15 Temmuz arkasına gizlenen devlet talanı!

‘’Mülkiyet hakkının devlet tarafından gasp edilmesi çok kapsamlı ve hukuksuz bir şekilde 15 Temmuz’dan sonra yaşanmıştır ve sistematik olarak devam etmektedir. Hukuka aykırı bir şekilde el konulan malvarlığının değeri 32 milyar dolar civarındadır.''
EREN FAHRETTİNOĞLU'nun analizi şöyle:

15 TEMMUZ SONRASI MÜLKE EL KOYMALAR


Yazı dizimizin bundan önceki üç bölümünde sırasıyla, I. Dünya Savaşı sırasında uygulanan Ermeni Tehciri ile daha sonra Cumhuriyet döneminde yürürlüğe konulan Varlık Vergisi uygulaması ve 6-7 Eylül Olaylarını değerlendirmiştik. Aslında birbirinden çok uzak olmayan tarihlerde, kırk yıl gibi kısa sayılabilecek bir zaman dilimi içinde  yaşanan bu trajik olayların aynı bağlamda ele alınması, temelinde aynı amaçla ve benzer yöntemlerle icra edilmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Ancak sonucunda insanların mülkiyet haklarının adaletsiz bir şekilde devlet eliyle gasp edilmesine neden olan bu olayların, geçmişi çok eskilere dayanan bir geleneğin izlerini taşıdığını ve bir bakıma onun uzantısı olduğunu düşünmekteyiz. Devletin varlığı ile kendi çıkarlarını özdeşleştirmiş egemen sınıf sadece bugün değil, geçmişte de devletin kutsal saydıkları çıkarlarını korumak (!) adına mülkiyet hakkını ölçüsüz bir şekilde ihlal etmekten hiç çekinmemiştir.


Müsadere sistemi, İslam Hukukunun kamu yönetimi ile ilgili zaman içerisinde yozlaştırılan uygulamaları (kölelik, tazir cezaları, özel mülkiyetin sınırlandırılması, vakıflar vb.) arasında ilk akla gelenlerinden biridir. Ne yazık ki günümüzde de T.C Devletinin gelenek haline getirdiği ‘mülke çökme uygulaması’, tarihsel köklerini geçmişte yaşanan acı olaylardan almaktadır.

Hz. Peygamber ve Raşid Halifeler devrinde kamu görevi icra edenlerin rüşvet, iltimas, hediye vb. haksız bir şekilde elde ettikleri mala ya da paraya el konulması şeklinde icra edilen ‘müsadere’ sistemi daha sonra müslümanlar tarafından kurulan devletlerde asli amacının dışında uygulanmaya başlamıştır. Hz. Peygamber döneminde müsaderenin ilk örneği yaşanmıştır. Bir zekat memurunun topladığı zekatın dışında aldığı hediyeye el konulmuş ve bu hediye devlet hazinesine aktarılmıştır. Halife Hz. Ömer döneminde, vergi gelirlerinin bir kısmını kendine ayıran ya da hediye alan valilerin haksız elde ettikleri mallar da yine hazineye devredilmiştir. Elimizdeki tarihi kaynaklar, belirtilen yöntemin dışında bu dönemde hukuksuz bir şekilde özel mülkiyetin gasp edildiğine dair herhangi bir olay yaşanmadığını  aktarmaktadır.

