Musul nasıl kaybedildi?

Yıllardır takip edilen yanlış politikalarla siyasi yalnızlığa düşen Türkiye’nin dünyadan şu anda destek alması mümkün gözükmüyor.
Serdar Efeoğlu/tr724

MUSUL NASIL KAYBEDİLDİ?


Yüz yıl önce Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi gerçekleşirken Ortadoğu’da pek çok problem yaşandı. Bölgedeki yeni devletlerin İngiltere’nin tercihi ile kurulması ve sınırlar çizilirken coğrafi, tarihi, dini ve demografik özelliklerin dikkate alınmaması, günümüze kadar devam eden sıkıntıların kaynağı oldu.

MUSUL MESELESİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Musul bir vilayet olarak yönetilmekte ve Musul, Kerkük ve Süleymaniye sancaklarından oluşmaktaydı. Padişah Abdülhamit, Musul’da petrolün bulunduğunun ortaya çıkmasıyla, rezervlerin olduğu bölgeyi kendi şahsi arazisi haline getirmişti.

Bir süre sonra Almanlar imtiyaz alarak Bağdat demiryolu inşasına başladılar. Almanlara petrol arama imtiyazı da verilmişti. Bunun üzerine İngilizler de bölgeye göz dikerek imtiyaz elde etmek için girişimlerde bulundular.
Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin en büyük amaçlarından birisi, petrol bölgelerini kontrol altında tutmaktı. Bu durum Irak bölgesini önemli bir mücadele alanına dönüştürdü. Türk ordusu Kut’ül Amara’da büyük bir zafer kazansa da 1917’den itibaren yaşanan mağlubiyetlerle Bağdat kaybedildi. İngiliz kuvvetleri, 1918’de Musul’un güneyine kadar geldiler.

MUSUL’UN İŞGALİ

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması yapıldığında Musul ve çevresi Türk ordusunun elindeydi. İngilizler ise mütarekeye rağmen bölgeyi ele geçirmek için ilerleyişlerini devam ettirdiler. İngilizler Musul’un tahliyesini isteyince, bölgedeki Türk birlikleri Hükümetin emriyle Nusaybin’e çekildi. 15 Kasım’da ateşkes hükümlerine aykırı bir şekilde Musul işgal edildi.



Musul’un işgali, Türk kamuoyunda ciddi rahatsızlıklara neden oldu. 28 Ocak 1920’de kabul edilen Misak-ı Milli’de, “30 Ekim 1918 tarihinde işgale uğramayan yerler” Türk toprağı olarak ilan edildi. Böylece Musul, Misak-ı Milli sınırları içinde yer aldı.

LOZAN’DA MUSUL MESELESİ

Lozan Konferansı’nda Musul meselesi önemli bir tartışma konusu oldu. Türk heyeti başkanı İsmet Paşa Musul’un tarihi, coğrafi, askeri ve stratejik yönden Türk toprağı olduğunu, nüfusun çoğunluğunun Türk, Kürt ayrımı yapılmaksızın Türk olduğunu ifade etti. Ayrıca işgalin Mondros’tan sonra gerçekleşmiş olmasından dolayı hukukî olmadığını ve Wilson Prensipleri’ne aykırı olduğunu belirtti. Hatta, “Musul’u almadan Ankara’ya dönmem” diyerek Türk tarafının kararlılığını ifade etti.



İngilizler ise Türk ve Kürt nüfusu ayrı ayrı hesapladılar ve Türklerin 66.000, Kürtlerin 455.000 nüfusa sahip olduklarını, Hıristiyanların nüfusunun da 62.000 olduğunu iddia ettiler. İngilizlere göre Bağdat’a altmış mil uzaklıktaki Musul Türkiye’ye verilirse, Irak’ın toprak bütünlüğü tehlikeye girecekti.

İngilizler Musul’un hukuksuz işgali iddiasını, ateşkesin bölgede geç öğrenildiği ve Mondros’un 7. Maddesi’nin işgale izin verdiği şeklinde savundular. Heyet başkanı Curzon’a göre zaten bu sorun bir petrol rekabeti değil, Irak sınırı sorunuydu.
Musul meselesiyle ilgili görüşmelerde diğer devletler devre dışı kalmış, genellikle Türk ve İngiliz heyetleri ikili olarak çözüm bulmaya çalışmışlardır. İngiliz heyetinin Musul konusunda çok fazla birikime sahip olması ve Türk heyetinin yetersiz kalması, Türkiye için önemli bir dezavantaj oldu. İngilizler, Türk heyetinin Ankara ile yaptığı telgraf görüşmelerinin şifresini çözdüklerinden süreci çok rahat bir şekilde yönlendirdiler.

Türk tarafı Musul’u almak için Abdülhamit’in varislerinin gündeme getirdiği miras konusuna bile sıcak baktı. İngilizler, Musul yerine Türkiye’ye petrolden pay vermeyi teklif ettiler. Konunun konferansın gidişatını tehlikeye düşürmesi üzerine, sorunun ikili görüşmeler yoluyla çözülmesini ve çözüm olmazsa Milletler Cemiyeti’ne (MC) götürülmesini gündeme getirdiler.

Lozan’a verilen arada İsmet Paşa, TBMM’yi bilgilendirirken Musul’la ilgili de açıklamalar yaptı ve Mecliste ciddi tartışmalar yaşandı. Misak-ı Milli’den taviz vermek yerine askerî harekât yapılması gündeme geldi. Ayrıca sorunun MC’ye götürülmesine karşı çıkılarak ileride burada kurulacak bir Kürt devletinin Türkiye için tehdit olacağı ifade edildi.

