Aynı şartlarda yargılanmaya var mısınız?

Malum olduğu üzere dünyanın gündemi Koronavirüs.


TR724 yazarlarından ADEM YAVUZ ARSLAN'ın analizi şöyle...

Çin’de ortaya çıkan hastalık kısa sürede dünyanın dört bir yanına yayıldı ve küresel bir tehdit haline geldi.


Maalesef projeksiyonlar pek parlak değil. Milyonlarca insanın hayatını kaybetmesi bekleniyor.

Doğal olarak salgının siyasi, ekonomik ve sosyolojik boyutları da gündemin ilk sırasına tırmandı.

Her bir başlıkta uzun uzun analizler yapmak gerekiyor.

Çünkü dünya artık üç ay önceki dünya değil. Beylik bir laf ama realite şu ki “hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak”

Türkiye ise bütün bu fırtınada pusulası-kaptanı-yeterli teçhizatı olmayan bir tekne gibi oradan oraya savrulup duruyor.

Günde üç vakit 30 televizyonda konuşan, benzin indiriminden kermes açılışına kadar her konuda eline mikrofonu alan Cumhurbaşkanı Erdoğan krizin başından bu yana kayıplarda.

Günler sonra ortaya çıktığında ise akıllara ziyan bir ekonomik paket açıkladı. Takip eden günlerde de internetten mesaj yayınlamakla yetindi.

Oysa ki Erdoğan dışında tüm dünya liderleri insanoğlunun karşılaştığı bu devasa krize karşı sahaya inmiş halde. Hastalığa dair veriler, alınacak tedbirler ve yapılması gereken işler bizzat liderler tarafından açıklanıyor.

Her şey şeffaf her şey net.

Türkiye’de ise tam tersi bir durum var. Önce inkar politikası izlendi. Ardından ‘uğradı ama kimse hastalanmadı’ dendi sonra da rakamları düşük tutuldu.

Hatta emekli Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman’ın Koronavirüsten öldüğü saklandı.

Allah’tan hala bu ülkede gazeteciler var ve Yalman’ın Korona’dan öldüğü, alel acele defnedildiği ortaya çıktı. (Bu yazının konusu değil ama 28 Şubat döneminin kudretli generallerinden Aytaç Yalman gibi bir isim risk grubunda olmasına rağmen salgının merkezi sayılabilecek İran’a neden gider, kimle gider, kimle görüşmeye gider akıl alır gibi değil. Bu meseleye ayrıca eğilmek şart)

Gelinen nokta da Türkiye için tablo hiç parlak değil. Devlet hazır, halk işin ciddiyetinin farkında değil, medya iktidar şakşakçılığından başka bir şey yapmıyor.

Korkarım yakında toplu ölümlerle karşılaşacağız.

Özellikle de cezaevlerinden bu yönde haberler gelebilir. Çünkü cezaevleri virüsün yayılması için en uygun yerler.

115 bin kapasiteli cezaevlerinde 300 bin tutuklu ve hükümlü kalıyor. 20 kişilik koğuşlarda 50 kişi tutuluyor. Su, yemek ve hijyen sorunlu. Üstelik yasalara aykırı bir şekilde tutuklu bulunan bebek, hamile-lohusa kadınlar ve yaşlılar var.

Hastalığın bir tutukluya bulaşması demek on binlerce kişinin hayatının tehlikede olması anlamına geliyor.

Amerika başta olmak üzere çok sayıda ülke cezaevlerini boşaltırken Erdoğan rejimi bu riske uzun süre kulak tıkadı.

Harekete geçtiklerinde ise gerçek suçluları tahliye edip siyasi nedenlerle içeride tuttukları on binlerce insanı kapsam dışında tutan bir çalışmaya imza attılar.

Meclis safahatında büyük bir sürpriz olmazsa sadre şifa olmayacak bir düzenleme olacak.

Bu tartışmanın başka bir boyutu daha var ki asıl gelmek istediğim yer orası.

Malum olduğu üzere Korona virüsü salgınıyla birlikte Türkiye’nin bu konuda doktora yapmış tek uzmanının KHK’lı olduğunu öğrendik.

