Erdoğan’ın yerine kim geçer?

Herkes bunu merak ediyor. Sanki Erdoğan her şeyin başlangıcı ve sonuymuş gibi! Oysa bu sistemin içinde en önemli parçalardan biri de olsa, Erdoğan sistemin kendisi değil.




Birçok şeyi o kontrol ediyor da olsa, henüz kişisel bir diktatörlük inşa edemedi.


Tr724'ten Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN'ın yorumu şöyle; Ben de bundan birkaç yıl önce Erdoğan’ın kişisel diktatörlüğünü inşa ettiğini zannediyordum. Fakat yanıldım. Türkiye çok bilinmeyenli bir denklem! Ve şurası kesin ki birden çok vektörle karşı karşıyayız. Bir denge oluşmuş durumda ve şu an kimse bu dengeyi bozacak bir hamle yapmıyor. Ama bazen dengeyi bozacak hamle kendiliğinden oluşur. Ya da dış nedenlerden dolayı ortaya çıkıverir. Bir hastalık ya da doğal ölüm gibi kendiliğinden oluşan nedenlerin dışında, ekonomik kriz ya da resesyon gibi iç ve dış faktörlerin beraber rol oynadığı nedenler de ortaya çıkabilir. Bunların tümü dengeleri bozabilir ve lider değişimi ve bununla bağlantılı güç mücadelelerine kapıyı aralayabilir. Tüm bunlar, bir önceki yazımda ele aldığım “öngörülemez olmak” ile alakalı meseleler. 

Nasıl ki bu sistem ayan beyan herkesin göz önünde, kanuni ve meşru yollarla oluşmadıysa, sonu da öyle oluşmayacak. Ama sonunu konuşmadan önce şunu hemen tespit etmekte yarar var ki Erdoğan’ın kalışı ve gidişi arasındaki fark, çok hissedeceğiniz bir fark olmayacak. Bazıları bir mucize bekliyor. Erdoğan giderse sanki Türkiye hemen normale geri dönecekmiş sanıyorlar. Anayasal rejimin ortadan kalkışı hızlı olduğu için, “ne olacak canım, nasıl hızla değiştiyse, bir günde yine aynı hızla öyle normale döner işte” türü bir iyimserlik gözlemliyorum. Bu psikolojiyi çok iyi anlıyorum; insanların tutunacak bir dala ihtiyacı var. Ama benim görevim, iyimserlikten önce gerçekçi olmak. Bence Erdoğan gitse dahi sistemin normale dönmesi on yılın üzerinde bir süre alır.

Erdoğan her şeyin başlangıcı ve sonu değil. Erdoğan sonrasında bir başka lider gelir, bazı kozmetik değişiklikler de yapar. Burası tamam! Ancak içeriksel değişim, yani transformasyon olması için, öncelikle buna karar verecek bir siyasal irade ve bu iradenin halk bazında ciddi oranda desteklenmesi gerekir. Bu olsa bile, düğmeye basıldıktan sonra normalleşmek için uzun süreye ihtiyaç duyulur. Türkiye’nin 1960 ve 1980 sonrası kırılmalarında hep aşağı yukarı bir on yıl gerekti normalleşmek için. Bu kez de aynısı olacak. 

Erdoğan’ın yerine kimin geçeceği konusu gördüğünüz üzere en kilit soru değil. Rejimi Erdoğan sananların rejimi anlamadıklarını düşünüyorum. Erdoğan tek başına anayasayı ihlal etmedi. Tek başına işleyen bir hukuki sürece müdahale etmedi. 15 Temmuz sonrasındaki yaşananlar, tek başına Erdoğan’a başlı, onun kontrolünde gerçekleşen bir süreç değildi. Muhalefet olduğu zannedilen CHP ve İYİP, hatta HDP gibi partiler de oluşan rejimin parçası olmayı kabul ettiler. Evet HDP karşısında gibi görünüyor, ama kendisine biçilen rolü oynuyor. Hatta Demirtaş ve onlarca Kürt vekil hapishanede unutuldu, ya da daha hafif ifadeyle durumları kanıksandı bile! CHP sadece yüzeysel ve tipik CHP duyarlılıklarına göre bir muhalefetimsi tutum içinde. Her an görev gelir de bayrak yarışında bayrağı teslim alırım türü bir beklentisi var. Avrasyacılar ve ulusalcıların aralarındaki ideolojik yakınlığa güveniyor. Partinin sola doğru hareket edememesinin de nedeni bu. İYİP ise MHP’nin mirasına konmak için bekliyor. Akşener de tıpkı CHP’deki lider adayları gibi hazır bekliyor. Ne Akşener, ne İmamoğlu veya Yavaş, Erdoğan sonrasında çok büyük değişiklikler peşinde koşmaz. 

Davutoğlu ve Babacan gibi figürlerin zaten AKP bağrından çıkmış olmaları ve bu işin başlangıç noktasında tam bir görev adamı gibi tüm hukuksuzlukları, anayasaya aykırı faaliyetleri, katakulli ve abrakadabraları kabullenmiş olmaları, onlara hiç mi hiç güvenmemek için önemli bir gerekçe. Davutoğlu veya Babacan’ın muhafazakar mahallede kabul görecek tipte siyasetçiler olması bazılarının pragmatik nedenlerle onlardan medet ummalarına neden olsa da, herkes durumun farkında. Her ikisi de AKP’deki değişimi kabullendi, Erdoğan’ın partiyi şahsi arka bahçesine çevirmesine uyum sağladı. Davutoğlu gücünün zirvesinde olduğu anda Erdoğan’ın uzaktan kumandasıyla alaşağı olmayı sindirmiş şahsiyette biri! Gerisini siz düşünün! Dahası, kendi döneminde yapılan haksızlıkların da siyasi sorumlusu! Bir kişi nasıl olur da hem bugünkü rejimi inşa eden aktörlerden biri olur ve aynı zamanda bu rejime alternatif bir umut olur? Bunu anlamak olanak dışı! Bazıları buradaki bariz mantık hatasını görmüyor. Ve bu kişiler eminim hayatlarında hiç satranç oynamamıştır! 

