İşkenceyle öldürülen KHK’lı Gökhan Açıkkollu Belgeseli: Kırık Gözlük

KHK’lı Mümine Açıkkollu işkenceyle öldürülen eşi Gökhan Açıkkollu’yu vefatının üçüncü yılında anlattı. İlk kez ortaya çıkan görüntüler ve belgelerle BOLD’da…
Bold Medya'dan Gazeteci Sevinç Özarslanın özel haberine göre KHK’lı Gökhan Açıkkollu bundan üç yıl önce 5 Ağustos 2016’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün bodrum katındaki C-3 Nezarethanesinde hayatını kaybetti.

Adli Tıp Uzmanı Şebnem Korur Fincancı imzasını taşıyan rapora göre Gökhan Açıkkollu, işkenceye ve şeker ilaçlarının verilmemesi gibi bir dizi nedenden dolayı nezarethanede kalp krizi geçirdi.
Ölümünün ardından ailesi işkencecilerden şikayetçi oldu. Ancak savcılık “kovuşturmaya gerek yoktur” kararıyla işkence soruşturmasını kapattı.


Oysa eşi Mümine Açıkkollu’nun yoğun uğraşları işkenceyi kanıtlar nitelikte belgeleri ortaya çıkardı. Açıkkollu’yla aynı anda gözaltında bulunan kişiler resmi dilekçelerle işkenceye ilişkin şahit olmak istediklerini bildirdiler. O gün nezarethanelerde bir avukat ile biri profesör olmak üzere 3 adli tıp uzmanı var. Üç yıldır üstü örtülmeye çalışan ‘işkence ile ölümün’ yakın tanıkları idi onlar. Savcı bu şahitlerden hiçbirini dinlemedi. Açıkkollu’nun işkenceden yarı baygın getirildiğine ilişkin kamera kayıtları ayıklanarak dosyaya konuldu.

Avukatlar 13 günlük kamera kayıtlarının tamamını isterken savcı sadece 1 saat 25 dakikalık kalp krizi anına ilişkin görüntüleri dava dosyasına koydu. BOLD’un ulaştığı o görüntüler bile Açıkkollu’nun ölümündeki ihmalleri ortaya koyuyor.

Görüntülerde Açıkkollu’nun tek kişilik hücrede 5 kişiyle tutulduğu, üç kişiyle aynı yatakta yattığı, krizin başlangıç anında polislerden dakikalarca yardım istediği ancak yardım gelmediği görülüyor. Çaresizce yatağına dönen Açıkkollu bir süre sonra kriz geçiriyor ve hayatını kaybediyor.

“15 TEMMUZ AKŞAMI OĞLUMUN DOĞUM GÜNÜNÜ KUTLUYORDUK”

Mümine Açıkkollu, eşi Gökhan Açıkkollu gibi KHK’yla mesleğinden ihraç edilmiş bir öğretmen. Eşinin ölümünden sonra üzerine kurulan baskıya rağmen susmadı ve Türkiye’de duyuramadığı sesini uluslararası medya aracılığıyla duyurdu.

Hukuk mücadelesinde elinden geleni yaptı. Kendisine yönelik savcılık ablukası başlayınca iki çocuğunu annesiz de bırakmamak için Meriç Nehri üzerinden Türkiye’yi terk etti. Şimdi bir Avrupa ülkesinde mülteci olan Mümine Açıkkollu, ölümünün üçüncü yılında eşi Gökhan Açıkkollu’yu, onu ölüme götüren süreci ve sonrasındaki mücadeleyi gözyaşlarıyla anlattı.




2 saat süren röportajımızda, 15 Temmuz gecesini anlatarak başlıyor söze Mümine Açıkkollu:
“15 Temmuz oğlumun doğum günüydü. O 15 Temmuz’dan sonra anlamını yitirdi, acıların kaynağı bir gün oldu bizim için. O gün evdeydik. Murat Fatih’in doğum günü için küçük bir hazırlık yapmıştık, hediye almıştık, akşam pasta kesecektik.

17 Temmuz’da eşimin erkek kardeşinin nikah töreni vardı biz oraya gittik. Ertesi gün de memlekete gittik, bunalmıştık. Yorulmuştuk. Memlekette tabi haberleri takip ediyoruz. Haberlerde çocukların okullarının kapatıldığını öğrendik. Eşim de kayıtlarını sildirmek üzere İstanbul’a geri dönmek istedi. 22 Temmuz’da eşimi hızlı trenle Konya’dan İstanbul’a gönderdik.

Hatta içimizde o kadar sıkıntı vardı ki, birbirimize baktık. O diğer tarafa geçmişti, banklardan geçecekti, dönüp ‘hakkını helal et’ dedi. Ben de ‘sen de helal et’ dedim. O son görüşümdü eşimi.
11.00 gibi aradı, okul müdürünün aradığını ve açığa alındığını söyledi. ‘Şeker hastasıyım, ilaçlarım problem olacak’ dedi. Ben de açığa alınmak memuriyetten atılmak değil, geri dönersin diye teselli ettim. Bir saat sonra benim okul müdürüm aradı, açığa alındığımı söyledi. Böylece birer saat arayla açığa alındık.”