Emevi, Abbasi ve Osmanlı Devletleri dönemlerinde ise bu sistem, çoğu kez amacının dışında uygulanmış; muhalifleri ya da istenmeyen kişileri yok etmek veya sindirmek amacıyla devletin başvurduğu araçlardan biri haline gelmiştir. Muaviye, Hz. Peygamberin torunu Hz. Hasan’dan Hilafeti zorla ele geçirerek Medine İslam Devletini yıkmış ve yerine hanedanlık esasına dayalı Emevi Devletini kurmuştur. Daha sağlığındayken yerine geçmek üzere kendisine biat ettirdiği oğlu Yezid ise, Ehli Beyti ve sevenlerini katlederek biat etmedikleri gerekçesiyle Mekke ve Medine şehir ahalisini kılıçtan  geçirmiştir. Ehli Beytin neyi varsa el konulmuş, canını kurtarıp başka diyarlara kaçabilenler ise bugün olduğu gibi adım adım takip edilerek tam bir soykırıma tabi tutulmuştur. İlerleyen zamanlarda müsadere yöntemi, bir tehdit ve intikam aracına dönüşmüş; Emevi Hanedanı tarafından düşman görülen kim varsa bundan nasibini almıştır. 

Abbasilerde ise müsadere, muhalifleri tasfiye etmek için kullanılmış, sadece ilgili kişilerin değil akrabalarının dahi mal varlıklarına el konulmuştur. Üstelik bu mallar devlet hazinesi yerine sultanların yakınlarına dağıtılmıştır. Abbasiler, bütçe açığını kapatmak ve savaş giderlerini karşılamak için tüccarların ve zenginlerin mallarına da el koymayı alışkanlık haline getirmişlerdir.

Osmanlı’da ise bu yöntem II. Mehmet döneminden itibaren uygulanmaya başlanmış ve Tanzimat dönemine kadar devam etmiştir. Fatih, Osmanlı hanedanı gibi bir aile olan ve Türk boyları arasında liderlik iddiasını sürdüren Çandarlı ailesinden vezir Halil Paşa’ı öldürterek ailenin tüm malvarlığına el koydurmuştur. Diğer bir anlatımla, bu ailenin ileride hanedana rakip olabilecek fertlerinin çıkabileceği korkusu müsaderenin haklı nedeni olarak görülmüştür.

Fatih’ten itibaren ulema dışındaki üst rütbeli devlet görevlilerinin malları, suçlu olup olmadıklarına bakılmaksızın müsadere edilebilmiştir. Osmanlı devlet anlayışına göre, devlet adamlarının elde ettikleri mallar şahıslarının değil, makamlarına aittir. O makamlar da devlete ait olduğundan yaptıkları hizmet nedeniyle aldıkları maaşlar ile edindikleri servetleri devletin sayılır. Dönemin hakim devlet zihniyeti böyle işlemiştir. Müsadere zamanla yaygınlaşıp hazine için gelir kapısı haline dönüşmüştür. Osmanlı taşra yöneticileri de harcamaları karşılamak ve padişaha daha fazla vergi ve hediye verebilmek amacıyla zenginlerin mallarını müsadere etmekten çekinmemiştir.

Osmanlı tarihinde en büyük müsadere II. Mahmut tarafından yapılmıştır. Onun döneminde yerel derebeyi olan bir ayanın ölüm haberinin alınması mallarının müsadere edilmesi için yeterliydi. II. Mahmut merkezi otoriteyi güçlendirmek ve ayanları tasifye etmek için bunu bir araç olarak kullanmıştır. Hatta dini vakıfların malları da ilk defa bu dönemde müsadere edilmiştir. Bektaşi vakıflarının müsaderesi bunun ilk örneğidir.

II. Mahmut döneminde mallarına el konulanlardan biri de Botan aşireti lideri Bedirhan Bey’dir. Soran ve Baban aşiretlerinden sonra Botan aşiretinin özerkliği de sona erdirilerek mallarına el konulmuştur. Daha sonra Bedirhan Bey’in çocukları ve torunları el konulan malları geri alabilmek için uzun süre mücadele etmişlerdir. Öyle ki İstanbul’da başlayan Kürt milliyetçiliğinin kökleri bu ailenin mücadelesine kadar uzanır.

