"Erdoğan zorbalık-kişisel mülklerin gaspı ve yolsuzlukta dünya liderliğine doğru ilerliyor"

"Erdoğan karakter zaafıyla dolu insanların arasında yetişti, onlara ait yalan-hile-düzenbazlık gibi tüm kötü alışkanlıklar arka planda tabiatının bir parçası haline geldi."




İsmail S. Gülümser/Aktif Haber


Son günlerde CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’nun 17-25 Aralık tapelerini incelettik yolsuzluklar gerçek açıklaması konuyu bilenleri tebessüme sevk etti, çünkü bu tepelerin hukukun işlediği dönemde görevlerini yapma cesareti olan devletin ilgili birimlerince tespit edildiğini, tutuklu uzmanlar dün de söylemişti, bugünde mahkemelerde aynı tezlerini anlatıyorlar. Ancak Erdoğan yönetimi yargılanmaktan kurtulmak için “yeni kapı ruhu” adı altında sahte birlik senaryosu etrafında muhalif partilerin çoğunu yanına çekti ve hep birlikte hukukun katledilip dava dosyalarının kapatılmasını seyrettiler. Hatta gerçek ses kayıtlarıyla konuyu tespit eden polis ve hukuk adamlarının sırf dünya görüşünü beğenmedikleri için müebbet hapisle yargılanmasını desteklediler.

Erdoğan karakter zaafıyla dolu insanların arasında yetişti, onlara ait yalan-hile-düzenbazlık gibi tüm kötü alışkanlıklar arka planda tabiatının bir parçası haline geldi. Tapeler Erdoğan’ın ilk suçu değil partililer ve konun taraflarının bildiği onlarca hilesi gün yüzüne çıktı, ilk anda akla gelenlerden bazılarını sıralarsak:

-Refah partisi kapatılırken devletin eline geçmesin diyerek partililere dağıtılan Erbakan’ın yargılanıp ceza aldığı kayıp trilyon davasına konu olan çeklerden bir bölümü Erdoğan’a verilmişti. O bu çekleri kullanıp ticarete girdi, daha sonra tüm partililer çekleri iade etmelerine rağmen kendi hakkı olduğunu ifade ederek iadeden kaçındı, yani önce kendi arkadaşlarını dolandırdı, bunu tüm parti üst yönetimi biliyor.

-Cumhurbaşkanlığı için üniversite mezunu olmak şart hâlbuki Erdoğan bu şartı sağlamıyor, hakkı olmayan bir makamı kapmak için sahte diploma kullandı, ancak bu diplomanın karşılığı olmadığını tüm kamuoyu gördü.

- Erbakan’ın yıllarca emek verdiği partinin oylarıyla belediye başkanı oldu ondan habersiz kendi mafya örgütünü kurdu, belediyenin verdiği hizmetleri şirketlere aktardı ve başına belediyeden kolayca kaynak aktaracak Binali Yıldırım gibi sırdaşları getirdi. Gizli yazılıma belediye gelirlerinin bir kısmı kayda girilirken, bir bölümü özel keselerine aktarıldı, müfettişler bu şirketler aracılığıyla yaklaşık 1 milyar liranın yok edildiğini belirledi. Ancak okuduğu şiir yüzünden tutuklanan Erdoğan’ın bu suçları ya kendi hilesiyle ya da derin yapılarla uzlaşması sonucu bir şekilde gizlendi, soruşturmalar sürdürülmedi.

Erbakan ve diğer arkadaşlarının parti kapatmayla boğuştuğu dönemde isyan bayrağı açıp çalıntı paralarla parti kurdu, onların boşluğundan yararlanıp ilk seçimde sağ partilerin baraj altında kalmasıyla iktidar oldu. Göreve başladığı andan itibaren devletin tüm ihalelerini başbakanlığa bağladı ve her ihaleden gizli pazarlıklarla pay aldı bunu ödemekten kaçınanlara iş vermedi. O iktidara geldikten sonra ülkenin her yanında inşaatlar başladı, yurt dışından alınan krediler, yani ülkenin kazanmadığı borç parayla bir yandan ülke kalkınıyor görüntüsü oluşturulurken, bir yandan her ihaleden pay almaya başladılar. Özellikle büyük iş yapan herkes onların pazarlıklarından haberdar oldu ancak işini kaybetmemek için kurulan bu mafya düzenine kimse karşı çıkamadı.

