Kuşoğlu: İktidar ‘yeni darbe’ dedikodusuyla mağduriyet peşinde

Türkiye içeride ve dışarıda her alanda hızla ağır krizlere doğru ilerlerken, İdlib’de giderek yükselen tansiyon Türkiye-Suriye-Rusya arasında çatışma ihtimali tartışmalarını beraberinde taşıyor.



Bölgeye sevk edilen binlerce asker, tank, zırhlı araç vs. ile giderek maliyeti ağırlaşan bir askerî harcama tablosu ile karşı karşıyayız. Bunun yanı sıra art arda meclise gönderilen torba yasalarla bankaların kaynaklarını, Türkiye Varlık Fonu’ndaki varlıkların satışı ve sınırsız borçlanma olanaklarını devreye sokmaya çalışan iktidarın son hamlesi Türkiye’nin en büyük, dünyada ise 112. sıradaki İş Bankası’nı kontrolüne alma girişimi oldu!


Meclis'ten geçirilen İmar Yasası değişikliğiyle, muhalefete kaptırılan büyükşehir belediyelerindeki imar ve rant imkânlarını valiler eliyle kendi yetkisine almaya hazırlanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, FiTÖ’nün siyasi ayağı tartışmalarında da Ana Muhalefet Lideri CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından sıkıştırılıyor.

Ahval’in sorularını yanıtlayan CHP Ankara Milletvekili, Merkez Yönetim Kurulu (MYK) üyesi ve Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu, Türkiye Varlık Fonu’na “sınırsız iç ve dış borçlanma” yetkisi veren düzenlemenin meclisten geçirilmesiyle Erdoğan’ın kendisine “ikinci bir hazine” yaratmayı amaçladığını, bu adımın Türkiye’nin geleceği için büyük bir tehlike olduğunu söyledi.

Eski Maliye ve Hazineci Kuşoğlu, bir dönem Milli Savunma Bakanlığı’na da danışmanlık yapan siyaset ve bürokrasinin deneyimli isimlerinden. İdlib’in Türkiye açısından ağır sorunları içinde barındırdığını söyleyen Kuşoğlu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine düşürüldüğü durumun çok sıkıntılı olduğunu Hava Kuvvetleri’nin 2028’den itibaren muharip güç açısından ciddi tehlikelerle karşı karşıya kalacağını ifade ediyor.

Son günlerde özellikle iktidara yakın medyada ve köşe yazılarında gündeme taşınan “yeni darbe” iddialarını da değerlendiren Bülent Kuşoğlu şunları söyledi:

“Biz 18 yıla giren iktidarı demokratik yollarla değiştirmek istiyoruz. İktidar medyasında son günlerde birden yoğunlaşan darbe iddiaları dikkat çekici! AKP 18 yılda gelinen aşamada artık devleti yöneten değil, ordusu, yargısı, polisi ile her alanda devleti ele geçirmiş bir iktidar. Bu konumdaki bir iktidara karşı kimsenin darbe yapması söz konusu değil. Kendi medyasıyla darbe algısı oluşturarak bir mağduriyet yaratma, önlenemez şekilde hızla ilerleyen eriyişi, çöküşü durdurma çabası olarak görüyorum bunu.”

Bülent Kuşoğlu’na yönelttiğimiz sorular ve verdiği yanıtlar şöyle;

İktidara yakın gazetelerde, köşe yazarları Erdoğan’a karşı yeni bir darbe tezgâhlandığını yazmaya başladı. Rand Corportaion’ın son raporuna atıfta bulunuluyor. Darbe konusunun bu kadar aleni dillendirilmesi, hatta Kılıçdaroğlu ve eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “aynı merkezden yönlendirildiğinin” iddia edilmesi, Erdoğan’ın ise suskun kalmasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu anda Türkiye’de tek başına kesintisiz 18’inci yılında olan bir iktidar var. Bu normal şekilde devleti yöneten bir iktidar değil. Devleti ele geçirmiş bir iktidar. Ordusuyla, askeriyle, yargısıyla, polisiyle, istihbarat teşkilatıyla, medyasıyla yani tüm kurumlarıyla devleti ele geçirmiş bir iktidar söz konusu. Bu konumdaki bir iktidara karşı kimsenin darbe yapması söz konusu değil. Bu tamamıyla bir darbe algısı yaratma çabası.