Büyük bir zorbalık ve hukuksuzluk örneği olan müsadereye, bazı önemli devlet adamları tarafından eleştiriler getirilmiştir. Defterdar Sarı Mehmet Paşa (Ö. 1717), halkın mallarının haksız yere hazineye aktarılmasına karşı çıkmış, bunun devletin zararına olduğuna dair rapor hazırlamıştır. Ünlü Osmanlı hukukçusu Ahmet Cevdet Paşa (Ö. 1895) ise, müsaderenin İslami kurallara uymadığını söylemiştir.

Avrupada sanayi devriminin yaşandığı, çok farklı ve ileri bir düzeyde yeni üretim aşamasına geçildiği dönemde, Osmanlı’nın zenginlerin mallarını müsadere ile meşgul olması ülkemizde sermaye birikiminin oluşmasına engel olan en önemli nedenlerden biridir. Sermaye birikimi ve dolayısıyla girişimci sınıf olmayan bir ülke, kendi  toprakları üzerinde sanayi devrimini gerçekleştirememiş; Avrupanın açık pazarı ve sömürgesi durumuna düşmüştür. 

Mülkiyet hakkının devlet tarafından gasp edilmesi, çok kapsamlı ve hukuksuz bir şekilde 15 Temmuz’dan sonra yaşanmıştır ve sistematik olarak halen devam  etmektedir. Böylece tarihi yapanlar, değişmez ‘tekerrür’ kuralını bir kere daha hatırlatmışlardır. 15 Temmuz Olayı, bugün ülkenin içinden geçtiği uzun vadeli radikal siyasal dönüşüm sürecinin en önemli aşaması olarak planlanmıştır. Bu radikal dönüşümün sağlanabilmesi için mutlak düşman haline getirilen bir sosyal grubun yok edilerek bunun üzerinden geliştirilen söylemle yeni bir rejim inşa edilmesi gerekiyordu. Öyle büyük bir olay yaşanmalıydı ki, daha sonra yapılacak değişiklikler için gerekli meşruiyet zeminini ve inandırıcılığı sağlamalı, ülke bir daha geri dönmemek üzere yeni rejimi sorgulamadan bağrına basmalıydı. Bunun başarıya ulaşmasını sağlayan önemli uygulamalardan biri de silahlı terörist (!) ilan edilenlerin mal varlığına el koymaktı. Tarihte yaşanmış örneklerinde olduğu gibi zaten saray ulemasından fetva da alınmıştı..!

Brüksel merkezli Platform Peace and Justice adlı kuruluş tarafından yayımlanan rapora göre bu süreçte yaşanan mülkiyet hakkı ihlalleri çok büyük boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Raporda hukuka aykırı bir şekilde el konulan malvarlığının değeri 32 milyar dolar civarındadır. Rapordan bazı başlıklara bakıldığında durumun vehameti daha net olarak görülecektir:

OHAL KHK’ları ile 1419 dernek kapatılmış, malvarlıkları hazineye devredilmiştir. TBMM 15 Temmuz Darbe Girişimi Raporuna göre, bu derneklere ait 178 taşınmaz ve 81 taşıt aracı bulunmaktadır. Ancak hazineye devredilen bu varlıkların parasal değerine ilişkin herhangi kesin bir bilgi elde edilememiştir.

Diğer taraftan 145 vakıf temelli olarak kapatılmış, varlıkları Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiştir. Bu rapora göre adı geçen kuruma devredilen taşınmazların 23.07.2016 tarihi itibariyle değeri 826 milyon ABD doları civarındadır.

Dönemin Maliye Bakanı tarafından 2016 yılı Mayıs ayında yapılan açıklamaya göre, kapatılan tüzel kişiliklerin elinde bulunan 163,5 milyon ABD doları tutarındaki nakit para ve kambiyo senetleri hazineye devredilmiştir. Sözü edilen Darbe Girişimi Raporuna göre 213 696 adet taşınmaz üzerine adli makamlarca tedbir konulmuştur.