Her seçim döneminde yolsuzlukla elde ettiği kaynakları kullanıp diğer partilerle arayı açtı, iş adamlarınca malum olan pazarlıklar 17-25 Aralıkta bütün çirkinliği ile ortaya çıkınca devletin hukuk sistemini yıkıp kendini kurtarmayı seçti. Tapelere göre, yolsuzlukla keselerine milyon dolar düzeyinde para aktarmak için İran ambargosunu deldiler, Rıza Zarrap’la yaptıkları yolsuzluk anlaşmalarına ait dosyalar şu anda ABD mahkemelerinde Erdoğan’a karşı kullanılmak üzere bekletiliyor. Dosyaların içeriğine önemli basın kuruluşları vakıf oldu, onları yaptıkları yolsuzluklarla iyi tanıyorlar.

YOLSUZLUKLARI MEŞRULAŞTIRDI DİNİ KİRLETTİLER

Dini cemaatler Erdoğan ve yakın çevresinin yolsuzluk yaptığını biliyor, ancak kendini dini konularda uzman gösteren bazı fetvacılar, onların yolsuzluklarına dini kılıf bulmaya çalışıyorlar. Yüksel Çayıroğlu konu hakkında yazdığı yazılarda Erdoğan ve yolsuzluk ekibinin 17-25 Aralıkta suçüstü yakalandıkları binlerce sayfalık delilden oluşan çok sayıda partilinin tutuklanmasına yol açan havuz sisteminin dindeki yerini masaya yatırmış. Erdoğan ve ekibi her ihaleden pay alabilmek için iktidar gücünü kullanıp mevzuatta 200 civarı düzenleme yapmış, devletin kontrol birimlerini devre dışı bırakarak gizli pazarlıklarla devlet işlerinden haksız kazanç elde etmişler.

Yolsuzluklar o kadar aleni hale gelmiş ki Süleyman Soylu DYP başkanı olduğu 2008-2009 yıllarındaki konuşmalarında “Paçalarından yolsuzluk akıyor, ihale ve yandaş belediyeciliği yapıyorlar. Yolsuzluklarla mücadele edeceğim diyen hükümet yolsuzluk çukuruna battı, bu ülkeyi rant ülkesi yapmayacağım diyen başbakan rantın babasını getirdi“. HAS parti başkanı Numan Kurtulmuş “Harun gibi geldiler, Karun oldular” diyor ikisini de bakan yaparak seslerini kesiyor kendilerini korumaya alıyorlar.

İktidar destekçisi Ahmet Taşgetiren partide kirlilikten, mal şehvetine kapılmaktan, misyonunu kaybetmekten, Abdurrahman Dilipak kadın ve koltuk ihtirasından ihaleleri yandaşlarla paylaşmaktan bahsediyor.  Mehmet Şevket Eygi ise; belediye bütçelerini hortumlanmaya, rüşvet alıp vermeye, emanete hıyanet etmeye, haram yemeye, yalan söylemeye, halkı aldatmaya, korunması gereken arazileri yapılaşmaya açıp-deprem bölgesinde katları yükseltip yüksek rant elde etmeye, haram komisyonlar almaya, haram yoldan zenginlikler elde etmeye kimin nasıl cevaz verdiğini soruyor ve Müslümanların yüzünü kara çıkardıkları için onlara beddua ettiğini anlatıyor.