Özellikle iktidar medyasında, kendi kontrollerindeki yazarlara yazdırıyorlar. İktidar medyası bunu sayfalarına taşıyarak Erdoğan için, iktidar için yeni bir darbe tezgâhlandığı senaryoları üzerinden mağduriyet yaratmaya çalışıyorlar. Zemin oluşturuyorlar. Çünkü artık yönetemiyorlar. Erdoğan’ın da partisinin de çok hızlı bir çözülme, erime içinde olduğu açık. Bizim yaptırdığımız anketlerde de başka kuruluşların anketlerinde de bu apaçık görülüyor.

Neredeyse erime elle tutulur halde. Şimdi muhalefetin içinde olduğu ya da bir emekli generalin açıklamalarından yola çıkarak bir darbe planlandığı iddiası, bunun yazılıp çizilmesi tamamıyla planlı bir algı operasyonu.

Biz demokratik yollarla bu iktidarı değiştireceğiz. Bunun peşindeyiz ve hazırlığındayız. Belki dünyada özellikle bölgemizde, İslam coğrafyasında örnek olacak şekilde bir tek parti ve tek adam iktidarının demokratik yollarla, millet iradesiyle el değiştireceğini göstereceğiz. Darbeyle hiç işimiz olmaz, bizim tüm çabamız demokratik yollarla bir iktidar değişikliği.

Siz aynı zamanda bürokraside ve siyasette kıdemli, deneyimli bir ekonomi kurmayısınız. Plan Bütçe Komisyonu'na muhalefet adına yıllardır üyesiniz. İdlib’e yönelik harekâtın finansmanı, bütçeye ve ekonomiye yükü nasıl karşılanacak? Bütçede, Hazine'de tablo ortada… Ne öngörüyorsunuz?

İdlib’deki durum, orada nereye gideceği belirsiz süreç ve askeri harekâtın büyük kaynak gerektirdiği, ciddi kaynak sıkıntısı yaratacağı açık. Türkiye bunu halleder. Kaynak bir şekilde bulunur. Ancak benim asıl vurgulamak istediğim, ciddi şekilde tehlikeler öngördüğüm işin insani, ekonomik ve özellikle askerî-siyasi boyutu.

Burada Türkiye’yi çok ciddi riskler, tehlikeler bekliyor. İdlib’de askerî başarı elde edip, kentin kontrolünü ele geçirirseniz 2-3 milyon İdlibli bundan böyle sizin sorumluluğunuzda olacak. Kaybedersek de yine İdlib’de olacakların, 2,5-3 milyon insanın içine düşeceği durumun insani, siyasi, ekonomik sorumluluğu Türkiye’nin üzerine kalacak. Yani İdlib harekâtının risk ve tehlikelerin ağırlığı dışında Türkiye’ye herhangi bir getirisi hiçbir koşulda söz konusu değil.

Daha da önemlisi TSK’nin durumu. Ben uzun süre Milli Savunma Bakanlığı’na da danışmanlık yaptığım için askeri konularda da öngörülerim, değerlendirmelerim var. Örneğin Hava Kuvvetleri ile ilgili ciddi sıkıntılar var. Hava Kuvvetleri envanterindeki F-4 muharebe uçakları bu yıl sonu itibarıyla envanterden çıkıyor. F-16’lar da 2028’den itibaren çıkacak.