GÖZALTI GÜNLERİ

Açıkkollu’yu ölüme götüren 13 günlük gözaltı süreci ise ilk andan itibaren işkenceyle başlayan bir süreç olmuş:

“24 Temmuz Pazar sabahı 7.10’da beni İstanbul hatlı bir telefon aradı, eşimin gözaltına alındığını söyleyip kapattı.
Beni arayan numarayı günde dört kez beş kez arıyorum. Her seferinde bir polis memuru çıkıyor ve cevap vermeden kapatıyor. Eşimin şeker hastası olduğunu söylüyorum, şekeri 400’lere 500’lere çıkıyor diyorum. Nerede olduğunu bilmek istiyorum, ilaçlarını ulaştırmak istiyorum.

Polis, ‘burada doktor var bakarlar’ diyor. Ben eşimin ismini bile sormuyorsunuz diyorum, sürekli kapatıyorlar. Dördüncü günün sonunda tekrar aradım. Bu kez başka bir polis memuru, biraz insaflı biri herhalde. Eşimin ismini sordu, söyledim, Vatan Emniyet’te olduğunu söyledi. İlaçlarını getirmek istiyorum dedim. Getirin ulaştırırız dediler. Dört günün sonunda ilaçlarını ulaştırabildim.

İstanbul’a geldiğimiz zaman sitenin yöneticisiyle görüştüm. Yönetici bayanı hazirun olarak çağırmışlar ev araması yapılırken. Yöneticiyle birlikte eşi de geliyor. Yönetici bayan her şeyi anlattı bana. Önce polisler gelmişler, apartmanı ayağa kaldırmışlar. Kelepçeyi getirin, kağıtları getirin, gecenin 12’sinde herkesi ayağa kaldırmışlar. Maskeli polisler eşimi yüzüstü yere yatırmışlar, ters kelepçe takmışlar ve salonda sorgulamaya başlamışlar. Ve isimler sormaya başlamışlar. Eşim stresle birleşince şeker krizine girmiş. Ağzına şeker koymaya çalışmışlar. Yönetici uyarmış, insülin iğnesi kullanıyorsa, vurulması lazım demiş. O şekilde kendileri çantadan bulup iğne yapmışlar. Sonra sorgulamaya ve darp etmeye devam etmişler. Hatta o kadar çok darp etmişler ki yönetici ‘ben dayanamıyorum, artık burada kalmak istemiyorum, ne yapacaksanız karakolda yapın ben görmek istemiyorum’ demesine rağmen devam etmişler. Bu şekilde bir gövde gösterisiyle eşimi gözaltına almışlar ve arabada da darp etmeye devam ediyorlar. Eşim doktor raporlarına bunları yazdırmış, arabada da darp ettiler diye.

Avukat bulamıyorum, bu esnada TEM’i tekrar arıyorum. Avukat tutmak istediğimi söyledim, tutamayacağımı söylediler. Savcılık talep ederse Baro tahsis edecek dediler. Ben de artık her gün Baro’yu aramaya başladım. En sonunda barodan dediler ki savcılık talepte bulundu. Avukatın ismini numarasını aldım. O da çok korkuyordu, genç bir avukattı.
Çok çaresizdik, bir gün avukat bana mesaj attı. ‘Eşinizle bugün ilk defa görüştük’ dedi. Cumartesiydi, ben ısrarla arayınca açtı. ‘Uzun süredir kimseyi görmediği için eşinizin morali çok bozuktu, benimle görüşünce rahatladı. Gözlüğü kırılmış. Savcılıktan izin alıp yedek gözlüğünü getirseniz’ dedi.

Eşimin küçükken geçirdiği bir göz ameliyatı var, özel bir cam kullanıyor, prograsif cam. Sık sık kırılmasın diye pahalı bir fiyata kırılmayan bir cam almıştık. Eşimin gözlüğü kırıldıysa bu düşmekle, gözlüğünü düşürmekle kırılabilecek bir gözlük değil. O şekilde olmamıştır, gözlüğü kırıldıysa darp ediliyordur, dedim.

Avukata yüzünde ellerinde bir darp izi olup olmadığını sordum, biraz durakladı, ‘Yok’ dedi. Sonrasında biz savcılıktan izin alıp yedek gözlük götürdük. Arkasından haber almaya çalışıyorum. Haseki Hastanesi’ne kaldırıldığını, şeker komasına girdiğini, dört beş saat gözetim altında tutulduğunu, ardından doktorun nezarethaneye dönebilir raporu verdiğini öğrendim. Tabi raporu, ne şartlar altında kaldığını bilmiyorum. Nezarethaneye dönüyor, içeride sık sık panik atak nöbetleri geçiriyor. Koridora çıkartıp hava aldırıp geri getiriyorlar. Haseki’ye birkaç kez gidip gelmişler, birinde 4 saat müşahade altında tutmuşlar.