Meğerse yıllarını bu virüse harcamış bir uzmanımız varmış ve biz onu KHK ile atmış, uyduruk gerekçelerle ‘terör örgütü üyeliği’ ile soruşturmuşuz !

Hikayeyi herkes biliyor ancak belki duymayan kalmıştır diye kısaca özetleyelim: Doç.Dr Mustafa Ulaşlı Gaziantep Üniversitesi’nde çalışan bir akademisyen. 1 Eylül 2016 tarihli KHK ile ihraç edilmiş.

Rektörlüğün ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ ihbarı ile hakkında soruşturma açılmış. Soruşturma sonunda aklanmış ama 3 yıldır görevine dönememiş.

Binlerce KHK’lı gibi sosyal ölüme terk edilmiş.

Rejimin dayağını yemiş, mağdur edilmiş bir akademisyen olarak kenara çekilmek yerine ‘bu salgına karşı göreve hazırım’ dedi.

Ancak AKP ve Ergenekon çevrelerinde kıyamet koptu.

Gerçek gazeteciler, akademisyenler, diplomatlar ve askerler cezaevinde olduğu için meydanı boş bulan ‘Hitler ruhlu’ tipler arkasına gizlendikleri maskelerini çıkardılar.

Nedim Şener, Ardan Zentürk, Ali Türkşen , Ali Gür , Toygun Atilla ve Ceren Yazgan gibi isimler yüz kızartıcı paylaşımlar yaptılar.

Mesajları tek tek aktarmaya gerek yok.

Neymiş KHK’lı bir  doktor tarafından tedavi edilmektense Koronavirten ölmeyi tercih ederlermiş.

Neymiş Korona virüsünün tedavisi olabilirmiş ama ‘fetöcülük’ daha tehlikeliymiş…

Hukukun işlediği bir ülkede böyle açıklamalar yapanları evire çevire rezil ederler ve bırakın ekrana çıkmayı, sokağa bile adım atamazlar.

Nedim Şenerler, Ali Türkşenlerin paylaşımlarında vücut bulan bu faşist zihniyet tüm Cemaat mensupları gaz odasında yakılsa bile rahatlamayacak. AKP yargısında aklanmış kişilere bile müsamahası olmayan bir zihniyet bu.

Bu tartışmanın bir de “aklanmışlarsa dönmeliler” korosu var. Bu kesim KHK’lılar konusunda Nedim Şenerler, Ali Türkşenler kadar insafsız değil.



Onlara göre Koronavirüs nedeniyle aklanmış KHK’lı sağlık çalışanları mesleğe geri dönebilmeli. Yargılanmış ve ceza almış olanların ise bahsi bile geçmiyor.

Eğer doğru dürüst bir hukuk düzeni olsaydı bu çağrı mantıklı görülebilirdi.

Ancak Perinçek’in tabiriyle ‘altın çağını yaşayan’ ve ‘siyasetin köpeği’olan yargı sefil halde. Bırakın tutuklamayı, yargılama konusu bile olmayacak ‘dönemlik suçlar’ nedeniyle yüzbinlerce insan hapislerde çürüyor.

Mesela Doç.Dr Mustafa Ulaşlı örneğine bakalım.



Gaziantep Üniversitesi rektörü Prof.Dr Ali Gür kamuoyunda KHK’lılar lehine oluşan havadan rahatsız olmuş ki günlerdir ‘O aslında fetöcü’ paylaşımları yapıyor.

Hatta önceki akşam tarihe geçecek bir adım daha attı ve Ulaşlı’nın ‘suç dosyasını’ yayınladı.

Prof Gür’e göre ‘ağır suç sayılması’ gereken Fatih Üniversitesi’nden mezun olmak, Kimse Yok Mu ? derneğine yardım yapmak ve Bank Asya’ya para yatırmak gibi şeyler.



Nitekim Gür’ün paylaşımını gören herkes “iyi de suç nerde?” tepkisini gösterdi. Bu arada Ulaşlı’nın ‘cv’sinde suç yok ama Gür’ün yaptığı alenen fişleme.

Neyse ki Ulaşlı soruşturmayla kurtulmuş çünkü ‘aynı suçlamalar’la onbinlerce kişi tutuklandı.

