"Listeler MİT’ten geldi, alın dediler aldık’’

Ağır Ceza Katibi Murat Sinan, kendisini sorgulayan memura ‘neden göz altına alındığını ve hakkında hangi delillerin olduğunu’ sorduğunda aldığı cevapla şaşkına döner: ’’Onu mahkemede hakime sorarsın Al dediler aldık. Listeler MİT’ten geldi.”


Tr724'den Gazeteci Basri Doğan'ın haberine göre Türkiye’de 15 Temmuz 2016 günü saatler gece yarısını vurduğunda aralarında hakim savcıların olduğu 4 binden fazla yargı mensubunun işine son verildi. Ortada bir askeri darbe girişimi vardı ama hukukçular evlerinde gözaltına alınıyor, mesleklerinden ihraç ediliyor, büyük çoğunluğu hapishanelere gönderiliyordu. Bunlardan birisi de henüz 28 yaşındaki adliye katibi Murat Sinan’dı. İzmir Adliyesi’nde ağır ceza ve terör suçluları katipliğinde çalışıyordu. ’’Gözaltının 14. günü gece saat 01:00’e geliyordu.  Uykudan uyandırılıp ifadeye götürüldük. Emniyette genel olarak herkese sorulan 10-15 sorunun haricinde hiçbir özel soru sorulmadı. İfademi alan memura neden ve hangi delile binaen gözaltına alındığımı sorduğumda, cevaben “Onu biz bilmeyiz, MİT’ten listeler geldi, al dediler aldık, onu mahkemede hakime sorarsın.” cevabını alır. Sinan, çıkarıldığı hakimlik tarafından tutuklanır ve cezaevinde yaklaşık 19 ay kalır. Yurt dışı çıkış yasağı ve haftada bir kez imza tedbirleriyle tahliye edilir. Görünüşte özgürdü ancak kendi ifadesiyle ‘çekilmez günler’ geçirir. Ve yurt dışına çıkma kararını verir. Daha hayatın başında bir gece yarısı terörist edilen KHK’lı genç adliye katibi Murat Sinan, yaşadıklarını, Tr724’e anlattı.

‘TUTUKLANDIM EĞİTİMİM YARIM KALDI’


İsmim Murat Sinan, 28 yaşındayım, ilkokul, lise ve üniversiteyi İzmir’de okudum. 2013 yılında kamu yönetimi bölümünü, 2014 yılında da Atatürk Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu’nu bitirdim. 2015 yılında Gediz Üniversitesi’nde işletme lisansına başladım, aynı zamanda Kosova’da bulunan bir üniversitede hukuk okumaya başladım. Fakat tutuklanmam nedeniyle ikisini de tamamlayamadım. Kosova’ya giderek hukuk bölümüne devam etmeyi düşünüyordum. Ancak Kosova’da 6 eğitimcinin MİT tarafından kaçırılmasından sonra oraya da gidemedim.

2011 yılına kadar hem üniversite okuyup hem de çalıştım. Çok yakın bir dostumun 2010 yılında adliyede memur olarak işe başlaması ve onun tavsiyeleri üzerine katiplik mesleğinden, böyle bir sınavın varlığından haberdar oldum. Bunun üzerine katiplik sınavına hazırlanmaya başladım. 2011 yılında İzmir Adliyesi’nde yapılan katiplik sınavına girdim, sınavı kazandım ve böylece 22 Haziran 2011’de ticaret mahkemesinde katipliğe başladım. Yaklaşık 1,5 yıl kadar bu mahkemede çalıştıktan sonra talebim olmadığı halde İzmir Adli Yargı Komisyonu tarafından İzmir 1 ve 2 Nolu Hakimliklerde görevlendirildim. İzmir 1 ve 2 Nolu Hakimlikler Ege Bölgesi’nde terör ve örgütlü suçlarla ilgili soruşturmaları yürütmekle görevli özel yetkili hakimliklerdi.

