Erdoğan Rejimi ve yeni düşman ABD!

"Ülkesini üçüncü sınıf bir ülke konumuna düşüren bir diktatörünün fiili rejiminin içine düştüğü kepazelik bu yaşananlar"
Mehmet Efe Çaman/tr724

REJİMİN YENİ DÜŞMANI ABD


Amerika Birleşik Devletleri (ABD) diplomatik personeli olan bir Türk vatandaşının tutuklanması ile patlayan kriz, ABD’nin Türk vatandaşlarını genel vize rejimi dışına çıkartmasıyla sonuçlandı. Herkesin üzerinde mutabık olduğu şey, bu durumun iki ülke ilişkilerinde eşi görülmemiş bir dibe vuruş olduğu. Tutuklanan Türk vatandaşının ABD lehine ajanlık yaptığı, “F..Ö” üyesi olduğu ve “örgüt” üyelerine vize aldığı, 17/25 Aralık sürecinde, soruşturmaları yürüten sorumlu savcı ve emniyetçilerle iletişimde olduğu gibi iddialar havuz medyasında ve boyun eğmiş medyada yel gibi esip savruluyor. Tutuklanan diplomatik personelin Türk vatandaşı olması, krizin derinliğinde bir anlam ifade etmiyor. Çünkü Türk vatandaşı da olsa, bu kişi ABD diplomatik misyonunun bir elemanı. Dolayısıyla gerek yapılan suçlamalar, gerekse de uygulanan “hukuk” prosedürü, ABD’ye yapılmış sayılıyor. ABD tarafının algısı bu yönde.

Krizin ilk gününde, ABD büyükelçisinin Türk makamlarını suçlaması, tutuklamanın ABD tarafından siyasi gerekçelerle yapıldığı yönünde okunduğuna işaret etmekte. Olan da bu zaten. Tutuklanan kişinin eşinin ve oğlunun da gözaltına alınması ve sorgulanması, hukuksuzluk ve tutuklamanın siyasi niteliğini gözler önüne sermesi bakımından dikkat çekici. Bir diğer ABD diplomatik personeli Türk vatandaşı hakkında da benzer yönde iddialarla tutuklama kararı çıkartıldığı, basına yansıyan bilgiler arasında. Bu kişi henüz tutuklanmış değil, çünkü ABD misyonunun bulunduğu ve ABD toprağı sayılan alanın dışına çıkmıyor.

CASUS FİLMİ SENARYOSUNDA DEĞİLİZ

Hayır, bir casus filmi senaryosu değil bu. İki NATO üyesi ülkenin tüm tarihleri boyunca ilk kez böyle bir kriz yaşıyor olmaları, ucuz bir romancının kaleminde hayat bulmuş üçüncü sınıf bir politik gerilim romanı da değil. Yaşananlar gerçek: ülkesini üçüncü sınıf bir ülke konumuna düşüren bir diktatörünün fiili rejiminin içine düştüğü kepazelik bu yaşananlar. Ve aslında bu durum, sadece buz dağının tepesi.



ABD, Erdoğan’ın temsil ettiği siyasi hareketin ve fiili rejimin dost olarak kabul ettiği bir ülke değil. 15 Temmuz sonrasında en tepedeki siyasi figürlerden Saray’a bağımlı havuz medyasına kadar rejime ait tüm kurum ve şahıslar darbe girişiminin arkasında ABD’nin olduğunu söylediler. Yani darbeyi tezgahlayan ABD manipülasyonu genel kabul gördü ve görüyor. Başlangıçta Erdoğan sadece Obama yönetimini suçlarken ve Trump’ın seçilmesiyle beraber işlerin düzeleceğini umarken, beklediği olmadı. Trump her ne kadar “realist” ekolü de temsil etse, koşullar Türkiye’deki hukuk devletinin çöküşünü ve Erdoğan’ın anayasasız rejimini görmezden gelmesine imkân vermedi. Gelin bunun nedenlerini inceleyelim.