Adli Tıp Uzmanı Gürol Berber eşimle aynı koğuşta kalıyor, o anlatmıştı o geceyi. Eşim Cumartesi gece götürülüyor, saat 12’yi geçtikten sonra. Ama eşimi nezarethaneye sabah 8-9 gibi getiriyorlar. Zaten bu 8-9 saat işkence yapmışlar. Geldiği zaman çok perişan halde geldi diyor. Nezarette bir avukat varmış, onun omzuna yaslanıp ağlamış birkaç defa.

O avukat Silivri’de tutukluydu, dilekçe vermişti, ‘Gökhan Açıkkollu’nun döve döve öldürüldüğüne 15 kişiyle şahidiz, bu konuda bir soruşturma açıldıysa şahitlik yapmak istiyoruz’ diye. Ama onun şahitliğini de almadan savcı dosyayı kapatmıştı.




13 GÜNLÜK İŞKENCENİN ARDINDAN ÖLÜM HABERİ

Gökhan Açıkkollu, işkenceyle geçen günlerin ardından 5 Ağustos 2016’da hayatını kaybetti. O günü Mümine Açıkkollu gözyaşlarıyla anlatıyor:

“Uzun süre haber alamadık, 5 Ağustos Cuma sabahı saat 9 gibi telefon geldi. Acilen Haseki Hastanesi’ne geleceksiniz, dediler. Oğlumun okul kaydını yapmak için yoldaydık. Köprü trafiğine girdik, ulaşamıyoruz hastaneye.
Sonra tekrar telefon geldi ‘Gittiniz mi Haseki Hastanesine’ diye. Biz de ulaşamadığımızı söyledik. Saat 10.30 gibi bir telefon daha geldi. ‘Ben polis memuru Bülent, acilen Adli Tıp Kurumu’na geleceksiniz.’
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Abime Adli Tıp Kurumu’na gitmemiz gerekiyormuş dedim. Oğlum arkada oturuyor, ‘Anne Adli Tıp Kurumu nedir’ diye sordu. Tahmin ettim tabi muhtemelen otopsi yapılmaya götürülüyor. Oğlum gözaltındakileri bazen kan tahliline götürüyorlar, şimdi gidip öğreniriz diyorum. Ama o yol bitmek bilmedi. Ne diyeceğimi bilemiyorum, ağlamamaya çalışıyorum, ağlamadıkça içimdeki ateş büyüdü.

Orada birkaç saat beklettikten sonra Gökhan Açıkkollu’nun yakınları gelsin dediler. Ne ile karşılaşacağımızı bilmediğimiz için abimler içeri girdiler. Cenaze teşhisi için çağırdık demişler.
Abim içeri girip çıktıktan sonra ben koştum, ‘Başımız sağolsun Gökhan’ı kaybetmişiz” dedi. Orada içimde isyan sesleri yükseliyor. Adli Tıp’ın önündeki araba park yerinde, parmaklıklı bir kapı vardı. Oraya tutunduğumu hatırlıyorum. Bağırdım alabildiğine, ‘Eşime terörist dediniz asıl terörist sizsiniz. Sapasağlam teslim ettik cenazesini teslim aldık’ diye. Çok zordu, kızımı düşünüyorum, ona nasıl açıklayacağız durumu. Oğlum donup kaldı, o esnada ağlayamadı. Vefat haberini alıyorsunuz, dünyanız başınıza yıkılıyor… Arkasından o acınızı da yaşatmıyorlar size.”

HAİNLER MEZARLIĞI

Açıkkollu ailesi yaşadıkları büyük acıyı yüreklerine gömüp, kayıplarının hainler mezarlığına gömülmesini engellemek için mücadele etmek zorunda kalır:

“Biz cenazeyi almak istiyoruz vermiyorlar. Nereye defnedeceğimizi sordular. İstanbul deyince, ‘İstanbul’a defnedecekseniz vermeyeceğiz, biz götürüp hainler mezarlığına defnedeceğiz’ dediler.
Daha ifadesi bile alınmamış, suçlu değil diyoruz. Bize gelen talimat öyle hainler mezarlığına gömeceğiz diyorlar. Peki bir çaresi yok mu diye sorduk. ‘Gidin savcıdan ifade alınmadığına, normal bir cenaze olduğuna, normal çıkarılabileceğine dair bir kağıt getirin’ dediler. Savcıya gittik. Savcı ‘böyle saçmalık olur mu, adamın ifadesi alınmamış ben buna böyle bir kağıt veremem, normal prosedür neyse onu yapsınlar’ diyor. ‘O zaman gidin Terörle Mücadele’den bir kağıt getirin’ dediler. Gittik TEM’e dedik ki ‘bize eşimin ifadesinin alınmadığına dair bir kağıt verin’. Onlar da ‘Biz size kağıt veremeyiz, Mezarlıklar Müdürlüğü bize resmi yazı yazsın biz de onlara cevap verelim’ dediler.