SİYASİLER KAPATTI, “CEMAATİN, PARALEL MAHKEMELERİ” ALGISI OLUŞTURULDU

TMK’nın 10. Maddesiyle Görevli İzmir 1 ve 2 Nolu Hakimlikler kapatıldıktan sonra ben ve arkadaşlarım farklı mahkemelerde görevlendirildik. Ancak o dönem medya ve siyasiler tarafından kapatılan mahkemeler hakkında “cemaatin, paralel yapının mahkemeleri” gibi bir algı oluşturulmuştu. Bu nedenle bu birim kapatıldıktan sonra görevlendirildiğimiz bazı mahkemelerdeki hakimlerin daha önce bu birimde çalışmış olmamızdan dolayı hak etmediğimiz halde farklı tutum ve davranışlarına ve zaman zaman da mobinge maruz kalıyorduk.

‘15 TEMMUZ’A DARBE DENİLDİĞİNDE GÜLMÜŞTÜM!’

15 Temmuz 2016 tarihinde İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde çalışıyordum, o gün iş çıkışı evime gittim. Saat 22 – 22:30 civarında televizyon izlerken son dakika haberlerini gördüm. Bazı televizyon kanallarında terör saldırısı, bazılarında ise darbe deniyordu. 15 Temmuz’u ilk başta darbe denildiğinde inanamadım, inanmak istemedim, şaşkınlıktan olsa gerek gülmüştüm, komik gelmişti. İlerleyen saatlerde durum biraz daha netleşince endişem, korkum arttı. Çünkü haksız, hukuksuz ve acımazca bir linçe uğrayacağımızı da düşünmüyor değildim. Neden! Çünkü TMK’larda çalışmıştım, öyle bir algı oluşturulmuştu. En samimi dostlarımdan bile bu algının dışa vuruşunu görüyordum zaman zaman. 18 Temmuzda adliyeye gittiğimde herkeste çok ciddi bir endişe ve korku vardı. İnsanlar darbe girişimiyle ilgili hiç konuşmuyor, konuşmak istemiyorlardı.

‘ÖNCEDEN HAZIRLANAN LİSTELER..’

Darbe girişiminin olduğu gece ve sonraki gün, sanki önceden listeler hazırlanmış gibi 2745 hakim ve savcı bir anda açığa alındı. Çok değil her hakim veya savcının açığa alınması için sadece 1 dakika üzerinde düşünülse 45 saatte karar alınabilirdi. Fakat ona bile gerek duyulmadı ve ilerleyen günlerde bu sayı çok çok arttı. TMK’da çalışmış olan bildiğim kadarıyla tüm hakim ve savcılar, meslektaşlarının, beraber çalıştıkları katiplerin, adliye personelinin gözleri önünde polisler eşliğinde adliyeye getirildi, ifadeleri alındı. Onları o şekilde görmek bizleri çok etkilemişti, çok üzülmüştük. Darbe girişiminden sonraki günlerde, çalıştığım mahkemenin yazı işleri müdürü “ben şimdi bu yazıya nasıl cevap vereyim” diyerek sitemde bulundu. Kalem personeli olarak bizler ‘ne oldu müdür bey’ diye sorduğumuzda, Komisyon Başkanlığı’ndan “Mahkemenizde görev yapan, ‘fetöcü’ olduğunu düşündüğünüz, gözlemlediğiniz, bir irtibatı, iltisakı olan personel var ise Başkanlığımıza bildirilmesi..” yönünde bir yazı geldiğini söyledi. Komisyon Başkanlığı tarafından yazı işleri müdürlerinden isim isteniyor, tabir-i diğerle fişleyin mi demek istiyorlardı!!! bilemiyorum.

‘KOLTUK DEĞNEKLERİ İLE BENİ GÖZALTINA ALDILAR’