TSK’nin çok ciddi tank ihtiyacı var. Bunu daha da genişletmek mümkün… F-35 projesinden Türkiye dışlandı. Rusya’dan uçak alırız demekle olmuyor. Yani siz bugün paranız olsa bile 300 savaş uçağı alacağım diyemezsiniz. Aşamalı şekilde, periyodik bir programla bu ihtiyaçlar, envanter değişimi, yenilenme ve modernizasyon yapılır. TSK’nin hava kuvvetleri modernizasyon planları var ve şu anda çok ciddi sıkıntı söz konusu. Bugün sipariş verseniz bile o uçak envanterinize beş-10 yılda girer.

TSK’nın hangi amaçla orada olduğu, ne için şehit verildiği açıklanmak, izah edilmek ve meclis, halk ikna edilmek zorunda. Esad’la konuşmayı reddederek bu noktaya gelindi. Ne dış politikada ne askeri harcamalarda ne ekonomik maliyet konusunda bir şeffaflık yok. İdlib ve diğer operasyonlar için ne harcandığını bilmiyoruz. Sadece bütçede askeri harcamalar kalemini ve bunun arttığını görebiliyoruz. Ağır ve yüklü bir fatura olduğu açık ama harcamaların önemli kısmı örtülü ödenekten yapılıyor. Ne kadar olduğu bilinmiyor.

Acaba İş Bankası’na el koyma, Hazine'ye devrinin yeniden gündeme taşınması bu kaynak ihtiyacı için olabilir mi?

İş Bankası konusunun neden gündeme getirildiğini anlamak mümkün değil. Daha önce de Cumhurbaşkanı, başbakanlığı döneminde bunu yaptı. 2018’de tekrar gündeme taşıdılar. Sonra bir süre durdu. Şimdi tekrar Atatürk’ün vasiyeti ve bu vasiyetteki hisselerin CHP tarafından temsili tartışmaya açıldı. Kendileri de biliyorlar buradan CHP’ye gelen bir para yok. Hazine ellerinde, BDDK ellerinde. İş Bankası halka açık, borsada, bilançosu ortada…

Atatürk hisselerinin temsilinden doğan kâr yine vasiyet gereği Hazine’ye ve oradan da Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na aktarılıyor. Bu rakamlara, bilançolara bizden daha fazla bilgi sahibi iktidar… Çünkü hazine, BDDK, SPK, Borsa, Bankalar Birliği yönetimlerinin elinde ve bilgisi dahilinde her şey. Şimdi bu hisseleri hazineye devretmek, devletleştirmek, el koymak düşüncesi hukuku, miras hukukunu, medeni hukuku, aklınıza gelebilecek tüm hukuki düzenlemeleri yok saymak gibi çok ciddi riskler doğuracak, tehlikeli sonuçları ve Türkiye ekonomisine ağır kayıpları olacak bir yaklaşım.

Bu tamamıyla Atatürk’ten, Cumhuriyetten, bu ülkenin geçmişinden intikam alma duygusu. Hukuksuz bir işlem olur ama şayet bu adımı atarlarsa yani hukuku, vasiyetnameyi, miras hukukunu delerlerse bundan böyle Türkiye’ye tek kuruşluk doğrudan yatırım gelmez. Zaten gelmemeye başladı ama bu hukuksuzluğun tescili ve pekiştirilmesiyle tümden kesilir.

İş Bankası gibi tüm dünyanın bildiği bir bankaya bu yapılırsa, ülkeye hiçbir yararı olmayacağı gibi aksine büyük zararı, hasarı olur. Bunun konuşulması, tartışılması bile Türkiye’ye zarar, ekonomiye zarar. Buradan kaynak elde etme, TVF’ye devretme, kontrol etme gibi planları olabilir ama bence hepsinden öte intikam duygusuyla yapılmak istenen bir şey.