Oysa sistemde borusunu öttüren güçlerin en önemli ortak noktası satrancı gayet iyi oynamaları! Kim gelecekse gelsin, Erdoğan sonrasında değişmiş sistemin (rejimin) etinden ve sütünden yararlanmak istemeyeceğini düşünmek inanılmaz büyük bir naiflik. Bakın bu konuda Türk siyasi tarihinde inanılmaz iyi örnekler var. Herkesin reformculuğunu yere göre sığdıramadığı Özal bile, 12 Eylül rejiminden yararlanmak istemedi mi? Hatırlasanıza! Siyasi yasaklar konusunda meydanlarda Demirel, Ecevit, Türkeş ve Erbakan ile partileri siyaset dışı kalsın diye nasıl 12 Eylül rejimine sahip çıktı? Ortadoğu’da siyaset böyle bir şey! Machiavelli gerçi Ortadoğu’lu değil, ama nedense ona (haksızca) atfedilen politikada fırsatçılık ve ilkesizlik, en çok Ortadoğu’da, özellikle de Türkiye siyasetinde geçerli.

Erdoğan veya başka biri, bu sistemin avantajlarını gücünü berkitmek, konsolide etmek, siyasi alternatifleri elimine etmek, devleti kendi tekeline almak, kendi borusunu öttürmek ve ideolojik istikametinde ilerlemek isteyecektir. 

Bakın size enteresan bir gerçeği örnek olarak vereyim mi? Dış politikada büyük bir dönüşüm yaşandı. Buna kırılma diyelim bence. NATO-AB ekseninden Rusya-Çin-İran eksenine kaydı ülke. Ve enteresandır, bu konuda mesela CHP de İYİP’de “yahu ne oluyoruz!” demedi! Bu örnek bize şunu gösteriyor. Batı istikameti, Batı’nın normatif değerleri nedeniyle siyaseti daha öngörülebilir kılar. Şeffaflık ve demokratikleşme, hukuk normları ve hukuk devleti gibi değerlerin yanında, ilkesel olarak özgürlükler ve insan hakları hep normatif bir çerçeve dayatır. Bu koşullar varken kalkıp da mesela güçler ayrılığını sıfırlayamazsınız. Ya da muhalifleri içeri tıkamazsınız. Nereye varmak istediğimi görebiliyor musunuz? Demek istediğim, CHP ve İYİP de Batı normlarının bağlayıcılığından uzaklaşmayı sorun addetmiyor, çünkü sıra kendilerine gelince aynı AKP ve Erdoğan gibi kendi ajandalarını kıyasıya uygulamak istiyor. Batının değerlerinin kendilerine ayak bağı olmasını istemiyorlar. Rusya-Çin-İran ligine itiraz etmemelerinin nedeni bu! Yoksa akıl var, mantık var: neden NATO ve AB’den uzaklaşmaya itiraz etmesinler? Çünkü AB ölçütleri demokrasi ve insan hakları, daha da kritiği azınlık hakları talep ediyor! Oysa mesela CHP bunların tümünden, özellikle de sonuncusundan sarımsaktan korkan vampir gibi korkuyor! Yeni rejim, CHP ve İYİP gibi partilere daha “özgür ve kurallandırılmamış” bir siyaset vaat ediyor!

Ya bendensin, ya bendensin türü bir siyasi kültür var. Ölçülü bir yarışma ortamı yok Türkiye siyasetinde. Karşısındakini düşman olarak görme, onu bertaraf etme tutumu genel olarak tüm ideoloji, parti ve siyasal hareketlerin nüvesinde mevcut. Hepsi de İttihat’çı gelenekten geliyor, tümü de CHP’nin içinden çıktı çünkü! Biraz sıkıştırsanız masanın üzerine silahı ve Kur’an’ı koyup, tüm iç düşmanları (kendilerine muhalif olanları!) öldürmek üzere ant içecekler! Evet abarttığımın farkındayım, ama sadece abartarak bir gerçeği görmenizi istiyorum. O da, Erdoğan gidince yerine kanatsız melek bir siyasetçi gelip de yaşasın demokrasi, yaşasın insan ve azınlık hakları demeyecek. İktidara geldiğinin sabahında bir KHK ile geçmişteki tüm hukuksuz KHK’ları iptal etmeyecek. Haydi bağımsız bir anayasa mahkememiz ve yargımız olsun deyip de yeniden güçler ayrılığını tesis etmeyecek. Tüm bunlar olmayacak. En azından bunların olması doğrultusunda bir gidişat olursa, bu son derece yavaş olacak. Ve hepimiz çok ama çok yaşlanacağız. Yaşlanırken “güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler!” masalları anlatmaya devam mı edeceğiz, yoksa daha konsolide ve bilinçli bir muhalif demokratik cephe doğsun diye mi mücadele edeceğiz? 

Ben şahsen en önemli hedefin, mağdurlardan oluşan birleşik bir muhalefet cephesi olması gerektiğini düşünenlerdenim. Özellikle Kürtler, Cemaat ve diğer mağdur muhafazakârlar, liberaller, azınlıklar, alternatif marjinal gruplar vs. bir araya gelmeden Türkiye’de demokratikleşme süreci başlamayacak. Bunu ne kadar erken anlarsanız, Türkiye’ye o kadar genç yaşta dönebilirsiniz. 



Kaynak: Tr724
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