ÖNCELİKLİ KIRILMA SURİYE MESELESİ

Suriye meselesinden başlayalım. Çünkü ABD-Türkiye ilişkilerinin en önde gelen kırılma noktalarından biri Suriye politikası. Erdoğan’ın Suriye politikası, aslında Suriye’de rejim değişikliği hesabı üzerine inşa edilmişti. Nusayri (Suriye Alevisi) Esad gidecek, yerine Sünni bir rejim kurulacaktı. Arap Baharı adı verilen süreçten beri Erdoğan mezhepçi bir dış politika izledi ve Türkiye’nin bölgedeki tüm birikimini, inandırıcılığını ve güvenilirliğini sıfırladı. Ne Davutoğlu’nın Stratejik Derinlik doktrini, ne komşularla sıfır sorun siyaseti, ne ekonomik çıkarlar veya güvenlik çıkarlarımız, Erdoğan’ın bu mezhepçi politikadan vazgeçmeye yetmedi. ABD’nin bu durumdan korkunç bir şekilde rahatsızlık duyduğu biliniyor. Erdoğan ve çevresindeki bir avuç danışman ve avane, kafalarında 19. Yüzyıl sonunda siyasal içeriği tümden boşalmış olan yapay bir ümmet fikri ve gerçeklerden kopuk ve tehlikeli bir tür “halifelik” paradigmasının büyüsüne kapılmış bir şekilde, Suriye’de önlerine gelen Sünni muhalif grubu Esad rejimine karşı kışkırttılar, silahlandırdılar, lojistik ve finansal destekle sahaya sürdüler.

Bu arada Türkiye’deki avantalarla dolu yolsuzluk ve ihanet rejimine devam ettiler. Suriye’deki muhalif grupların ezici çoğunluğunu radikal ve cihatçı milisler oluşturmaktaydı. İçlerinde ABD tarafından kesin şekilde terörist olarak sınıflandırılan El-Nusra gibi El-Kaide çizgisinde radikal örgütler de olan bu muhalifler, ABD’nin tüm uyarılarına rağmen Erdoğan tarafından desteklendi. İŞİD ortaya çıktıktan sonra da, Erdoğan ve yakın ekibi, bu barbarlar sürüsünün korkunç eylemlerini haklı çıkartan ve onların adeta savunuculuğunu yapan bir söylem benimsemekten çekinmedi. Davutoğlu’nun IŞİD’i nasıl “cici çocuklar” olarak güzellediğini, nasıl Erdoğan rejiminin kuzeydeki Kürt bölgesi karşısında IŞİD’in dengeleyici askeri rolüne yatırım yaptığını tüm dünya gibi ABD karar alıcıları da gördü. IŞİD perrolünü kim satın aldı, kim bunun ticaretini yaptı, bu biliniyor. Bu veriler çerçevesinde, Türkiye kaçınılmaz olarak sahada güvenilir bir aktör olmaktan çok uzakta, başka bir konumdaydı artık ABD için.

ABD kuzey Suriye’de YPG ve onların hakimiyetindeki Kürt bölgesini destekledikçe, Erdoğan ve aveneleri anti-Amerikancı söylemi Türk toplumuna sabahtan akşama pompalamaya devam ettiler. Bir NATO üyesi olan Türkiye toplumunda ABD düşmanlığı, IŞİD ve radikal Vahabi-Selefi İslam sempatizanı bir kitle ile paralel şekilde hızla yükseldi. Türkiye’de ABD her türlü kötülüğün kaynağı olarak gösteriliyor, AKP tabanında giderek ümmetçilik, şiddet yanlılığı ve radikallik artıyordu.

DÜNYADA KARŞILIK BULMAYAN TERÖR SUÇLAMASI

17/25 Aralık sonrası “Paralel Devlet Yapılanması – PDY” olarak şeytanlaştırılan Cemaat ve Gülen, 15 Temmuz sonrasında Erdoğan tarafından devlet düşmanı ve terörist olarak lanse edildi ve “F..Ö” adlı hayali bir sözde terör örgütü ilan edildi. Tabi ki bu durum dünyada hiçbir karşılık bulmadı. Daha darbe bastırılmadan, hatta darbe girişiminin en başında Cemaat’in sorumlu ilan edilmesi ve ABD’nin darbenin planlayıcısı ve darbe ardındaki ülke (Almanya ile beraber) ilan edilmesi, meselenin Gülen’in ABD’de bulunması gerçeği ile ilintilendirilmesi, ABD’nin sorgusuz sualsiz, kanıtlara hatta emarelere bile dayandırılmadan darbecilere destek veren Türkiye düşmanı bir ülke olarak lanse edilmesi, ABD tarafından not edildi. Türkiye’de yaşananların Erdoğan’ın merkezinde bulunduğu tehlikeli bir güç yoğunlaşmasının iktidar mücadelesi olduğu teşhisi gecikmedi. Bugün de uluslararası toplumun algısı bu yönde.