Gittiğiniz bütün kapılar yüzümüze kapanıyor. Yazışmalar günler sürecek Türkiye’deki bürokraside. Sonra memlekete götüreceğimizi söyleyerek İstanbul’a defnetmekten vazgeçtik.
Memlekete gittiğimizde eşimle tatile, derdi ki ‘Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar, sonra da şu mezarlığa defnetsinler’ diye köyün mezarlığını gösterirdi. Oraya defnetmek nasip oldu.
Memlekete götüreceğimizi söyleyince verdiler ama hava sıcak ilaçlanması lazım. Böyle bir hizmet veremeyeceklerini söylediler. Yalvarıyoruz, ‘bize ilacın ismini söyleyin kendimiz alıp yapalım.’ Sonra orada biri insafa geldi, ilacı verdi biz kendimiz enjekte ettik.

Sonra bir süre de tabut bekledik. Tabutu getirdiler, dikkatimizi çekti, ebatı farklı görüntüsü farklı. Üzerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi logosu olmaması gerekiyormuş, ‘belediye size böyle bir hizmet vermiyor’ dediler. Memlekette babamlar da belediyeye başvurmuş mezar yeri için. Belediye kepçe vermemiş. Ücretli bir kepçe tutmuşlar. Sonra cenaze yıkandı. Biz görüştük, helalleştik ama çok zayıflamıştı eşim o 13 gün içerisinde. Gördüğüm hali çok zayıftı.

TIRNAKLARI EN DİPTEN KESİLMİŞTİ!

Eşimin cenazesi yıkanırken ilerde tekrar otopsi için lazım olur diye saçından ve tırnaklarından örnek istedim. Tırnağından örnek alırken çok zorlanmışlar, çünkü tırnakları çok derin bir şekilde kesilmişti. Kenarlarından zorla örnek alabildiler. Eşim normalde tırnaklarını kesmez, uzayınca koparır. Bu insanlar 13 gün nezarette kaldılar hiç tırnakları uzamaz mı?
Defnedildikten iki gün sonra köyün muhtarını ilçenin savcısıyla kaymakam çağırmış ‘böyle bir cenaze geldi bize niye haber vermediniz’ diye sormuşlar. O da ölüm belgesi olan her cenazenin gömülmesine izin veriyoruz demiş. Ama bu farklıydı demişler. Ben o kadar korktum ki, dedim herhalde mezarından da çıkartıp başka bir yere defnedecekler, o eziyeti de yapacaklar. Çok korkunç günlerdi.

ZOR GÜNLER VE DIŞLANMA

Eşinin defin işlemlerinin ardından aile İstanbul’a döner. Ancak Mümine Açıkkollu için dışlanmayla mücadele edeceği günler ve iki çocuğuyla ayakta kalma çabası başlar:

“Terörle Mücadele bana haber verince eşimin gözaltına alındığını, ben İstanbul’a dönünce evimi tanıyamadım. Taş üstünde taş kalmamış. Bazanın, dolapların içi dışarı boşaltılmış. Her şeyi dökmüşler. Benim bir tek taş yüzüğüm vardı o yok. Kutusu açık yüzük yok. Balkonlardaki saksılara kadar topraklarını yere dökmüşler. Evde ne buldunuz ki saksıların içinde ne bulmayı umuyorsunuz! Ben anlam veremedim bir türlü. Böyle bir muameleyi hak etmediğimizi düşünüyorum. Benim öğretmenlikte gecem gündüzüm öğrencilerim olmuştu. Öğrencilerimde bütün tahammül sınırlarımı kullanıyordum, eve gelince kendi çocuklarıma tahammülüm kalmıyordu. Site içinde öğrenci velilerim vardı, selamı sabahı kestiler. Ben selam veriyordum inip çıktıkça. Her gün arayan insanlar, çocuklarıyla ilgili rehberlik yapmamı isteyenler, okulla ilgili ricada bulunanlar, onlar gitmişler hiç selam sabah vermeyen insanlar gelmişler. Bazen nefsim konuşuyor, hepsi boşunaymış, hak etmemişler diyorum. Sonra diyorum ki sen onları Allah rızası için yapmıştın, kimsenin takdiri taltifi için yapmamıştın diyorum.