15 Temmuzdan sonra çok yoğunlaşan bu süreçte 1060 adet okula el konulmuştur. Kamu İhale Kurumunun 2016 yılı verilerine göre devredildiği tarihte 138000 öğrencinin eğitim gördüğü bu okulların toplam parasal değeri 2.76 milyar ABD doları olarak hesaplanmıştır. Aynı şekilde el konulan 841 adet öğrenci yurdunun parasal değeri de 806 milyon ABD doları civardındadır.

OHAL KHK’ları ile 34 televizyon, 38 radyo, 73 gazete ve dergi ile 6 haber ajansı olmak üzere 151 medya kuruluşu kapatılmış ve hazineye devredilmiştir. 15 Temmuz darbe girişiminden önce el konulan İpek Medya Grubunun Aralık 2015 tarihi itibariyle değeri 250 milyon ABD doları olarak hesaplanmıştır. 3 gazete, 1 haber sitesi, 2 televizyon kanalı ve 1 haber kanalından oluşan Doğan Medya’nın 2018 yılı Mart ayında 1,1 milyar ABD doları bedelle satıldığı göz önüne alınacak olursa, el konulan medya kuruluşlarının değeri en az 1 milyar dolar olarak kabul edilebilir.

Bu süreçte yine 47 sağlık kuruluşu (hastane, klinik vs) kapatılmış ve malvarlıkları hazineye devredilmiştir. Söz konusu sağlık kurumlarının malvarlığı değeri ise 1,29 milyar ABD doları tutarındadır.

TMSF’ye devredilen 998 şirketin yanı sıra 1075 şirket de tamamen kapatılarak varlıkları hazineye devredilmiştir. 23.07.2016 tarihi itibariyle TMSF’ye devredilen şirketlerin değeri 20,4 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Diğerleri için resmi bir rakam belirtilmemekle birlikte, basit bir kıyaslama ile diğerlerinin toplam değerinin de en az 20 milyar dolar civarında olduğunu söylemek abartılı olmaz.

Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilen vakıflara ait taşınmazların dışında 4351 taşınmaz hazineye devredilmiştir. Bunlardan 3361 tanesi binadır. Resmi olarak 2016 yılı için ilan edilen asgari inşaat maliyet bedelleri dikkate alındığında, bu binaların asgari değeri 2,23 milyar dolar olarak karşımıza çıkmaktadır.

El konulan ve malvarlığı hazineye devredilen üniversite sayısı ise 15’tir. Bu üniversitelere ait 7 adet hastane bulunmaktadır. Bunların parasal değeri konusunda herhangi bir bilgi olmamakla birlikte taşınmaz değerleriyle birlikte kabaca her birinin 100 milyon dolar olabileceği varsayıldığında, 2016 yılı itibariyle bunların toplam değeri de en az 1,5 milyar ABD doları etmektedir. 

Alıntı yaptığımız sözü edilen rapordaki bilgilerin özeti budur. Rapor, yapılanları sadece tespit etmekle yetinmemektedir. Sonuç bölümünde, yapılanların uluslararası yerleşik teamüllere, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine, BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşmeye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine, TC Anayasası başta olmak üzere iç hukuka aykırı olduğu özellikle vurgulanmaktadır.  

Yazı dizisinin bundan önce kaleme aldığımız ilk üç yazısında da ayrıntı incelediğimiz olaylar ile 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yaşanan kitlesel mülkiyet hakkı ihlalleri ve bu vakıların hep birlikte ele alınması durumunda bu uygulamaların, kökleri Osmanlı’nın ilk dönemlerine kadar uzanan bir devlet geleneğine işaret ettiği belirgin bir şekilde görülmektedir. Bu kötü devlet geleneğinin bir an önce terk edilmesi ve bu kötü geleneklere toplum olarak direnç göstereceğimiz bir bilince ulaşmak dileğiyle…

Kaynak:mulkiyetihlali.org
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER 15 TEMMUZ HABERLERİ