4 Ağustos 2016 günü ön çapraz bağlarımdan ameliyat olmuştum. 3 aylık heyet raporum vardı. 2 gün hastanede yattıktan sonra evime geçmiştim. Uzun bir fizik tedavi süreci beni bekliyordu. Ancak 10 Ağustos 2016’da yani ameliyattan sadece 6 gün sonra benim de içinde bulunduğum, İzmir Adliyesi’nde çalışan katip ve yazı işleri müdürlerine operasyon yapılmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam 88 kişi gözaltına alınmıştı. O gün sabah saat 05:00 civarında 8-10 polis kapıma dayandı. Açıkçası daha önce çalıştığım birimden dolayı bir endişem de vardı. Acaba sırf bu gibi bir nedenle beni de alırlar mı diye çok düşünüyordum. Annemle de konuşmuştum bu durumu, eğer böyle bir durumla karşılaşırsak çok üzülmesinler diye. O da bana, sadece bu nedenle tutuklama olmaz, hem zaten sen o görevi istemedin, seni komisyon görevlendirdi diyerek bana teselli veriyor, beni rahatlatmaya çalışıyordu. Fakat düşündüğümüz gibi olmadı, 5-6 adet delil torbalarıyla gelen polisler sadece cep telefonuma el koyarak, başka herhangi bir delil olmadan, henüz 5-6 günlük ameliyatlı iken koltuk değnekleriyle beni gözaltına alıp emniyete götürdüler. Emniyete ilk girişte boy, kilo ölçümü ve fotoğraf çekimi yapılıyor prosedür olarak, fotoğraf çekimi sırasında  polisler hep bir ağızdan ‘bayrağa dön’ demişlerdi bana. Ben de ilk başta anlamamıştım, fakat beni terör örgütü üyeliğinden aldıkları için meğer bunu kasıtlı olarak söylüyorlarmış o zaman anladım. Onlara göre güya ben bayrağa bakmaya çekiniyordum, güya bayrak düşmanıydım. O zaman çok duygulanmıştım, gözlerim doldu ama yapacak birşey yoktu. Bir şey diyemedim, üzerimize doğru gelen çok büyük bir nefret vardı. Öyle ki hakkımızı aramamıza bile tahammülü olmayan bir öfke, nefret, linç. Eli kanlı, silahlı terörist gibi değerlendiriliyorduk her birimiz. Gözaltında kaldığım 15 gün boyunca tek kişilik koğuşlarda 7-8 kişi kaldık. Koğuşların durumu çok kötüydü, çok pisti, pis kokuyordu, yatacak alan ancak vardı. Emniyetteki tuvaletler alaturkaydı, fakat benim o anki durumum, sağ ayağımın tamamen sargılı ve ameliyatlı olması bu tuvaletleri kullanmama müsaade etmiyordu. Dolayısıyla alafranga tuvalet gerekiyordu. Ben bu hususu birkaç kez görevli polislere iletmiştim fakat bir netice alamayacağımdan endişem vardı. Bu nedenle gözaltına alındığım ilk 6 gün boyunca verilen katı yiyecekleri çok az yiyerek, genelde sıvı tüketerek tuvalet ihtiyacımı olabildiğince ertelemeye çalışıyordum. Daha sonra gözaltında olan bir yazı işleri müdürü ve bazı meslektaşlarım da görevli polislere durumu müteaddit defalar belirtince gözaltına alındığımın 6. günü getirtilen bir aparatla gece yarısı bir memurun çağırmasıyla ihtiyacımı gidermiş oldum.

‘SAVCI ZAFER DUR, İFADEMİ ALMADAN TUTUKLAMAYA SEVK ETTİ’

Gözaltının 14. günü gece saat 01:00’e geliyordu uykudan uyandırılıp ifadeye götürüldük. Emniyette genel olarak herkese sorulan 10-15 sorunun haricinde hiçbir özel soru sorulmadı. İfademi alan memura neden ve hangi delile binaen gözaltına alındığımı sorduğumda, cevaben “onu biz bilmeyiz, MİT’ten listeler geldi, al dediler aldık, onu mahkemede hakime sorarsın” dedi. İfadem alınırken sorulan sorulardan birisi de hangi mahkemelerde, hangi hakimlerle ne kadar süre çalıştığımdı. Ben de, görev yaptığım mahkemeleri söylerken TMK’da ve hakim Serdar Ergül ile çalıştığımı söyleyince ifademi alan memur “heee, şimdi işin rengi değişti” şeklinde bir tepki verdi ve devamında Serdar Hakim’in nerede olduğunu biliyor musun, en son kendisiyle ne zaman görüştün şeklinde bir kaç soru daha sordu. Ben de bilmediğimi, hakim beyle en son aylar öncesinden görüştüğümü söyledim. Ameliyatlı ayağımla 15 gün gözaltında kaldım. 15 günün sonunda savcı Zafer Dur benim ve arkadaşlarımın ifadesini almadan hepimizi tutuklamaya sevk etti.