Hatta o kadar ileri gitmişler ki, başka birinden duymuştum. Ben çocukları arabayla okula götürüp getiriyordum. Hatta yağmur kar olunca sitedeki çocuklar ıslanmasın diye onları da arabayla alıyordum. Komşulardan biri, ‘o kadar iey yaşadılar, bunların çocukları hala rahat ediyorlar, karda yağmurda hala arabayla gidip geliyorlar’ demiş. Bu kadarı bile kıskançlık sebebi oluyor. Benim arabayla gidip gelmem bile o kadar rahatsız etmiş ki onları. Biz tamamen sefil hayata düşecektik, belki cami kenarında dilenci olsaydık çok hoşlarına gidecekti. 23 yıldır devlet memuruyum, bir arabam olmuş çok mu. Onca çektiğiniz sıkıntıda destek olmayı bırakın, hala neden sefil olmadılar anlayışıyla yaklaşan insanlar var.”

Mümine Açıkkollu’nun mücadelesinin bir yanı da, eşini ölüme sürükleyenlerden hesap sorabilmek için delil toplama çabası olur:

“İstanbul’a döndükten sonra Gayrettepe Cinayet Büro’ya gittim müşteki sıfatıyla ifade verdim, eşime yapılanlarla ilgili. Onun öncesinde eşimin defin işlemleri bittikten sonra istanbul’a döndük. Eşimin kalan eşyalarını almak üzere Terörle Mücadele’ye gittik. Eşimin eşyalarını teslim ettiler, tutanak düzenlemişler. Baktım tutanakta eşimin kırık gözlüğü ve kimliği yoktu. Gözlüğünü istedim. ‘Ne yapacaksınız kırık gözlüğü atmışızdır biz onu çöpe’ dediler. Böyle bir haklarının olmadığını söyledim. Gözlüğü bulamayacaklarını belirtip imza atmamı istediler tutanağa. İmzalayacağımı ama gözlüğü ve kimliği olmadığı için şerh düşeceğimi söyledim. Şerh düşüp imza attım. Polis memurlarından biri çok sinirlendi, kızdı gitti. Geri geldi ‘imzalayacaksınız’ dedi. Ben bu şekilde imzaladım, buyrun kabul ediyorsanız dedim. Çıktık oradan. Artık arkada nasıl telaşlandılarsa 10 dakika sonra telefon geldi. ‘Eşinizin gözlüğünü bulduk, çok uzaklaşmadıysanız gelip teslim alabilirsiniz’ dediler. Tekrar geri döndük kırık gözlüğü teslim aldık.”

SAVCILIK DELİLLERE, ŞAHİTLERE RAĞMEN İŞKENCE DOSYASINI KAPATTI

Mümine Açıkkollu bu süreçte eşinin işkenceyle öldüğünü delilleri ve şahitleriyle ortaya çıkartır ancak savcılık dosyayı kapatır:

“Eşimin işkence soruşturma dosyasında nezarethane kayıtları vardı. Biz normalde avukat aracılığıyla 13 günlük nezarethane kayıtlarını istemiştik. Ama onlar sadece olayın olduğu anın görüntülerini dakikalık saatlik görüntüleri çekip vermişler. Kalp krizi geçiriyor, müdahale başlıyor, ambülans geliyor, o 1 saat 25 dakikalık görüntü. İki CD halinde verdiler bu görüntüleri ama maalesef biri açılmadı. Sadece kalp krizi geçirdiği ve nezarethaneden dışarı çıkarıldığı an var. Açılmayan CD’de ne olduğunu kamera kayıtlarının çözümlerinden okudum.

Onun öncesinde eşimin nezarethaneye girişi çıkışı, düzenli yemek verildi mi verilmedi mi, bu giriş çıkışlarda sapa sağlam giderken, dönüşü nasıl oluyordu. Dönüş görüntüleri nasıldı, onların hiçbiri yok maalesef. Normalde otopsi raporuyla birlikte otopsi fotoğraflarının da verilmesi gerekiyor aileye. Otopsi fotoğraflarını da ısrarla istememize rağmen vermediler bize. Ve bütün bunlara rağmen, şahitler olmasına rağmen, benimle bizzat irtibat kuran birkaç şahit olmasına rağmen, onları da şahit olarak yazdırmamıza rağmen, savcı hiçbirini dinlemedi ve dosyayı kapatma kararı aldı, kovuşturmaya yer yoktur dedi.

Sonra biz itiraz ettik tabi ki. İtirazımız neticesinde ek olarak Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na başvurduk. Bütün dosyayı onların eline verdik ve Prof. Şebnem Korur Fincancı bir otopsi raporu çıkardı. Orada ayrıntılı eşimin doktor raporlarına yansıttığı işkence belirtileri, darp izleri hepsini değerlendiriyor ve arkasından eşimin panik atak hastalığından dolayı flash back’ler yaşadığı, gündüz yaşadığı o sıkıntıların aynısını gece tekrar yaşıyor rüyalarında. Fincancı, bütün dosyayı inceledikten sonra ‘Her ne kadar kalp krizi dense de kalp krizini tetikleyen sebebin işkence olduğu kayda alınmalıdır’ diye bir rapor yazdı. Biz o raporları da ekleyerek itirazda bulunduk.