Peki tutuklananlar neyle suçlanmış, hangi delillerle tutuklanmış?

Çok uzağa gitmeye gerek yok, kendi dosyalarımdan örnekler verebilirim. Yazdığım kitaplar nedeniyle müebbetle yargılanıyorum.

Adımı bile doğru dürüst yazamayan bir savcının hazırladığı iddianamenin 4 cümlesi benimle ilgili. Adım dahil hepsi yanlış. Bana atfedilen suçun uydurma olduğunu aynı iddianamenin ekleri de açıkça gösteriyor.

Ama ben bu iddianameyle 2 müebbet artı 25 yılla yargılanıyorum.

Hakkımda tutuklama ve kırmızı bülten kararı çıkarıldı. Avukatım tutuklu ve kendimi savunamıyorum bile. Baronun bana atadığı avukat beni savunmuyor, telefonlarıma ‘sizinle konuşmam doğru olmaz’ diye çıkmıyor.

Hasbel kader bu sürece yurt dışında yakalandım.

Türkiye’de olsaydım 4 yılı aşkın süredir tutuklu olacak ve tamamen uydurma 4 satırlık suçlamayla müebbet hapis cezasına çarptırılacaktım.

Bunun gibi başka davalar da var.

15 Temmuz’a dair sorgulamalarım nedeniyle Tayyip Erdoğan, Hulusi Akar, Hakan Fidan ve Süleyman Soylu tarafından mahkemeye verildim.

Dedim ya sayamadığım kadar çok davam var diye.

Mesela bir tanesi fıkra gibi. Konyadan bir savcı ‘işkenceye hayır’ diye tweet atan bir avukata ‘kamu görevlisine hakaret’  davası açmış.

Ama gelin görün ki dava bana açılmış. Tek sayfalık iddianameyi mahkeme kabul etmiş ve bana yakalama kararı çıkartmış.

Dediğim gibi Türkiye’de olsaydım iki yıl tutuklu kaldıktan sonra çıktığım mahkemede avukat olmadığımı, o tweeti atmadığımı, rt etmediğimi, twetten dahi haberimin olmadığını anlatır, insaflı bir hakime denk gelirsem tahliye edilir ama yine de mahkum olurdum.



Sadece benim değil, tüm meslektaşlarımın davası böyle absürtlüklerle dolu. Mesela Mehmet Baransu’nun son duruşmasında şöyle bir komedi yaşandı. Hakim ‘tutukluluk halinin devamına’ diye karar yazarken ‘tanığın dinlenmediğini’ gerekçe yaptı. Oysa ki tanığı bir önceki duruşmada bizzat kendisi dinlemişti.

17 Aralık sonrası konjonktürde açılan tüm davalar benzer skandallar içeriyor. Hatta 15 Temmuz davaları bile.

Darbe yargılamalarında öyle hukuki garabetler var ki zerre vicdan taşıyan birisi isyan eder.

Mesela Harbiyeli çocukların durumu.



Otobüslere doldurulup kalabalıkların önüne linç edilsin diye bırakılan Harbiyeli çocuklar müebbet hapis cezası aldı.

Darbeye katılmamış, darbecilerle çatışmış, direnmiş binlerce asker sadece fişleme listelerinde adı var diye onlarca yıl hapis cezası aldı.

Dediğim gibi sayısız örnek verebilirim.

Eğer bu yargılamalar normal bir hukuk düzeni içinde yapılsa hatırı sayılır bir bölümü beraat eder, mesleklerine geri döner.

O yüzden KHK’larla ilgili talep edilmesi gereken şey, “Beraat etmişlerse mesleklerine dönebilirler” demek değil, aksine “tüm KHK’lar hukuksuzdur, hepsi iptal edilmeli ve herkes görevine geri dönmelidir” olmalı.

Aksini iddia edenlere şu basit soruyu soralım: “Siyasetin köpeği haline gelmiş bu yargı düzeninde yargılanmayı kabul ediyor musunuz? Eğer “tamam ben yargılanırım ve sonucuna razı olurum” diyorsanız o zaman KHK’lılar için ‘aklan da gel’ diyebilirsiniz.

 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