‘HAKKIMDA DELİL NEDİR SORUSUNA HAKİM CEVAP VEREMEDİ’

Sorgu Hakimliği’ndeki Hakime Hanıma da neden gözaltına alındığımı ve tutuklamaya sevk edildiğimi, hakkımda hangi delilin bulunduğunu sorduğumda herhangi bir cevap alamamıştım. Emniyetteki ifademin dışında hiçbir farklı soru sorulmamıştı Sorgu Hakimliğinde. Yine Sorgu Hakimliğinde ifadelerin alındığı sırada Başsavcı Vekili Okan Bato’nun katibi olarak bildiğim memur, Hakime Hanıma bir kağıt uzattı, bu kağıttan sonra Hakime Hanım biraz yüzünü ekşitti. O kağıtta ne yazılıydı bilmiyorum, daha sonra duruşmaya ara verildi. Aradan sonra Hakime Hanım mahcup bir edayla: “Ülke olağanüstü halden geçiyor, zaten bir çoğunuz bu karara itiraz edeceksiniz, bu bir geçici süreç, bu dönem böyle olmak zorunda” gibi beyanlarda bulunarak, “beni lütfen affedin, anlayın, başka bir karar veremiyorum” der gibi, kendince teselli vererek çok büyük bir hukuksuzluğa gerçeği bile bile imza attı ve benimle birlikte çoğu arkadaşımı tutukladı.

İZMİR F TİPİ YÜKSEK GÜVENLİKLİ CEZA İNFAZ KURUMUNA GÖTÜRÜLDÜK

Tutuklandıktan sonra gece saat 3-4 civarında İzmir F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’na götürüldük. Cezaevindeki ilk günlerde arkadaşlarımla sorguyu, nezaretteki günleri, savunmaları konuşup, yaşadığımız zorlu gözaltı sürecini aramızda değerlendiriyorduk. Tabi diğer taraftan itiraz dilekçelerini de hazırlamaya başlamıştık. İlk bir hafta içinde hepimiz itiraz dilekçelerimizi Sorgu Hakimliğine gönderdik. Ondan bir hafta sonra bir akşam saat yaklaşık 18-19 sıralarında bir arkadaşımız, saat 22-23 sıralarında da iki arkadaşım tahliye oldu. Koğuşta 6 kişiyken 3 kişi kalmıştık. Bir arkadaşım “bizde yukarı çıkıp çantaları hazırlayalım” dedi. O kadar inanmıştı çıkacağımıza, o gece saat 03:00 e kadar bekledik acaba bizlerde tahliye olur muyuz diye, fakat üçümüzün de daha yatacak 19-20 ayımız varmış… Oradan İzmir F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’na götürüldük.


Ağır Ceza Katibi Murat Sinan, 19 ay cezaevinde kaldı: ”Tahliye oldum ama kendimi hiç güvende hissetmiyordum.
Yurtdışına çıkmaya karar verdim. Yunanistan’a geçtiğimizde bir yandan psikolojik anlamda çok ciddi bir rahatlama
hissetmiştim, diğer taraftan da ülkemden ayrıldığım için içim buruktu.”


‘8 KİŞİLİK KOĞUŞTA 25 KİŞİ KALIYORDUK’