Bir dönem Erdoğan’ın milli eğitim bakanlığını yapan Ömer Dinçer, 1996 da belediyede görevli olduğu dönemde Ali bulaç’a ”başkanın talimatıyla ihalelerden pay alındığını, alınan payların bir yerde toplandığını, bir kısmının tanıdık vakıf ve derneklere verildiğini, büyük kısmının ilerideki hedefleri için belediye şirketlerinden kendi havuzlarına para aktarıldığını, bundan rahatsız olduğunu ama başkanı ikna edemediğini” anlatıyor.  Bulaç 20 seneden beri Erdoğan’ın ihale verilen firmalardan alınan paylarla oluşturduğu yolsuzluk havuzunu  “nasıl oluyor da dindar ve muhafazakâr kimlikleriyle bilinen insanlar kamu malına el uzatabiliyor, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyebiliyor, hazine arazilerini kamu kaynaklarını, ihaleleri, özelleştirmeleri istismar ederek, rüşvet-irtikap yaparak dudak uçuklatan servetler edinebiliyor, yandaşların vergi cezalarını affedip, vergi kaçırmalarına göz yumuyor, yaptıkları haksızlıklara rağmen vicdanen nasıl rahat olabiliyor ” ifadeleri ile sorguluyor.

İktidar yolsuzluk hırsızlık gibi büyük günahlarına ortak olanları, kendilerini suçlu hissetmeyecekleri “dindar zengin olmalı... her iktidar yapıyor...rekabet etmenin yolu bu...cihat için caiz ...” gibi argümanlarla rahatlatıyor, bazı fetvacılar da yapılanları meşru göstermek suretiyle onlara yardımcı oluyor.  Onlara göre Erdoğan halifeliğe oynuyor, halifelerin devletten “Humus” beşte bir pay alabileceğini söyleyerek yolsuzluklarına kılıf arıyor, dini kirli işlerine alet ediyorlar. Bazı cemaatlerin öne çıkmış hocaları konuyu daha da ileri götürerek halifeye karşı suç işledikleri için “hizmete” ait mallara el konulmasının caiz olduğunu, bu malların diğer cemaatler açısından “ganimet” olduğunu açıklayarak yapılan hırsızlıkları ve gaspları meşru gibi gösteriyorlar.

Savaşta ele geçirilen mallar beşe bölünmüş dördü gazilere biri(humus) ise yoksul ve garipler arasında pay edilmek üzere efendimizin kontrolündeki hazineye bırakılmış. Yani savaş ganimetlerinin beşte biri kamusal hizmetler için alıkonulmuş, zekât gibi devlet gelirlerine katılmıştır. Halka el açmaktan korumak için zekât ve sadaka alması dinen yasaklandığı için nübüvvet ve devlet başkanlığı sıfatları gereği verilen 1/25 oranındaki payı bile efendimiz kendi şahsi mülkü gibi görmemiş,  o çoğu zaman ailesiyle birlikte birkaç hurma ile açlık çekerek hayatını sürdürürken tasarrufuna verilenleri kamu malı olarak fakirlere dağıtmıştır. İktidar fetvacıları dini bir terminoloji olan humusu iktidarın yolsuzluklarını örtmede kullanmış, humus kılıfıyla yolsuzluk meşrulaştırılmıştır.

Hâlbuki temel kaynaklara göre devlet başkanına geçimine yetecek maaş takdir edilir,  hazineye ait malların kullanımında onun diğer insanlardan farkı yoktur, efendimiz ve 4 büyük halife,  Emevi halifelerinden Ömer b. Abdülaziz’in vb geçimlerinden arta kalanı bile hazineye aktarmaları bunun delilidir. Halifeliği döneminde Hz Ali humus almamasına rağmen devlet başkanına ya da imamlara her türlü işlemden humus verilmesi konusundaki fetvacılarının dayanakları tamamen şia kaynaklıdır. Dinin rüşvet-hırsızlık-gasp-kul hakkı-haram konusunda ki net hükümlerine rağmen, şia fıkhını kirli işlerine alet eden bir grup mut’a ile zinayı, takiyye ile hileyi, humus ile milletin malını yemeyi mubahlaştırmaya çalışmakta, yorumlarla dinin içini boşaltıp gönderiliş amacı dışına çıkarmaktadır. Toplumdaki tüm ahlaki düzenin yozlaşmasına yol açan bu anlayışla ortaya çıkan deformasyonu değiştirmek epey emek ve zaman gerektirecektir.