“Bir avukat ben bu kişinin döve döve öldürüldüğüne şahidim, benimle beraber 15 kişi de şahittir” diyor, bunların hiçbirisinin şahitlikleri dinlenmedi maalesef. Eşimle beraber gözaltında tutulan Adli Tıp Uzmanı Görol Berber beyden çok ayrıntılı dinledik işkenceyi. Mesela gözlüğünün kırılması hadisesini çok ayrıntılı anlatıyor. Diyor ki ‘Yine götürdüler bir gün, birkaç polis. Önce biri neden yüzüme bakıyorsun diye vurmaya başlıyor. Sonra yere bakıyor, bu sefer neden yere bakıyorsun, yüzüme baksana diye vurmaya başlıyor. Sonra hepsi birden vuruyorlar, yere düşürüyorlar, sırtına dizleriyle bastırıyorlar. O gün perişan şekilde, gözlüğü kırık, bantla yapıştırılmış şekilde geri geldi.’

COP İŞKENCESİ

Ben doktor raporlarının hepsini tek tek inceledim. Doktorlara belki de ifade edebildikleriydi onlar. İfade edemedikleri nelerdi bilmiyorum. Tazminat davası dosyasında avukatın yazdığı bir ifade var. Cop işkencesinden bahsediyor: “.. isimli şahısların işkenceye dair şahitlik edebilecekleri, müteveffaya cop sokulmak suretiyle onur kırıcı ve kötü muamele gerçekleştirilerek aşağılandığını, dilekçesinde açıkça yazmıştır” ifadesi raporlarda geçmiyor ama tazminat davası dosyasında geçiyor. Yani her türlü işkenceyi yapmışlar isim alabilmek için. Avukat, eşimle aynı nezarethanede kalan, eşimle görüşen kişilerin ifadelerinden yola çıkarak bunu eklemiş dosyaya.

22 Ağustos 2017 İçişleri Bakanlığı’na maddi manevi tazminat davası açtık. Şu an bekletme kararı alındı. Sulh cezadaki ölümüne dair dosyada herhangi bir ilerleme olmadığı için.
Eşimle aynı nezarethanede kalan başka birinin -ismini vermek istemiyorum- mahkemesi oluyor, aradan yaklaşık 1, 1.5 yıl sonra. O bey ilk mahkemeye çıkıyor ve daha kendini savunmadan ‘ben Gökhan öğretmene yapılanları anlatmak istiyorum’ diyerek işkenceleri anlatıyor. Bunlar dosyada nasıl yer alıyor bilmiyorum. Savcı tüm bu delillere rağmen işkence soruşturmasını kapattı. 12 Sulh Ceza itirazımızı kabul etti Temmuz 2017’de ama şu aşamaya kadar hiçbir ilerleme olmadı maalesef. Göreve iade yazılarından sonra dosyaya gizlilik kararı koydular. Ve bu gizlilik kararından dolayı da şu an dosya hangi aşamada bilmiyoruz.



Kızı Zeynep Munise (10) ile çektirdikleri son fotoğrafı. Okuma Bayramı, Mayıs 2016

“BABA DEMEYİ ÖZLEDİM”

Mümine Açıkkollu’nun hukuk mücadelesi yanında ailesini ayakta tutma çabası da oldukça zorlu geçer:

“Kızım çok sıkıntı çekti bu süreçte. Uzun süre tepki gösterdi. Sonra dedi ki ‘Benim yanımda baba demeyin.’ Her baba dendiğinde irkiliyordu, etrafına bakıyordu. Çocuklarımın yanında kendi babama baba diyemiyordum. Kocaman bir boşluk açıldı hayatlarında. Hani hem anneleri hem babaları oldum deniyor ya, hikaye. Babanın boşluğu kesinlikle doldurulmuyor. Ne kadar doldurmaya çalışırsanız çalışın. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, kızımın ‘Anne ben baba demeyi özledim’ cümlesindeki o boşluğu dolduramazsınız. Baba kelimesi literatürlerinden çıktı artık.

İstanbul’da psikolojik destek aldı kızım. Avrupa’ya geldikten sonra kamplarda çocukların babalarıyla iletişimlerini gördü. Gündüz çok fark ettirmemeye çalışıyordu ama akşam odasına çekildiği zaman ‘Anne uyuyamıyorum, içimde kocaman bir şey hissediyorum bu boşluk mu özlem mi anlayamıyorum’ diyordu. Ben hep onu teselli ediyordum. Bir 15-20 yıl daha mı birlikte yaşamak istersin yoksa sonsuza kadar mı birlikte yaşamak istersin babanla. O şimdi cennette, onunla sonsuza kadar birlikte yaşama imkanımız var, eğer biz de iyi insan olursak diye…

Bir gün yine ağlıyordu. ‘Arkadaşlarıma babaları hediye alıyorlarmış’ dedi. Ben de ‘abinle ben de sana hediye alıyoruz’ dedim. ‘Anne beni anlamıyorsunuz babaları alıyormuş diyorum size, babaları alıyormuş’ dedi. O zaman anladım o boşluğu dolduramayacağımı. Ne kadar çabalarsam çabalayım…

