüntüsüyle uğraşırken gerçek büyümeye odaklanamıyoruz, istikrasızlıktan yerli firmalar kapanıyor,

-Milyarlarca dolarlık yabancı yatırımcı kazancını yurt dışına çıkarıyor ya da işini tasfiye edip ülkeyi terk ediyor,

-Açıkları karşılamak için ülkenin tüm birikimini hatta İstanbul’u bile Katar’lılara satmaya çalışıyoruz,

-Finansman sorunu için rasyonel çözümler arayacağımıza kolaycılığa kaçıyor ülkenin rezervlerini tüketiyoruz,

-Yaşananlar hem dövizi hem de borç yükümüzü artırıyor, saklamaya çalışsak da enflasyonu önleyemiyoruz,

-Ne üretimi artıracak alanlara yatırım yapabildik ne de insan kalitemizi artırabildik, lükse israfa harcadık,

-İşsizliği önleyemediğimiz için genç nüfusumuz bir fırsat iken her an patlamaya hazır bir yüke dönüştürüyoruz,

-15-29 yaş eğitim çağındaki gençlerde eğitimde-istihdamda olmayanların oranı (%30) AB nin 3 katına yaklaşıyor,

-Gençlerin varlığını İHL ye doldurmada hatırlıyor, insanımızı işsiz-kültürsüz Afganistan’a benzetiyoruz,   

-Bağımsız kurulları, vergi cezalarını, dilediğimiz firmanın mallarına el koymada kullanıyoruz

-Devletin kaynaklarından sonra vatandaşın kaynaklarına yöneliyor, kayyumla mülkiyet hakkını yok ediyoruz,

-200 kez ihale mevzuatıyla oynuyor, yüksek ihale bedelleriyle ülke kaynaklarını yandaşlarla paylaşıyoruz,

-Yolsuzluk yüzünden, refahı artıramıyor, gelir adaletsizliğini kaldıramıyor, yoksulluğu %37 lere çıkarıyoruz,

-Yöneticiler sorunların varlığını kabul etmiyor, sorunların konuşulmasını engelleyerek saklamaya çalışıyor,

-Ekonomi yönetimi iktidarın açıklarını kapatmaya hatalarını örtmeye odaklandığı için yerinde ve zamanında doğru kararlar alamıyor, açıklar giderek büyüdüğü halde gizlemeyi tercih ediyoruz. Böyle yönetilen bir ülkenin mali olarak geliştiğini büyüdüğünü söylemek mümkün değil.

KRİZ ÇOK BÜYÜK BUNUN SOSYAL PATLAMAYA DÖNÜŞMESİNDEN KORKUYORLAR

Ülkemiz 2001 de çok büyük bir kriz yaşamıştı, Erdoğan ve ekibi o krizi kullanarak iktidara geldi hâlbuki o gün bankaların batık kredileri 1 milyar dolar civarındaydı, şimdi batık kredi tutarı bunun 70 katını geçti.  Kayıtlı işsiz sayısı iki milyona yaklaşmıştı bugün bunun iki katından fazla, o gün işsizlik oranları %7 ye çıktığı için halk isyan ediyordu, bugün oranı %14 olarak açıklansa da gerçek işsizlik % 20 lerde,  işsizlik intiharları artmaya başladı.

Ülkenin yaşadığı krizler hızla toplumsal krize dönüşüyor Erdoğan iktidarda kalmanın yolunun toplumu ayrıştırmadan geçtiğini düşünerek ülkede kin ve nefret tohumları ekiyor, toplumun dine ve dindara olan güveni kaybolduğu gibi kimse kimseye güvenmiyor bu çok tehlikeli bir gidiş. Erdoğan toplumda her an bir sosyal patlama olmasından korkuyor ve olası bir kalkışmayı önleyemeyeceğini düşünerek baskıyı artırdıkça artırıyor, gezi gibi toplu hareketlerin devamını önlemek için katılımcıları yönetimi devirmeye çalışmakla suçluyor. Benzeri toplu hareketlerin olmasını engellemek için sosyal medyada yayılan her itirazı bütün şiddetiyle bastırıyor.

Oluşabilecek sokak hareketlerinde tek başına polisin yeterli olmayacağını hesap ederek ikinci bir güvenlik birimi bekçileri mahalle aralarına salıyor. Kısacası emirlerindeki medya aracılığı ile bir yandan her şeyin iyi gittiğini anlatıp ülkeyi güllük gülistanlık göstermeye çalışırken bir yandan da fakirleşen halkın isyan edebileceğinden korkuyor, muhtemel bir toplumsal tepkiyi şiddetle bastırmak için tedbirler alıyorlar.   




 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