Buradaki kapalı görüşe gelen ailelerimiz bize işkence yapılıp yapılmadığından endişe ettikleri için sürekli bu hususu sorup, vücutlarımıza bakmak istiyorlardı. Cezaevlerinde kaldığım süre boyunca fiziki bir işkenceye uğramadım. Ancak çok ciddi anlamda psikolojik işkenceye ben ve arkadaşlarım maruz kaldık. Buradaki cezaevinde yaklaşık 3 hafta kadar kaldıktan sonra Kurban Bayramı arifesinde İzmir Menemen T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na büyük bir konvoy oluşturularak nakledildik. Menemen T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda çok ciddi anlamda kötü muameleye ve psikolojik işkenceye maruz kaldık. İzmir F Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda kalırken Kurban Bayramı nedeniyle cezaevi kantini kapalı olacağından birçok malzeme, yiyecek, içecek almıştık, fakat nakil olunca çok azını yanımızda götürebildik, gittiğimiz koğuşta ne bir sabun ne de başka bir malzeme, hiçbir şey yoktu. Kantin, bayram nedeniyle zaten kapalıydı. Bayramı, en temel ihtiyaç olan birçok temizlik vb. malzemelerden eksik olarak geçirmek zorunda bırakıldık. 8 kişilik koğuşta ilk başlarda 19-20 kişi kalıyorduk, daha sonraları bu sayı 25’e kadar çıktı. Gelen yemekleri elimizde bulunan 3 veya 4 kaşık ile sırayla yiyorduk, başka kaşığımız yoktu, bayram olduğu için kantin kapalıydı. Bu cezaevinde kaldığım süre boyunca genel olarak yemekler çok az veriliyordu, yemeklerin yetmeyeceğini anlayınca bazılarımız ekmek arası bir şeyler hazırlayarak durumu idare ediyorduk. Menemen Cezaevi’ndeki infaz koruma memurlarının şahsımıza karşı davranışları onur kırıcıydı, hitap ediş tarzları çok aşağılayıcıydı, bunu kaldırmak bizim için çok zor oldu. Adli suçlular bizden daha insanca muamele görüyordu memurlardan. Ailelerimizden gelen kıyafetler, mektuplar ve kitaplar zamanında verilmiyordu. Bir seferinde bir infaz koruma memuru akşam yemeğinin dağıtımı sırasında bir arkadaşım koğuş kapısındaki delikten yemeği almak için karavanayı uzattıktan sonra, karavananın bir kısmının yamuk ve kırık olduğunu gören memur yemek dağıtmakla görevli olan yanındaki diğer kişiye (memur olup olmadığını bilmiyorum) dönerek içeride Pitbull var demiş, bunun üzerine arkadaşım da infaz koruma memuruna, söylediğinin yanlış olduğunu, karavanın koğuşumuza o şekilde verildiğini ve değiştirilmesi için çok defalar dilekçe yazdığımızdan bahsederek haksızlık ettiğini söyledi. Daha sonra memur da “size hizmet ediyoruz burada, yemek getiriyoruz” deyince, arkadaşım da “bu senin görevin” diyor. Bunun üzerine memur kapıya vurarak bağırmaya ve hakaret etmeye başlayınca ben ve bir kaç arkadaşım koğuşun üst katından aşağıya indik, durumu anlamaya çalışırken memur koğuştakilere “alın şunu buradan, yarım akıllı, zaten yarım kalan aklın var onu da ben almayayım, vatan haini” gibi lafları işittim. Bunun üzerine arkadaşım durumu anlatan bir şikayet dilekçesi yazdı ve Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü ile İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmek üzere cezaevi personeline verdi. O arkadaşım ile beraber kaldığımız süreçte herhangi bir işlem yapılmadı, soruşturma açılmadı. Ancak daha sonra ben başka bir cezaevine nakil oldum, bu nedenle daha sonra bir soruşturma açılıp açılmadığını bilmiyorum.

‘4 AYLIK ZAMAN ZARFINDA BİR KEZ HASTANEYE GÖTÜRÜLDÜM’

Menemen T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda kaldığım yaklaşık 4 aylık zaman zarfında ön çapraz bağlarımdan ameliyatlı olmam nedeniyle muayene edilmek ve fizik tedavi görmek için çok defalar dilekçe yazmama rağmen sadece bir kez hastaneye götürüldüm. Dilekçelerimiz, taleplerimiz cezaevi yönetimi tarafından hiç dikkate alınmıyordu. Menemen T Tipi Kapalı Ceza İnfak Kurumunda kaldıktan sonra bu sefer İzmir Aliağa 3 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na nakledildim. Buradaki durumda diğer cezaevinden çok farklı değildi. Bu cezaevinde de keyfi uygulamalar vardı. Örneğin bulunduğum koğuşun bahçesinin üstü tel örgülerle kapatılmıştı, gökyüzünü tellerin arkasından görüyorduk, bununla ilgili kurum yazılı bir karar alması gerekiyor, bu karar tel örgüler kapatıldıktan 3-4 ay sonra alınmış, kararı tebliğ ettiklerinde bunu görüyorduk. Belli bir zaman geçtikten sonra kaldığım koğuştan bende dahil olmak üzere 5 kişiyi alarak adli suçluların bulunduğu bir koğuşa yerleştirdiler, bu koğuşta ilk başta 5 tane adli suçlu 15 tane benimle aynı suçtan!!! yatan insanlar vardı, sonraları koğuşun yarısı adli suçlu yarısı ben ve arkadaşlarımdan oldu. İlerleyen günlerde adli suçlu olan arkadaşlarla da birbirimize alıştık ve bir zaman sonra içlerinden biri benimle birlikte birkaç arkadaşıma, daha önce kaldığı f… den tutuklu olanlar ile kaldığı koğuştan, beraber kaldığımız koğuşa getirilirken bir infaz koruma memurunun kendilerine “bizler sizi neden bunların yanına ne için koyuyoruz, bunlar vatan haini, bunlara rahat vermeyin, rahat bırakmayın, sizi boşuna mı bunların yanına koyuyoruz” dediğini söylediğinde şok olmuştum. Haksız yere cezaevine atılmak yetmediği gibi içeride de rahat bırakmıyorlardı, psikolojik açıdan bizi çok rahatsız etmişti bu durum.