Lozan’ın ikinci devresinde de İngiltere aynı tekliflerde ısrar etti. Sonunda iki devletin sorunu dokuz ay içinde barış yolu ile çözmeleri, bu sürede bir çözüm olmazsa MC’ye götürülmesi kararlaştırıldı.
Böylece Türkiye Musul’la ilgili kendi tezlerini kabul ettirememiş ve MC’ye hâkim olan İngiltere ile baş başa kalmıştır. Hâlbuki Türkiye, diğer devletleri de devrede tutarak aralarındaki rekabetten yararlanabilirdi.

İÇERİDE İSYANLAR VE MUSUL’UN KESİN KAYBI

Lozan’ın iki devlet tarafından onaylanmasından sonra 1924 yılında İstanbul’da görüşmeler başladı. Türk tarafı önceki tezini savunurken, İngilizler Musul’u Irak’ın bir parçası olarak gördükleri gibi Hakkâri’yi de “Nesturi yurdu” için talep ettiler. Amaçları konunun MC’ye gitmesiydi ve görüşmeler tıkanınca MC’ye başvurdular.

Bu sırada İtalya’nın Faşist lideri Mussolini, Türkiye’yi bir askerî harekâta girişmemesi için tehdit etti. Aynı dönemde 1. Ordu Komutanı Kazım Karabekir ve 2. Ordu Komutanı Ali Fuat Paşa’nın siyasi nedenlerle görevlerinden istifa etmeleri, Türk ordusu için önemli bir zafiyet oluşturdu. Türk-Yunan ilişkileri de Patrik’in sınır dışı edilmesi nedeniyle gerginleşti. Bu sırada Nesturiler Hakkâri Valisi’ni pusuya düşürerek isyan ettiler. Bütün bunlar, Türkiye’nin Musul sorununun gündemde olduğu sırada ne kadar büyük problemler yaşadığını göstermektedir.

Milletler Cemiyeti, bir komisyon vasıtasıyla çalışmaları başlattı. Komisyonun incelemelere başladığı sırada Türk ve İngiliz kuvvetleri arasında zaman zaman çatışmalar yaşandığından MC tarafından “Bruxelles sınırı” denilen bir sınır belirlendi.
13 Şubat 1925’de ise Şeyh Sait İsyanı çıktı. İsyancıların güneydoğuyu tehlikeye düşürmesi, Türkiye’nin askerî harekât seçeneğini tamamen sona erdirdi. Komisyon ise Bruxelles Hattı’nı doğal sınır kabul ederek Kürtlere bazı imtiyazlar verilmesi şartıyla Musul’un Irak’a bırakılmasını teklif etti.

MC bu kararı onayladı. Türkiye’de bu kez de Sason isyanı başladı. Türkiye ise MC’nin kararını kabul etmese de askerî harekât yerine İngiltere’den mali talepler de bulundu. Bu sırada da Ağrı İsyanları çıktı.
Sonunda Türkiye, İngiltere ve Irak arasında 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara Antlaşması yapılarak sorun çözüldü. Buna göre Türkiye, Bruxelles Sınırı’nı bölgedeki petrolden alınacak verginin yüzde 10’unun yirmi beş yıl süreyle kendisine ödenmesi şartıyla kabul etti. Böylece Musul’un Irak’a ait olduğu onaylandı.

Birçok kaynakta Türkiye’nin parayı bir defada alarak hakkından vazgeçtiği belirtilse de bütçeleri inceleyen Hikmet Uluğbay bunun doğru olmadığını; ilk ödemenin 1931’de yapıldığını, Türkiye’nin on sekiz yıl süre ile para aldığını, 1952 ve 1953’de ödeme yapılmadığını ve 1955’deki ödemeden sonra da para alınamadığını tespit etmiştir. Hatta 1986’ya kadar bütçede “Musul petrolleri alacağı” olarak bir kalem yer almış, Türkiye antlaşmadan doğan payını da tam olarak tahsil edememiştir.

On yıl süre ile geçerli olan Ankara Antlaşması, 1936’da Türkiye ve Irak arasında yapılan bir anlaşma ile süresiz olarak uzatıldı.

‘YALNIZ BİR TÜRKİYE’ NE YAPABİLİR?

Bugün Kuzey Irak’ta yapılan referandumla “Musul” yine Türkiye’nin gündeminde yer alıyor. Çıkarılan tezkere ile ve askeri tatbikatla Barzani yönetimine gözdağı verilerek bağımsızlık süreci engellenmeye çalışılıyor.
Hükümetin söylemlerine bakınca askeri seçeneğin de masada olduğu anlaşılıyor. Ancak 15 Temmuz sonrasında büyük bir tasfiyeye uğramış, bütün sistemi alt üst olmuş, moral olarak çok kötü durumda bulunan bir ordunun böyle bir harekâtta başarı şansı çok az gözüküyor.

Olası bir harekâta diğer devletlerin nasıl bir tepki vereceklerine 1924-1926 dönemine bakarak bir cevap bulunabilir. O yıllarda Türkiye’nin içeride çeşitli problemlerle karşı karşıya kalması, bugün de benzer olayların yaşanabileceğini akla getiriyor.

AKP iktidarının büyük iddialarla başlayıp Süleyman Şah Türbesi’ni taşımayı “zafer” olarak yansıttığı Suriye politikası dikkate alındığında, Musul sürecinden bir sonuç almasının zorluğu anlaşılıyor. Yıllardır takip edilen yanlış politikalarla siyasi yalnızlığa düşen Türkiye’nin dünyadan destek alması da mümkün gözükmüyor. Bütün bunlar, Türkiye’nin yüz yıl öncesinden daha avantajlı bir durumda olmadığını ve sürecin zorluğunu gösteriyor.
 
loading...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