Necip Meriç / Aktif Haber
İnsan, Allah için olmadan ne kadar sevebilir?
Kendisine zarar veren bir söze, inciten bir bakışa, adaletsiz bir tavra ne kadar tahammül edebilir?
Bir yere kadar…
Herkesin sabır eşiği vardır elbette. Herkes belli bir noktaya kadar susar, belli bir noktaya kadar sever. Ama o eşik aşıldığında, sevgi de sabır da hızla tükenir.
Çünkü Allah için olmayan sevgi çabuk yorulur.
Allah’a dayanmayan tahammül, ilk sarsıntıda dağılır.
Hiçbir insan —daha doğrusu Allah için sevmeyen hiçbir insan— insanları ve diğer canlıları, Allah için seven bir kalbin taşıyabildiği kadar taşıyamaz, onun kadar sevemez.
Peki, insanı sevmek için, onun her türlü nefse ağır gelen tarizine, zahmetine ve külfetine tahammül edebilmek için ne lazım?
Elbette ihlas lazım. Allah için sevebilmenin ön şartı da, amelinde olduğu gibi, duygularının, yani sevmesinin de yalnız Allah için olması lazım. Allah için olmaklığı, hayatının merkezine koyması lazım.
Babasını, ailesinden bir ferdi yahut dostunu sevdiğimiz bir insana karşı çok daha sıcak, daha şefkatli ve anlayışlı oluruz fıtraten. Sevdiğimiz kişinin hatırı için, onun yakınına da ona olan sevgimizi gözeterek muamele ederiz.
Bu yüzden önce Allah için olmalı sevgi. Bu yüzden önce Allah’ı sevmeli insan. Bu yüzden, önce marifetullah, sonra muhabbetullah diyebilmeli, Allah’ı bilmek için gayret sarf etmeli.
Allah’ı bilir, bildiği nispette sever; Allah’ı sevdiği nispette de O’nun sevdiklerini sever.
Allah en çok kimi sever? Elbette ahsen-i takvimde, eşref-i mahluk ve ala-yı illiyyine namzet olarak yarattığı kullarını, yani insanları.
Bir göz hatırına nice gözler seviliyorsa –ki bu çok doğrudur– Allah’ın hatırı için, O’nun rızası için nice gözler sevileceğini varın hesap edin.
Aynen öyle de; sevginin tesisinde olduğu gibi, uhuvvetin teşekkülünde de olmazsa olmaz olan husus, ihlastır.
Arada çok ama çok güçlü bir hatır yoksa, size zararı dokunan, sabrınızı taşıran; basmayı bırakın, nasırınızı topuklu ayakkabı ile ezen bir insana neden tahammül edesiniz ki?
İnsan sevgisinin öncülleri marifetullah ve muhabbetullah değilse, o sevgi ilk üflemede sönüp gidecek saman alevi gibidir.
İnsan sevgisinde olduğu, yani her türlü sevgide olduğu gibi, özellikle insanın eşine olan sevgisinde de en önemli güç kaynağı, Allah’a olan sevgisidir.
Stephen Covey, Etkili Ailelerin 7 Alışkanlığı adlı kitabında, eşi Sandra ile nikah sonrasında yaptıkları çok ama çok önemli bir konuşmayı aktarıyor.
Covey’in aktarımıyla, konuşmaları şu şekilde:
“Nikâh günümüzde, törenin hemen ardından, Sandra ile birlikte Memory Grove adında bir parka gittik. Yan yana oturup, o törenin ne anlama geldiğini ve hayatlarımızı buna göre nasıl şekillendireceğimizi konuştuk. Kendi ailelerimizi, onlardan aldığımız değerleri ve artık kurduğumuz yeni ailede neleri aynı şekilde sürdürmek, neleri farklı yapmak istediğimizi paylaştık.
O sırada bir kez daha fark ettik ki, evliliğimiz yalnızca bir sözleşmeden ibaret değildi; bir ahit ilişkisi idi. Birbirimize bağlılığımız tam, eksiksiz ve sonsuzdu. Üstelik bu ahit sadece birbirimizle de sınırlı değildi; Tanrı ile de kurulmuştu. Ve o an karar verdik ki, birbirimizi daha çok sevebilmemiz için, önce O’nu sevmemiz gerekiyordu.”
Liderlik, işletme yönetimi ve insan ilişkileri alanlarında dünyaca ünlü bir yazar ve danışmandır Stephen Covey. Dokuz çocuğu vardı. Dindar bir Katolik Hristiyandı. 2012 yılında 79 yaşında vefat etti. Ardında kalıcı eserler bıraktı.
Ne diyor?
“Ve o an karar verdik ki, birbirimizi daha çok sevebilmemiz için, önce O’nu sevmemiz gerekiyordu.”
Gerçek insan sevgisinin özü bu!
Birbirimizi daha çok sevebilmemiz için, önce Allah’ı sevmemiz gerekiyor.
İşte hümanizmin yanıldığı nokta tam burası.
İnsanı merkeze alsanız da, adeta tapınç seviyesinde perestiş de etseniz, onu layıkıyla sevemezsiniz. Bir yerde yorulur, tıkanır ve tükenirsiniz.
Sevgi dayanıklı, sabırlı ve derin olmalıdır. İşte bu derinlik, ancak bir merkeze bağlandığında mümkün olur.
Bu merkez Allah’tır. Allah için olmadan, güçlü bir Allah sevgisi olmadan, sevemezsiniz insanı.
Az önce de ifade ettiğim üzere, Allah’ı sevebilmenin ön koşulu da O’nu bilmeye bağlı. Yani marifetullaha.
İman ve Kuran hizmetine bakan yönü de aynı. Uhuvvetin esası olan Fena fi’l-İhvan, Fenafillah’a bağlı.
Fenafillah olmadan, marifetullah ve muhabberullah olmadan, insanı ve varlıkları Allah için sevmek mümkün değil. Tıpkı Covey ve Sandra’nın birbirlerini Allah’ı merkeze koyarak sevdikleri gibi. İşte bu, uhuvvetin de ihlasın da temel taşı.
Günümüz hümanist düşüncesi “insanı sevmek”i yüceltir. Ancak bu tek başına yeterli bir zemin değil.
Hümanistler insan sevgisini yücelttikçe yüceltir.
Ama konu farklı kültürler, inançlar ve etnik gruplar olunca, aynı sevgiyi, anlayışı ve tahammülü göremezsiniz onlarda.
Sosyal Darwinizme şimşek hızıyla geçiş yapıverir hatta bazıları.
Yetmiyor işte hümanizmin sevgisi farklı olanı, başka olanı sevmeye.
Allah için sevdiğinde ise varılacak yer: Beklentisizlik ve iç huzuru.
Bu şekilde kalp kırıklıkları azalır. İnsanın yüreği, karşılıksız, kırgınlık içermeyen bir sevgi havzası hâline gelir.
Artık beklentisizce, Allah’ın emri üzere hareket eder; başkalarını Allah için sever. Dünyevi bağlardan arınmak, tam da böyle bir gönül berraklığı demek zira.
Evet, İhlas olmazsa uhuvvet olmaz.
Uhuvvet yoksa da ihlasta sorun var demektir.
Dostluğumuz, kardeşliğimiz Allah için olduğunda, o sevgi Yaradan’ı hatırlatan birer ayna gibi olur.
Ve Yunus Emre’nin dediği gibi, “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”
En kalıcı olan, yüreklerimizde tuttuğumuz Allah sevgisidir.