YOLSUZLUKTA NASIL İLERLİYORUZ

Baskıcı rejimlerin olduğu ülkelerde yolsuzlukların artığı görülmektedir, dünya lideri Kore ve Somali’dir. Erdoğan ve ekibi çevrelerine yolsuzluğun cihat olduğuna inandırınca yolsuzluk her yıl artmış son dönemde kurulan baskıcı rejimle iktidarın yolsuzlukları sorgulanamaz hale gelmiştir. Özellikle 17-25 Aralık’tan sonra dünya şeffaflık örgütünce 168 ülke arasında yapılan karşılaştırmalarda ülke her yıl gerilemiş 2015 te 42 puan alarak 102 ülkeyi geride bırakmıştır. Bu haliyle 91 puanlı Danimarka, 90 puanlı Finlandiya, 89 puanlı İsveç gibi ülkelerinin yarısından daha az puan alarak Avrupa’dan kopmuştur.

İktidara ait yolsuzluk dosyalarının kapatılıp cezasız kalması durumu daha da vahim hale getirmiş, bundan cesaretlenen devlet görevlilerinin suiistimalleri yaygınlaşmıştır. 80 den sonra uzun süre ülke gündeminden düşmüş olan rüşvetle iş yaptırma dindar olduğunu iddia eden bir yönetici grubunun çanak tutmasıyla yaygınlaşmış partililer için rüşvet meşru hale gelmiş verenler en ağır suçlamalardan bile mahkemelerede aklanmaya başlamıştır. Rüşvet vermeden olumlu karar çıkarmanın mümkün olmadığı yayılmakta, her iş için belirlenmiş bir rayiç bedeller olduğu konunun taraflarınca bilinmektedir. İktidar partisi hem her türlü yolsuzluğu işlemekte hem de tespit edilenlerin basın yoluyla duyurulmasını engellemekte adeta rüşvet çarklarını koruma altına almaktadır.

Düşünce ve ifade özgürlüğüne kısıtlama getiren baskıcı rejimlerde suç işleyenler yöneticiler korunduğu şeffaf bir yönetim anlayışı ortadan kalktığı için yolsuzluk artmaktadır. Türkiye’de iktidar suçlarının duyulmasından rahatsızdır, bunun için devleti yönetme gücünü kullanıp hileli yollarla medya organlarının %80-90 ını ele geçirmiş, diğerlerinde de parti hakkında çıkan her eleştirel haberi engelleyerek kirli ilişkilerini saklamaya çalışmaktadır. Tüm bağımsız kurullarda olduğu gibi Bilgi İletişim Kurumunu da partiye bağladıkları için kendi aleyhlerinde her türlü habere engel getirmekte, oluşturdukları baskı ve sansürden internet sosyal medya etkilenmekte her gün farklı internet siteleri kapatılmakta, objektif değerlendirmelerin yapıldığı onlarca habere bile kısıtlama getirilmektedir. Yargı toplum üzerinde bir sopa gibi kullanılmakta eleştirel yazanlar bir bahane bulunup tutuklanmakta ve susturulmaktadır. Bu durum partililer için suç işlemeye müsait korumalı bir alan oluşturduğundan toplum suç işlemesi serbest olanlar suç işlemese bile yargılananlar olarak ayrışmaktadır.

Yolsuzluk suçlamalarıyla dağılan bir koalisyondan sonra yolsuzlukla mücadele vaadiyle seçilen Erdoğan 17 yıldan beri ülkenin yolsuzluk sıralamasındaki yerinde bir ilerleme kaydedememiş daha da geriye götürmüştür.   Bu dönemde;

-Ülkede Hukuki güvenliğin ortadan kaldırılması,

-Yolsuzluk ve rüşvetin yaygınlaşması,

-Medya organlarının denetim görevinin ortadan kalkması,

-İktidarın dilediğinin mallarına sudan bahanelerle el koyması,

-Parti mensuplarını semirtmek için iş piyasasında serbest rekabet ortamının kaybolması

sonucu kendini güvende hissetmeyen yatırımcılar bir bir ülkeden çekilmekte, ekonomideki boşluğu doldurmak için her geçen gün daha yüksek faizle borç bulmak zorunda kalan iktidar partisi, yurt dışından borçla alınan paraları yandaş zenginlerle paylaşırken halkı giderek fakirleştirmektedir.