Peki o zaman TVF’ye de çok geniş şekilde, sınırsız-limitsiz iç ve dış borçlanma yetkisi içeren düzenleme AKP tarafından meclise getirildi ve geçirilerek yasalaştırıldı. Cumhurbaşkanı imzasında. Ayrıca bir de Bankalar Yasası değişikliği var meclis gündeminde. Bütün bu düzenlemelerle finans sistemi alt üst ediliyor. TVF’ye olağanüstü borçlanma kapısı aralanıyor. Varılmak istenen nokta nedir?

Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Bankalar Yasası değişikliklerinin amacının AB’ye uyum ve bankacılıkla ilgili Basel Kriterleri'ne uyum olduğunu söylediler. Ama böyle olmadığını, amacın bambaşka olduğunu biliyoruz. Biz bu teklif komisyona gelince muhalefet olarak bankacılardan, Bankalar Birliği’nden de görüş alınmasını istedik. Ben şahsen yıllarca bu alanda çalışmış birisi olarak bankacı arkadaşlarımı, banka yöneticisi arkadaşlarımı arayıp, görüşlerini, eleştirilerini öğrenmek istedim olmadı, öğrenemedim.

Bütün bankalar, bankacılar, banka yöneticileri korku içinde. Sinmiş vaziyette. Ağızlarını açmaya, değil eleştirmek değerlendirme yapmaktan bile korkuyorlar. Konuşmuyorlar. Böyle bir tablo var karşımızda ve biz Bankalar Yasası'nı değiştiriyoruz. Bankacılar kendi konularında bile fikir beyan edemez haldeler. Şimdi Bankalar Yasası değişikliği genel kurula gelecek. Diğer yandan TVF’ye sınırsız borçlanma yetkisi daha da vahim bir yasal düzenleme.

TVF’nin böylesine sınırsız, kontrolsüz ve denetimsiz bir borçlanma yetkisiyle donatılması büyük tehlike. Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisi için yeni bir fon yeni bir hazine yaratıyor. Hazine'nin bile borçlanma yetkisi yasayla sınırlıdır. Ayrıca her yıl bütçe yasasıyla sınır belirlenir. TVF için böyle bir sınır olmayacak artık.

TVF için bundan böyle Erdoğan ve damadının Hazine'si demek yanlış olmaz. Kaldı ki biliyorsunuz TVF’nin denetimi göstermelik. Meclis ve Sayıştay denetiminin dışında! Kimse ne yaptıklarını, nereden ne şartlarda ne kadar borçlandıklarını, TVF’ye devredilen hangi kuruluşları, bankaları, kamu kurumlarını ve hisselerini teminat gösterdiklerini bilmeyecek.

Çok uğraştık genel kurulda ama MHP de destekledi ve yasa geçti. Bu Türkiye hazinesi ve ekonomisi açısından çok ciddi bir tehlike! Bu yetkiyle yaratılan “kişiye özel ikinci hazine” hazineye dönüşen TVF’nin yapacağı sınırsız, denetimsiz iç ve dış borçlanmayla TVF’ye devredilen eldeki son ulusal varlıklar, kamu varlıkları da elden çıkartılacak. Gelecek nesillere “varlık” değil, oldukça ağır bir borç yükü kalacak.

Kızılay’daki 8 milyon dolarlık bağış skandalı üzerine de sizin yasa ve vergi kaçakçılığı boyutu üzerinden ithamlarınız, suçlamalarınız oldu. Meclis'te verilen önergeniz reddedildi. Türkiye’nin en köklü ve en büyük ulusal-kamusal insani yardım kurumunda yaşanan bu süreç için ne gibi adımlar atacaksınız?

Öncelikle eski bir maliyeci-vergici-denetim bürokratı olarak şunu söyleyebilirim. Bu tamamıyla organize bir vergi kaçakçılığıdır. Kızılay gibi asırlardır halkın bağışlarıyla ayakta duran bir kurumun vergi kaçakçılığı organizasyonunu perdeleme ve kurumsal konumunu kullanarak bu kaçakçılığa alet olmasıdır. Özelleştirme sonrası Ankara’nın doğal gaz dağıtımını üstlenen Başkentgaz özel hukuk hükümlerine tabi, kurumlar vergisi mükellefi bir tüzel kuruluş.