ZARRAB KONUŞTUKÇA DA ABD TUTUMUNU NETLEŞTİRİYOR

Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasının ardından meydana gelen sarsıntının neden olduğu yıkıcı heyelan da, ABD-Türkiye ilişkilerinde ikinci majör kırılma olarak ön planda bulunuyor. Zarrab konusunu detaylı olarak bir analizimde inceledim – burada sadece özetle şunların altını çizeyim: Zarrab İran’a ABD ve BM tarafından uygulanan yaptırımları delen kişi. Fakat bu fiili tek başına gerçekleştirmedi. Yoksa siz tek bir şahsın uluslararası bir ambargoyu elini kolunu sallayarak delebileceğini mi sandınız! Hele ki bu ambargonun arkasında dünyanın süper gücü ABD varsa. Elbette bunu ABD karar alıcıları da bilmekte. Bildikleri bir şey daha var ki bu daha da önemli: Zarrab’ın arkasında yaptırımları delerken Türkiye hükümeti vardı. Zarrab’ın tüm kirli ilişkiler ağı kazındığında, arkasından sırıtan tek bir bariz resim var! Bu resim kimin, herkes biliyor. Ve bu durum Saray’ın korkulu rüyası. ABD’nin ambargosunu Erdoğan’ın bilgisi ve onayı olmadan Zarrab ve bir avuç kirli-rüşvete batmış siyasetçinin mevcut koşullarda yapabileceğini sananın, muhakeme yetisi sorgulanır. Zarrab’ın rüşvet zincirinde bir halka olan dönemin bakanı Zafer Çağlayan hakkında, şu an ABD’de tutuklama kararı var. Çağlayan’ın bağlantısının nereye çıktığını sizce ABD bilmiyor mu? Bu soruyu okuyunca tebessüm eden herkes, yanıtını da biliyor herhalde! Zarrab konuşuyor. Konuştukça da ABD Erdoğan ve rejimi konusundaki tutumunu netleştiriyor.

RUSYA TEHDİDİ, BİR DÖNÜM NOKTASINA TAŞIYABİLİR

Gelelim üçüncü kırılma noktasına. Burada altını kalınca çizmemiz gereken tek bir sözcük var: Rusya. Bugün Türk dış ve güvenlik politikaları Rusya güdümünde tanımlanıyor. Erdoğan Rusya’nın kendi şahsi bekası ve rejimi için daha ehven olduğunu değerlendirdi. Bu, Rusya yöneliminin Erdoğan merkezli kişisel boyutu. Ancak bu koskoca bir ülkenin nasıl olup da tek bir kişinin keyfine göre dev bir manevra ile yüz seksen derece döndürüldüğünü açıklamaz. Bu noktada Avrasyacı derin devlet ve onun ideolojik-stratejik algıları analize dahil edilmek zorunda.

Ergenekon sürecinde tasfiye edilen Avrasyacı ulusalcı derin yapı, Ergenekon ve diğer darbe davalarının arkasında Cemaat’in (ve Erdoğan’ın) olduğuna inanıyordu. 17/25 Aralık’ta fısıldayarak oğluna talimatlar veren ve istiflenen dolar ve avroların sıfırlanmaya gayret edildiği bir zafiyet tablosu ile karşılaştıklarında, derin devletin beklediği fırsat altın tepside sunuldu. Ergenekon konusunda Erdoğan’ın kandırıldığını söylemesi ve Ergenekon’dan dolayı tasfiye edilen yüksek rütbelilerin önce serbest bırakılması, ardından TSK’ya yeniden alınmaları, son olarak da 15 Temmuz sonrasında en kritik ve stratejik görevlere atanmaları, iç ve dış politikada önemli sonuçları beraberinde getirdi. Bu TSK hizbi, oldum olası ABD karşıtı, NATO’nun Türkiye’ye ayak bağı olduğuna inanan, Rusya, Çin ve İran ile fırsatçı bir ortaklığı tercih eden bir yapı. AB süreci ve akabindeki demokratikleşmeden de, kendi krallıkları olan vesayet sisteminin bitmesinden de son derece rahatsızdılar. Bu bağlamda, ABD yeni düşman olarak ilan edildi, Rusya ise yeni müttefik oldu. Son olarak ABD ve NATO’nun karşı koymasına rağmen Rusya’dan stratejik anti füze batarya sistemi almaya karar veren Erdoğan’ın bu tercihi de ABD tarafından not edildi. Erdoğan rolünü oynadığı müddetçe Avrasyacı ulusalcı derin yapı arka planda kalacak. Son merhalede bir güç mücadelesi yaşanır. Bu mücadeleyİ askeri kontrol eden kazanır. Hizip bu nonstelasyonda daha avantajlı. ABD tüm bunların farkında. Sorunun yapısal olduğunu anladı. Yapısal önlemler olmazsa Türkiye’yi kaybedeceğini değerlendiriyor.