Fatih’i açmaya çalışıyorum. Konuşsun atlatsın diye. O konuşmaktan hoşlanmıyor, duygularını paylaşmayı istemiyor. Bir anda evin erkeğiyim, güçlü olmalıyım, destek olmalıyım moduna büründü. Ben dedim ki ‘sizi ayakta tutmak benim vazifem, senin böyle bir görevin yok. Sen duygularını yaşa, üzüntünü zamanında at, ileride bunları yaşayamazsan daha büyük bir şekilde patlak verecek.’
O konuşmayınca ben duygularımı anlatmaya başladım; ilk dönemlerde çok üzüldüm, sonra kızgınlıklarım oldu babana karşı. Neden bırakıp gittin pes ettin diye. Hani gidene mi zor kalana mı zor. Sonra pişmanlıklarım oldu, hiçbir birimizi kırmasaydık dedim. Sen neler yaşıyorsun, ben sürekli gelgitler yaşıyorum dedim. Aynı şeyler anne, konuşmak istemiyorum, açma bu meseleleri dedi. Artık açmıyoruz.

SESİNİ DUYURMA ÇABASI VE MÜMİNE AÇIKKOLLU’NUN GÖZALTINA ALINIŞI

Mümine Açıkkollu, sesini yabancı basında duyurmaya çalışınca Gökhan Açıkkollu’yu gözaltına alan savcı bu kez onun kapısına polisleri gönderir:

“Yurt içinde hukuk mücadelemizi sürdürüyorduk ama hukuk bitmiş vaziyette. Her gittiğiniz kapı yüzünüze kapanıyor. Avukat tuttuk ama bir yandan da yurt dışında sesimizi duyurmaya çalışıyorduk. New York Times’tan kadın bir gazeteciyle randevulaşmıştık. Pazartesi gün görüşecektik. Cuma günü gözaltına alındım. 24 Şubat 2017’de. Sabahleyin polisler kapıya geldiler, hakkınızda gözaltı kararı var, sizi götüreceğiz dediler.

Eşimi gözaltına aldıran savcı Can Tuncay benimle ilgili de aynı kararı vermiş. Odasına girdiğimiz zaman sadece eşimin dosyasıyla ilgili sorular sordu. Benimle ilgili hiçbir şey yoktu. ‘Yaşlı anne babanla birlikte yaşıyormuşsun yoksa seni tutuklayacaktım, onlara dua et, seni onların hatırına serbest bırakıyorum’ dedi. Savcıya ‘Allah’ın adaletine güvenim sonsuz. Burada olmazsa Allah ahirette karşımıza çıkaracak ve hiçbirine hakkımı helal etmiyorum’ dedim.



Açıkkollu ailesi mutlu günlerinde, aile yakınlarıyla birlikte.

EKONOMİK OLARAK AYAKTA KALMA ÇABASI VE GÖKHAN AÇIKKOLLU’NUN AKLANIŞI

Mümine Açıkkollu, ailesini ekonomik olarak ayakta tutmaya çalışırken eşinin mezarda aklandığı haberini alır:

“Ben 29 Ekim 2016’da 675 sayılı KHK ile görevimden ihraç edildim. Darbe senaryosundan üç ay sonra. Evde boş durmayı da çok sevmiyordum. Örgü örmeyi seviyordum, hem terapi olur hem de örgü örüp satarak biraz evin maddi ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştım. Sonra erişte kesip satmaya başladım. Böyle günlerimiz geçiyordu. Ortalık biraz durulmuş gibiydi.
Bir gün evde oturuken eşimin okulundan telefon geldi. Göreve iade edildiğini söylediler, Önce istemedim, istemiyorum dedim. Sonra neden almıyorum, bu eşimin masumluğunu kanıtlayan bir belge dedim ve gittim evrakların fotokopilerini aldım, kağıtları imzaladım. Bu olay basında çok ciddi ses getirdi. Masum bir insanın ölümüne sebep olan bir devlet, devlet demeyelim de kendini devlet olarak gösteren zalim insanlar var. Her kesimden ciddi tepki oldu. Veli Saçılık o olaydan sonra eşimin mezarını ziyaret etti. Aile dışı insanlardan ilk ziyaret edendir Veli Saçılık, Gökhan Özbek ve onlarla birlikte KHK’lı Mustafa Bey eşimin mezarına gittiler.”