Bunlar Kızılay’a 8 milyon dolar bağışta bulunuyor. Ancak bağışta bulunduktan sonra da Kızılay’a bir yazı yazıp, bu bağışın 75 bin dolarını kendine al, 7 milyon 925 bin dolarını da yurt yapması için Ensar Vakfı’na aktar diyor. Yani burada bir muvazaa, yasaya karşı hile söz konusu. Kızılay ulusal ve kamusal bir yardım kurumu olduğu için buraya yapılan bağışlarda mükellefler açısından sıfır vergi söz konusu.

Yani Başkentgaz Kızılay’a bağışladığı 8 milyon dolar için 2017 yılında tahakkuk edecek 30 milyon TL kurumlar vergisini bu bağış nedeniyle ödemiyor. 8 milyon doların tamamını bilançosundan düşüyor. Oysa yazılan mektupta bağışın Ensar Vakfı’na aktarılması isteniyor. Şayet Başkentgaz bu 8 milyon doları Kızılay’a değil de doğrudan Ensar Vakfı’na bağışlasaydı sadece yüzde 5 vergi muafiyeti olacaktı. Yüzde 95’i için kurumlar vergisi ödeyecekti.

O yüzden burada bir muvazaa, yasaya karşı hile ve vergi kaçakçılığı var. Kızılay bu vergi kaçakçılığı operasyonunu perdeleyerek, organize kaçakçılığa alet oluyor. Vergi kaçakçılığı şebekesinin içinde yer alıyor. Bir kamu kuruluşunun, üstelik insani yardım amaçlı, hayırseverlerin bağışlarını kullanan bir kurumun vergi kaçakçılığı organizasyonuna aracılık etmesi utanç verici.

Eskiden gençler, küçük çocuklar bile Kızılay kumbaralarına harçlıklarını bağışlardı. Şimdi kimse Kızılay’a kan bağışı bile yapmak istemiyor. Bu iktidarın her alanda yarattığı tahribat, istismar çok büyük! Bununla ilgili Kızılay için verdiğimiz araştırma önergesini de reddettiler.

Son olarak siz aynı zamanda CHP’nin ekonomi kurmayları arasındasınız. Tansu Çiller döneminde DYP’de de üst düzey görev yaptınız. Ekonomideki genel tabloyu değerlendirmenizi ve alınması gerekli önlemleri ya da CHP iktidarda olsaydı hangi adımları atmayı öncelediğinizi öğrenebilir miyim?

Öncelikle yapısal reformlar her alanda elzem. Bu sadece ekonomide değil, demokratikleşme, medya bağımsızlığı, yargı bağımsızlığı, üniversite ve bilimsel özerklik, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, her alanda özgürlüklerin genişletilmesi, kapsamlı bir vergi reformu, sosyal güvenlik reformu daha pek çok yapısal reformu bu listeye koymak mümkün. Biz bunları olmazsa olmaz, vazgeçilmez görüyoruz.

Ekonomik sorunların çözümü, yatırımcı çekmek, öncelikle tarafsız yargıdan, hukuki güvenceden, servetlerin, varlıkların güven altında olmasından geçiyor. Bu iktidarın yaptığı gibi yarın sabah kalktığında malına, banka hesabına, varlığına el konulup konulmayacağından emin olmayan kimse Türkiye’ye gelmez, yatırım yapmaz. Türk yatırımcısı da yapmaz. Aksine son 5-6 yılın verilerine baktığımızda, yerli yatırımcılar ülkeye değil yurt dışına çok daha fazla yatırım yapıyor.