‘FETHİ SEKİN ABİNİN ŞEHADETİNİ GÖŞYAŞLARIYLA ÖĞRENDİM’

İzmir 3 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na nakil olduktan birkaç gün sonra televizyonda, İzmir Adliyesi’ne bombalı saldırı yapıldığı haberini gördüğümde adliyede çalışan arkadaşlarım adına çok endişelenmiştim, sonradan yakinen tanıdığım polis memuru Fethi Sekin abinin şehit olduğunu öğrendiğimde gözlerim doldu, çok üzülmüştüm. Koğuş olarak Fethi Sekin abi ve Musa Can için dua ettik. Tutuklandıktan 10-11 ay sonra savcı bey ifadeye çağırdı ve “davanı açıyorum, etkin pişmanlıktan faydalanmak isteyip istemediğini son bir kez sormak istedim” dedi. Ben de kendisine “dosyada bana bir tane delil gösterin ki ben onun pişmanlığını yaşayayım” dedim. Devamında hakkımda bulunan hangi delile binaen tutuklu olduğumu çok defalar yazdığım tahliye ve itiraz dilekçelerinde savcı bey sormama rağmen 10 ay sonra ilk defa orada bylock iddiasında bulundu. Güya telefonumda bylock kırıntısı varmış. Ben de bunu kesinlikle kabul etmedim.

‘19 AY SONRA TAHLİYE OLDUM’

Kısa bir süre sonra davam İzmir 15. Ağır Ceza Mahkemesi’ne açılmıştı. Cezaevine gönderilen iddianame ve tensip zaptına baktığımda daha önce İzmir 2 Nolu Hakimlikte 1,5 yıl kadar beraber çalıştığım Hakim Hüseyin Yaşar Özyavuz’u Mahkemenin başkanı olarak gördüğüm de çok şaşırmıştım. Tensip zaptıyla birlikte 4 ay boyunca tutukluluğumun devamına karar vermişti ve tutuklandıktan 15 ay sonra ilk duruşmaya çıktım. Mahkeme başkanına emniyette ve sorgu hakimliğindeki cevabını alamadığım sorularımı tekrar sordum, neden gözaltına alındım, hangi delille, hangi gerekçeyle tutuklandım bilmiyordum. Fakat ilk başlarda yine cevap alamadım, ısrarla aynı soruyu sorunca Mahkeme başkanı bana cevaben telefonum bylock programının kalıntılarından bahsetti, bu iddia savcılık tarafından 10 ay tutuklu kaldıktan sonra bana söylenmişti. O güne kadar çok dilekçe yazdım hepsi de reddedildi, fakat ret kararlarının hiçbirinde bylocktan bahsedilmemişti. 10 ay sonra bir anda sende bylock kırıntısı tespit ettik denildi. Ben de, tutukluluğumun 10. ayında bylock tespit ediliyorsa ve buna dayanarak tutuklama tedbiri uygulanacaksa o tarihten sonra uygulanmasının gerektiğini, ortada hiçbir delil yokken 10 ay neden tutuklu kaldığımı, tutuklama tedbirinin hukukumuzda en son başvurulacak bir adli tedbir olduğunu, kaldı ki bu süreçte bir de ayağımdan sakat olduğum halde, ameliyatlı bir şekilde cezaevinde kaldığımı, hiçbir fizik tedavi görmediğimi, tedavi olamadığımı belirttiğimde, cevaben bana sadece “herkesin aynı” diyebilmişti. Bu ne demek! Yani insanların çoğu ilk 8-10 ay belki de bir yıl hiçbir şey gösterilmeden delilsiz, dayanaksız yatıyor ve bunu mahkeme başkanı tabi karşılıyor. Ayrıca sonradan gösterilen delillerin de içinin boş olduğu, bir çok dosyada ortaya çıktı, çıkıyor. Duruşmanın sonunda mahkeme tutukluluğumun devamına karar vererek duruşmayı 4 ay sonrasına erteledi. Cezaevinde yaklaşık 19 ay kadar kaldıktan sonra 2. duruşmada yurt dışı çıkış yasağı ve haftada bir kez imza adli kontrol tedbirleriyle tahliye oldum.