VİZE KRİZİ BUZDAĞININ GÖRÜNEN KISMI

15 Temmuz sonrası süreçte onlarca ABD vatandaşı sudan sebeplerle tutuklandı. Bir yılı aşkın zamandır içeride tutuluyorlar. Erdoğan defalarca bu kişileri serbest bırakmak için bir sebep görmediğini, ABD Gülen’i – ama kendi bekası için daha da önemlisi Zarrab’ı – kendisine iade etmediği sürece ne ABD’li rahibin ne de diğer Amerikalıların iade edilmeyeceğini beyan etti. Yani bu kişilerin tutukluluklarının hukuki bir temele dayanmadığı ve keyfi sebeplerle tutuklanmış siyasi tutuklular oldukları yönündeki uluslararası genel algıyı bizzat onaylamış oldu. Başka bir ifadeyle, bu ABD vatandaşları Erdoğan’ın elinde rehinedir. Türkiye’de hukuk olmadığını, yargının Erdoğan kontrolünde olduğunu, Erdoğan’ın ancak istediği ödünleri kopartabilirse bu kişileri serbest bırakacağını ABD biliyor. Sanırım Türkiye’nin ABD tarafından artık nasıl algılandığını tahmin edersiniz!

Vize krizi, buz dağının görünen kısmı. ABD için asıl sorun artık Erdoğan merkezinde sistemik yapı. Çünkü açıkça görüldüğü üzere, tüm kırılma noktalarının birleştirici unsuru, her taşın altından çıkan, tüm denklemin tek bilinmeyenli X’i Erdoğan. Bunu ABD artık net olarak kavradı. Erdoğan giderse, arkasında olan güç de açıkça meydana çıkacak. Bu durum, kartlerı yeniden karıştırabilir. Türkiye’de yeni bir siyasi dönem başlatabilir.
Benzer bir algılama, artık Almanya tarafından da, AB tarafından da net şekilde paylaşılıyor. Erdoğan için iki seçenek var. Biri asla seçemeyeceği seçenek. Hukuka dönmek, anayasaya dönmek. Ahmet Altan’ın çok önceden tespit ettiği üzere, bunu yapamaz. O kritik eşik çoktan aşıldı. Türkiye’deki bir normalleşmenin ucunda kendisinin Yüce Divan’da yargılanması olduğunu, vatana ihanetten rüşvet ve yolsuzluklara, sistemik işkenceden insan hak ve özgürlüklerini ihlale, anayasal düzeni askıya almaktan yabancı bir ülkedeki paramiliter unsurlara silah ve mühimmat tedariki yapmaya ve uluslararası savaş suçu işlemeye kadar, onlarca majör davada yargılanacağını seziyor olmalı. Bu nedenle, hukuka dönemez. İkinci iktimal, rejimini “büzerek”, daha da baskıcı ve Türkiye’yi içe kapatıcı bir politika benimsemesi. ABD (Almanya, Batı, AB, NATO vs.) merkezli bir dış düşman imajını ve karma bir iç düşman (Cemaat, Kürt siyasi hareketi, liberaller, insan hakları savunucuları vs.) imajını topluma pompalayarak, iktidarını ve rejimini devam ettirme üzerine inşa edilen bu strateji, Erdoğan için en olası ve makul olan yaklaşım gibi görülüyor. ABD ile yaşanan kriz, Türkiye’nin pupa yelken ilerlediği hukuksuzluk rejiminin dış “prangalardan” kendisini tümüyle kurtarması, hukuk ve demokrasiyle arasındaki son cılızlaşmış dış köprülerin de atılması anlamına geliyor. Yakında gerçekleşen AB zirvesi gibi aşamalarda da bu yönde gelilmeler beklenebilir.
Şu soruyla bitireyim: bu durum makro ekonomik açıdan daha ne kadar devam ettirilebilir? Yani rejimin “yakıtı” ne zaman biyecek? Sanırım bu soru ışığında Erdoğan rejiminin ömrü de belli olacak.
loading...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