Özellikle iktidara yakın işadamları başta olmak üzere servetlerini, varlıklarını yurt dışına taşıyor. Türkiye’den çok ciddi bir yatırımcı, sermaye, beşeri sermaye, beyin gücü kaçışı var. 27. Yasama döneminde yani bu dönem, son iki yılda plan ve bütçe komisyonunda ekonomiyle ilgili 17 yasa görüşüldü. Bunlardan ikisi bütçe yasası (2019 ve 2020 bütçe yasaları) ikisi kesin hesap kanunu.

Kalan 13 yasa torba kanunlar. İçlerinde yok yok. Olmayan tek şey yapısal reformlar. Yapısal reformlarla ilgili tek bir yasa getirmediler meclise. TBMM bir yandan kanun yapıyor ama diğer yandan ülkenin ihtiyacı olan kanunları, reform yasalarını yapmıyor. Kâğıt üzerinde ekonomik paketler açıklanıyor daha üç ay geçmeden tüm hedefleri, öngörüleri iflas ediyor, geçersiz hale geliyor.

Genel ekonomik duruma baktığımızda son yıllarda insani rakam ve göstergelerde ağır bir çöküş, kötüleşme söz konusu.  TÜİK verisiyle 4,3 milyon, geniş tanımla 8 milyonu bulan işsiz var. Bulgaristan’ın nüfusu 8,5 milyon, Yunanistan 10,5 milyon. Pek çok Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan, dünyada 94 ülkenin nüfusundan daha fazla işsiz var Türkiye’de. İyi dedikleri göstergelerin neredeyse tamamındaki düzelme baz etkisiyle ortaya çıkan düzelmeler.

Enflasyonda geçen yıl eylül-ekimde baz etkisiyle tek hane görüldü ardından yine çift haneye çıktı. Sanayi üretimi Aralık’ta yüzde 9,6 arttı diye Hazine ve Maliye Bakanı tweet atıyor, büyüme başladı diyor. Oysa yine baz etkisi. 2018’de eksi büyümeyle Aralık’ta sanayi üretimi eksi 9,1 idi. Şimdi 2019 Aralık’ta yüzde 9,6 olunca rekor artış deniliyor. Oysa artış yok. 2017 ile aynı düzeyde.

Kapanan işyeri sayısı, iflaslar, konkordatolar, batık krediler, tarımsal üretimdeki düşüş, on binlerce küçük esnaf işyerine kilit vurdu. Kısaca üretemeyen bir Türkiye var. Öncelikle yapacağımız üretim odaklı bir yatırım politikasına geçiş. Erdoğan’a yakın iş adamları bile yatırım yapmıyor. Devlet kıyak bir ihale, iktidar hazine garantili bir iş verirse kâr için üstleniyor. Yoksa servetleri yurt dışına taşınıyor.

Bu yönetim zihniyetiyle ekonomi düzelmez, hukuk güvencesi olmayan, iktidar yazarlarının sabah-akşam yeni darbe geliyor diye yazıp çizdiği bir ülkede yatırım olmaz, yatırımcı gelmez. O nedenle üreten, yatırım yapan, ihracata ağırlık veren, hukuki güvencesi demokrasisi, kurumları tüm boyutlarla işleyen bir ekonomik yapı oluşturacağız.

Kamu yatırımlarını yeniden öne çıkartacağız. Özellikle bilişim, iletişim, high-tech alanında kamu ağırlıklı istihdam yaratan büyük çaplı yatırımlara yöneleceğiz. Bununla ilgili tüm plan ve programlarımız hazır. Hepsinin kaynak sorunu ve çözümleri de hazır. Demokratik şekilde Erdoğan ve AKP’yi iktidardan gönderdiğimizde ülkenin, demokrasinin, ekonominin önünün nasıl süratle açıldığı, toplumsal barış ve huzurun nasıl dalga dalga ülkenin dört bir yanına dağıldığı görülecek.   


Kaynak: Ahval
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER SİYASET HABERLERİ