‘TAHLİYE SONRASI HİÇ KOLAY GEÇMEDİ’

Tahliye olduktan sonraki 2-2,5 aylık zaman hiç kolay geçmedi. Cezaevindeyken bir şekilde üzerini bastırdığım problemler karşıma dikilmişti. Çalışmak istiyordum ancak iş bulmak da kolay değildi. Bir taraftan içimde hala tekrar tutuklanır mıyım diye bir korku da vardı. Kendimi hiç güvende hissetmiyordum. Türkiye’de hayat benim için çekilmez bir hal almıştı ve yurtdışına çıkmaya karar verdim. Benim gibi Türkiye’de işinden mesleğinden olmuş, hakkında yakalama kararı bulunan 3 kişiyle İstanbul’da buluştuk ve birlikte yola çıktık. Yunanistan’a geçtiğimizde bir yandan psikolojik anlamda çok ciddi bir rahatlama hissetmiştim, diğer taraftan da ülkemden, ailemden, dostlarımdan ayrıldığım için içim buruktu, ne tam sevinebiliyor, ne de üzülebiliyordum. Daha sonra 5-6 km yakında bulunan bir köydeki polis merkezine gittik. Orada 1-2 saat nezarette kaldıktan sonra Aleksandrapolis’e götürdüler bizi ve orada da 2 gün tutuklu kaldıktan sonra evraklarımızı iade edip serbest bıraktılar. Daha sonra Meriç’ten birlikte geçtiğim bir arkadaşımla Selanik’e gittik, oradan da Atina’ya geçtik, daha önce aynı yollarla Atina’ya gelip ev tutmuş olan iki arkadaşın tuttuğu eve yerleştik, bir arkadaşımın vasıtasıyla iletişim kurarak. Ramazan ayını Atina’da geçirdim. Yunan halkının bizlere bakış açısı çok sıcak, samimi ve hoşgörülüydü. Polis veya halktan hiçbir olumsuz tavırla karşılaşmadım. Hatta Atina’da aynı evde kaldığım bir arkadaşımın orada tanışmış olduğu avukat Aleksis ile ramazan ayının son iftarını birlikte yaptık. Türkiye’de yaşadıklarımın bir kısmını ona anlattığımda çok üzülmüştü. Bana teselli vermeye çalışıyordu. Ülkemde yaşadıklarımdan sonra Aleksis’in samimi yaklaşımı beni çok mutlu etti. Samimi bir ortamda iftarımızı yaptıktan sonra gecenin sonunda kendisi bana ve arkadaşlarıma “beni de bir kardeşiniz olarak görün, bir ihtiyacınız olduğunda lütfen beni arayın” dediğinde çok mutlu olmuştuk.

Yaklaşık 1 ay kadar Yunanistan’da kaldıktan sonra Ramazan Bayramı’nın 2. günü Avrupa’ya  geçtim. Benim için bu çok büyük bir sevinçti. Avrupa’ya geldikten sonra iltica talebinde bulundum. İltica süreci şuan devam ediyor. Bu arada ben de dil kursuna gidiyorum. Benim gibi mağduriyetler yaşamış birkaç arkadaşımla birlikte kalıyorum.


Kaynak: Tr724
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER 15 TEMMUZ HABERLERİ