Ülkelerin gelişmişliği zenginliğin daha geniş tabana yayılmasıyla ölçülüyor Erdoğan yönetiminde Türkiye kasıtlı olarak halkı fakirleştirip devlete ait borçla edinilen kaynakları ihale yolsuzlukları ile kendi çevrelerindeki bir grup zengine aktarılıyor, kurdukları mafya düzeni ile büyük şehirlerin rantını kendi aralarında paylaşıyorlar. Avrupa istatistik ofisi Eurosat’ın son raporuna göre ülkemizin nerdeyse %40 ı fakir, çürük evlerde yaşıyor, halkın istihdam oranı özellikle ileri teknolojide istihdam oranı çok düşük, eğitim çağındakilerin bile % 30 ne eğitimde ne işte, okul öncesi eğitim oranı AB ortalamasının yarısı kadar, kaliteli yaşamda Sırbistan-Kıbrıs-Macaristan’ın da altındayız,  birçok alanda Avrupa’nın en kötü ülkesi durumundayız.

Halkımızın ortalama geliri OECD ülkelerinin yıllık gelir ortalamasının nereyse dörtte biri kadar. İktidar bir yandan halkı fakirleştirirken bir yandan partililer arasında rüşvet ve yolsuzluğu meşrulaştırarak gelir dağılımını kendi lehlerine değiştiriyorlar. Erdoğan ve yakın ekibi halkın fakir olup kendilerine muhtaç hale gelmesini özellikle istiyorlar, yolsuzluktan elde ettikleri gelirle başı dönen bazı partililerin ise sahte reklamlara kanıp ülkenin geliştiğini sanıyorlar halkı her geçen gün fakirleştirdiklerini belki fark etmiyorlar ama karşılaştırmalar ortada.    

Partililerin suç işlemeye özendirildiği, iktidar mensuplarının başkasının mallarını üzerine geçirdiği, büyük şehirlerin tüm rantının yargılanma korkusu olmadan iktidar mensuplarınca paylaşıldığı bir ortamda, ülke 2016 da 163 ülke arasında yapılan güvenli ülkeler sıralamasında 145. sıraya kadar gerileyerek Avrupa bölgesinin sonuncu ülkesi olmuştur.  Ülke yönetenlerin şiddetle sorun çözeceğine inanması, hukuki normlarının tamamen ortadan kaldırılması, çatışmacı ve militarist bir toplum inşa edilmesiyle birbirine güveninin iç barışın kaybolması sonucu Türkiye Avrupa bölgesinde Makedonya’nın da altında son sırada yer almıştır.  Dünya sıralamasında bir üstteki AB ülkesi ile arasında 50 ülke olacak kadar büyük uçurum oluşturulmuş ve ülke AB den koparılmıştır.

2017 yılında yapılan karşılaştırmaya göre, ülkemiz yolsuzlukta son 5 yılda 28 sıra aşağıya düşerek 81. sıraya kadar indi bu haliyle yolsuzlukta Avrupa birincisi OECD ülkeleri arasında ise sondan ikinci oldu.  Sıralamada yolsuzluk için ihale mevzuatında 200 kez değişiklik yapılarak devlet ihalelerinin büyük bölümünün denetim dışına çıkarılması, kamuda üst görevlere hızla partili ve yakınlarının doldurulması örnek olarak gösterildi. 2018 yılında yapılan sıralamada Türkiye hukuk devleti ilkeleri, basın özgürlüğü, sivil toplum-örgütlenme-ifade özgürlüğü açılarından gerileyerek demokrasi geleneği olmayan ülkeler arasına yerleşti. Ülke her geçen gün otoriterleşirken buna paralel olarak koruma kalkanına alınan yolsuzluklar artış gösterdi, 2019 yılında Türkiye yolsuzlukta 13 basamak daha geriye düşerek 91. sıraya kadar indi, son beş yılda 38 basamak gerileyerek en çok düşüş yaşayan 3 ülkeden biri ve yine Avrupa’nın en kötü ülkesi oldu.