HEDEF GÖSTERME

“Göreve iade haberleri çok ciddi ses getirince bu sefer eşimin masum olmadığı, aslında o kağıdın bir göreve iade yazısı değil de görevinden ihraç olmadığı için rutin bir prosedür olduğundan bahsettiler. Müsteşar çıkıp açıklama yaptı. Sonra bu konu CHP’nin ilgisini çekti. Kılıçdaroğlu CHP Grup Toplantısında ele aldı konuyu, derken baktılar ki iş sarpa sarıyor. Teamül dışına çıkarak başsavcılık çıkıp açıklama yaptı. Vefatında da açıklama yapmışlardı. O kişinin ilaçları verilmiştir diye. Ki ben eşyalarını teslim aldığım zaman eşimin ilaçlarının hiçbirinin kullanılmadığını görmüştüm. Böyle ortalık karışınca arkasından biz hedef gösterilmeye başlandık.

Süleyman Özışık 1 Mart’ta bir yazı yazdı. “Masum dedikleri adama bakar mısınız” diye. Eşimi orada anlatmış kendince, benimle ilgili de örgüt üyesiydi vesaire diye. Oğlum da o okullara gitti diye. Oğlumun ismini kısaltarak benim ismimi açıktan hedef göstererek yayınladı. 1 Mart’ta o haberler yayınlanınca 6 Mart’ta savcı hakkımda iddianame yazdı.
Biz de dedik ki artık burada bize hayat hakkı yok.”

ÜLKEYİ TERKEDİŞ

Mümine Açıkkollu tutuklanıp çocuklarını babasızlığın ardından annesiz de bırakma ile ülkeyi terk etme ikilemi arasında kalır. Bu arada oğlu, üniversite giriş sınavlarında yaşadığı büyük travmaya rağmen ilk 2700’e girer. Bu da ikilemi artıran bir durum olur:

“Artık ülkeyi terk etme kararı almak zorundaydık. Bu karar bizim için çok zordu tabi. Eşimin vefatından sonra 2016-2017 eğitim öğretim yılında oğlum üniversite sınavlarına girecekti. Üniversite ilk sınavına girmeden önce ben gözaltına alınmıştım. Giderken tembihlerde bulunarak gittim. Kızıma diyordum ki polislere bir şeyler anlatıp hemen geri geleceğim. Oğluma da diyordum ki derslerini çalışmayı kesinlikle bırakma.

Murat Fatih, o dönemde hedefini tamamen değiştirmişti. Normalde fen lisesi öğrencisiydi. Bilgisayar mühendisi olmak istiyordu. Ama bu olaylar olunca hukukçu olmak istedi. ‘İleride hukukçuya çok ihtiyaç olacak biz bir şeyleri düzeltebiliriz’ dedi. Hukuk okumaya karar verdi. O şekilde üniversite sınavına hazırlandı. Çalıştı gece gündüz. Bunca badireler atlatmasına rağmen çok güzel bir okul kazandı tam burslu olarak. 2700’lere girdi. Şehir Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı.
Eğitim hayatına orada başlamıştı. Bunca emeği var, tutuklansam bile onun emeği acaba boşa gitmese diye çok tereddütler yaşadım, git gel yaşadım. Ama eğer tutuklanırsam çocuklarım tamamen, baba da yok başlarında desteksiz kalabileceklerini, psikolojik olarak çökebileceklerini düşündüm. Sonra olmayacak bu iş dedik ve 18 Nisan 2018’de Meriç Nehrinden geçerek ayrıldık Türkiye’den. Çok zorlu bir yürüyüştü bizim için. Şimdi bir Avrupa ülkesinde yeni hayatımıza alışmaya çalışıyor, geleceğimize bakıyoruz.

TOLSTOY’UN DEDİĞİ GİBİ…

Bu dönemde ben bu kadar büyük acıyı yaşadım çocuklarımla birlikte. Hep dualarla inancımızla ayakta kaldık. Ama her defasında bir olay duyduğumuzda o acıyı yeniden yaşıyoruz. Kaçırılanların aileleriyle birlikte o acıyı biz de yeniden yaşadık. Bu zulüm bu eziyet nedendir. Yakınlarda yine bebeğiyle bir anne tutuklandı, bir anne bebeğini düşürdü cezaevinde. Bitsin artık bu süreç.

Bu günler geçecek, cezaevindekiler ailelerine kavuşacak, bir anlamda o acılar bitecek ama bizim hep bir tarafımız eksik kalacak. Bazen yaşamak anlamsız geliyor. Toprağın altının üstünden hayırlı olduğu dönem. O acılara katlanmak için ölmeyi tercih edersiniz. Gündüz acınızı yüreğinize gömüp, o acıları gece yaşamanız gerekiyor. Seccadeyi ıslatarak ağlayıp dua etmek nasılmış merak ederdim, bu süreçte hayatta ağlamadığım kadar ağlamışımdır. Başkalarının acılarını hissetmediğim kadar hissetmişimdir.

Tolstoy’un dediği gibi, “Bir insan acı duyuyorsa canlıdır, başkasının acısını duyuyorsa insandır”…



Açıkkollu çifti, 29 Ağustos 1998’de evlenmişlerdi.

Kaynak: BOLD
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER 15 TEMMUZ HABERLERİ