Yolsuzlukların yükselmesinde;

-Otoriterleşmenin,

-Yetkilerin tek kişide toplanmasının,

-Yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkelerinin yok edilmesinin,

-Meclis dâhil tüm denetleyici kurumların işlevini yitirmesinin,

-Halkın kararları etkileme gücünün her geçen gün kaybolmasının etkisine yer verildi.   Yıllara göre ülkenin yolsuzluk sırasına baktığınızda tablonun ne kadar kötü olduğu daha net görülüyor, Erdoğan’ın belediye başkanı olduğu 1995 te ülke yolsuzlukta 29. sırada imiş, 28 Şubatın baskı süreci ve öncesinde göreve gelen yönetimler yaptıkları yolsuzluklarla ülkeyi 65. sıraya kadar düşürmüşler. Erdoğan onları yolsuzluk yapmakla suçlayıp iktidar olmuş ilk yıllarda biraz düzelme görüntüsü olsa da, daha sonra yolsuzluklar tekrar artmaya başlamış, bugün gelinen noktaya baktığınızda onun yönetiminde cezasızlık, denetim ve yargının yolsuzlukla mücadele gücünün zayıflaması, kamu ihalelerin çoğunun denetim dışına çıkması, rüşvet, nüfus ticareti ve görevi kötüye kullanmanın artması, hukukun üstünlüğünün kaybolması rejimin otoriterleşmesi sonucu ülke 91. sıraya kadar gerilemiş.

ZORBALIĞA DİNDEN MAZERET BULMAYA ÇALIŞIYORLAR

Devletin vatandaşını cezalandırmak amacıyla doğrudan mülklerine müdahalesi tarih boyunca çok suiistimal edilmiştir, zorba yöneticiler tarafından bazen hazinenin açıklarını kapatmada, bazen savaş ve kıtlık gibi olaylar bahane edilerek zorla kişilerin mülklerine el konulmuş muhalifleri sindirmek için malları ellerinden alınmıştır.

İslam hukukunda sırf cezalandırmak için mülklere el konulması yoktur, mali cezalar çok az yerde konu edilmiş, önemli olaylar sırasında caydırmak için el konulan mallar iade edilmiştir. Devletin kişisel mallar üzerinde zekât(bugünün vergisi) dışında hakkı yoktur, önleyici tedbir olarak geçici süre için el koymalar olmuş, ancak zorba idarecilerce suiistimal edileceği düşünülerek önleyici tedbirlere bile birçok âlim kuşkuyla yaklaşmıştır.

Mülkiyetin tamamen devlete geçirilmesi gibi uygulamalar ise İslam’ın ilk dönemlerindeki özel bir iki olay için söylenen daha sonra kaldırılmış hükümlere dayandırılmaktadır. Mülklere el koyma yönündeki ceza uygulamalarının, suçlananın ailesini de etkileyeceğinden cezaları şahsilik ilkesine aykırı bulan ve mali cezaları tecviz etmeyen çok sayıda âlim vardır. Hz Ömer’in zekât toplayan bir kamu görevlisine verilen hediyeleri elinden alması mali bir ceza değil görevi kötüye kullanma rüşvet ya da yolsuzluk gibi haksız kazanç yollarını tıkamak için yapılan sadece beyt’ül mal çalışanlarına mahsus özel bir uygulamadır.

Yüksel Çayıroğlu tarih boyunca tüm zorba yöneticilerin devletin güç ve imkânları üzerinde kendi hegemonyalarını kurmak için yaptıklarını mealen şu ifadelerle anlatıyor:

-Kuracakları baskıya karşı oluşabilecek muhtemel itiraz ve isyanları önlemek için sıkı devlet denetimi kurmak.

-Kendilerini karşı tehditlerden korunmak için halka boyun eğdirecek ve köleleştirecek düzenlemeler yapmak.

-İtiraz etmeden kabul edecek itaatkâr vatandaşlar oluşturarak yanlış politikalarının eleştirilmesini önlemek.

-Halkın elindeki imkânları alıp onları fakirlikle kendilerine muhtaç hale getirmek.

-İlim ve düşünce üretilmesini engelleyerek halkın cehalet içinde kalmasıyla doğruları görmesinin önüne geçmek.

-Savaş-şiddet-işkence gibi vasıtaları kullanıp halkın arasında korku yaymak ve oluşabilecek itirazları kesmek.

-Propaganda araçlarını ele geçirip yalanlarla sanal dünya kurmak, insanların duygu düşüncelerini esir almak.

-Çeşitli bahanelerle kişisel mülklere el koymak ya da almakla korkutup muhalifleri sindirmek.

-Ortaçağ Avrupa’sına ait zulümleri bazı din adamlarının fetvalarıyla İslam beldelerinde meşrulaştırmak.

Bütün bunlar için gerektiğinde kaba gücü dahil her türlü kirli işleri kullandıkları ve toplumların sesini kesip baskı rejimlerini kurdukları tespitini yapıyor. Ancak tüm baskı rejimleri gibi Erdoğan da dinden referans uydurulmasını istiyor, bu amaçla kendini din uzmanı gören bazıları da onun zorbalığını kolaylaştıracak fetvalarla yapılan zulmü destekliyor.   

Bugün Erdoğan rejimin sık sık kullandığı mal varlıklarına el koyma zorbalığının ne demokratik hukuk sisteminde ne de dinin temel değerlerinde yeri yok. Çünkü bizim değerlerimize göre beş şeyin “dinin-canın-neslin-aklın ve malların” korunması en temel esaslar arasında sayılmış, din bunları korumayı hedeflemek üzere gönderilmiş, toplum düzeni bunların korunmasıyla mümkün olacağı önde gelen tüm âlimlerce açıkça ifade edilmiştir. Müslüman’ın kanı-malı-ırzına yönelik saldırı haramdır, zekât-haç-fitre-kurban,  gibi ibadetler kişisel varlıklar üzerinden hesaplanması dinin mülkiyet hakkını koruma altına aldığının en önemli göstergesidir. Bunların korunması için yapılan mücadele şehitlikle teşvik edilmiş, mala tecavüz eşkıyalık zulüm olarak tanımlanmış, yankesicilik-rüşvet-faiz-yolsuzluk-kumar-hile yolu ile başkasının mallarını gasp etme haramları cezai müeyyidelerle de desteklenerek yasaklanmıştır.

Keyfi uygulamaların önüne geçmek halkı zalim yöneticilerden korumak için evrensel hukuk düzeninde olduğu gibi dinin temel esaslarıyla da mülkiyet hakkını sınırlandıran her uygulamaya kesin sınırlar getirilmiştir.

-Devlete sadece alacaklıların hakkını koruyacak kadar mülkiyet hakkına müdahale yetkisi verilmiş.

-Ödenmeyen zekât-borç-nafaka ve zararın tazminine karşılık gelen bölümü kadarlık kısma el koyabilir denilmiş.

-Devlet karaborsacılığı önlemek için kişilerden sakladıkları mallarını piyasaya sürmelerini isteyebilir.

-Yol ve umuma ait hizmetlerin getirileceği bölgelerle ilgili olarak kamu yararının olduğu istimlâklere kuşkuyla yaklaşılmış, idarecilerin zulmünü önlemek için bütün bu kararların mahkemelerce verilmesi istenmiştir. Yukarıda sayılan istisnalarda bile çoğu âlimler kişisel mülklere doğrudan müdahale yerine önleyici tedbir tavsiye etmekte, mülkün değerinin emsaline göre hesaplanıp hakların korunması keyfi uygulamaların önlenmesi şartını koymaktadır. Birinin mülkü ancak diğerleri açısından hayati ise mahkeme kararıyla bedelini ödemek şartıyla satın alınacağı belirtilerek keyfi uygulamalar engellenmiştir.

Bütün yukarıdaki hükümler ortadayken, cemaatin eğitim vermek üzere kurduğu tüm birimleri suç işleyerek elde edilen mallara kapsamında değerlendirip el konulmasına fetva verenler olmuştur. Suçun yaygınlaşmasını önlemek için bu işte kullanılan mallara el konulmasında müminler bölmek kastıyla kurulmuş Mescid-i Dırar’ın ve içki satılan bir yerin yıkılması, su katılmış sütün dökülmesi gibi örnekler kullanılmıştır.

Bu tür bir uygulamanın hukuki ve dini bir dayanağının olması için kamu güvenliğini tehdit edecek bir suçun kasıtlı olarak işlenmesi gerekir. Hâlbuki esnafından öğretmenine kadar hizmet gönüllüleri herkesin alkışladığı dönemde topluma yararlı olmak için bu faaliyetleri yürütmüş ve el konulan mülkler bu sürede kazanılmıştır. Suç işlenmesini önlemek için yapıldığı söylenen el koyma işlemine ise ne tür bir suçun önlemek amacıyla yapıldığını hukuki olarak açıklamak zordur.  Üstelik işlen suçla el konulan mallar arasında ne orantılı ne de geçerliliği olan bir ilişki kurmak mümkün değildir.

Zorba yöneticilerin olduğu devletler savaş vb olağan dışı olayları bahane ederek kişilerin rızası olmadan mallarına el koymuş, önemli İslam uleması bu uygulamaları zulüm olarak nitelemiştir. Bugün yöneticilerin hasımlarından öç almak, onları susturmak için mallarına el koyması Memlüklerin, Abbasilerin ve Haccac’ın zulümlerinin taklidi niteliğindedir. Zalimler mallara el koymayı bir silah olarak kullanmış kendi açısından tehdit olarak gördüklerini bu yolla tasfiye etmiştir.  İslam âleminde geçmişten günümüze zorba yöneticiler farklı gerekçelerle kişisel mülklere el koymuş olsa da bunun dinde karşılığı yoktur. Batıda belli dönemden sonra temel insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesiyle mülkiyet hakkının korunması sağlanmış ve keyfi uygulamaların önüne geçilmiştir. Henüz demokrasi normlarının gelişmediği doğu bloğu ülkelerinde yöneticilerin zorbalık düzeyine göre mala el koyma işlemi hala devam etmekte, Türkiye şu anda bir zorba grubun zulümleriyle inlemektedir.

Son dönemde kişisel suçlardan dolayı yargılanmaktan korkan Erdoğan ve ekibi Özal’dan sonra geliştirilen tüm hak ve özgürlükleri yok ederek kişisel mülklere el koyarak devleti üzerine geçirmektedir.  İslam vakfedilerek kamu malı haline gelen mülklerin hiçbir surette el konulmasına izin vermemiş, yıllar boyu vakfedenin o günün mevzuatının izin verdiği çerçeveye göre belirlediği prensiplerle yönetilen vakıflara darbeci Kenan Evren bile dokunmamıştır. Hatta en zorba zalimlerin bile vakıf malına dokunmaktan korktuğu bilindiği için kendini zulümden korumak isteyenler mallarını vakfetmiştir. Erdoğan yönetimi Osmanlı’nın son döneminde tüm varlıkları talan edenlerin azınlıklara uyguladığı zulmü kendi vatandaşlarının kurduğu vakıflara uygulamış ve muhalif gördüklerini uydurma suçlarla suçlamış onları ellerindeki mülkleri gasp ederek cezalandırmaya kalkmıştır.

Zorba yöneticiler, kendi suçlarına ortak olmayan kendileri için ileride tehdit olabileceğini düşündüğü kimseleri “fitneci-hain-isyankâr-tehlikeli” olarak ilan etmiş mülklerine el koyarak cezalandırmış, bugün uygulama hem hizmet ait mülkler hem de ona destek verenlerin aileden kalma kişisel varlıklarına kadar yayılmıştır. Bununla da kalmamış, zalimlerin gasp ettiği mallar düzmece içtihat ve fetvalarla diğer dini cemaatlere ganimet olarak gösterilerek onların zulme ortak olması sağlanmış, başkasının malını helal gören bu anlayış zorba yöneticilerden dini cemaatlere doğru yayılmıştır. Dini toplulukların sırf çalışmadan kendilerine verilen imkânlara kanarak mülkiyet hakkının yok edilmesine sessiz kalması ülkenin çıkarcı bir grup tarafından yağmalanmasına göz yumması zalimi daha da şımarıklığa itmekte zulmünü ülkeyi kapsayacak şekilde genişletmektedir. Her şeyi yutmaya hazır bir rejim inşa edip devlete ait malların kontrolünü eline geçirdikten sonra kişisel mülklere yönelmektedir, ileride iktidarın işlediği suçlar karşısında sukut ya da alkışın bedelini tüm ülke ödeyecektir.
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