‘Erdoğan’ın gidip gitmeyeceğini CHP’nin muhalefeti belirleyecek’

CHP’nin bugünkü 37. Olağan Kurultayı’nda genel başkanlığa adaylığını açıklayan İlhan Cihaner, sol siyasetin hem partisi hem de Türkiye için temel çıkış yolu olduğuna inanıyor.


Cihaner’e göre, Erdoğan’ın iktidardan gidip gitmeyeceğini CHP’nin muhalefeti ve hatta 37. Olağan Kurultayı delegelerinin kararı belirleyecek.

CHP genel başkan adaylığını açıklayan İlhan Cihaner; CHP içindeki ideolojik ayrışmaları, AKP’nin son dönemde hız kazanan hamlelerinin anlamını, muhalefetin bu hamleler karşısındaki vaziyetini, partisinin Kürt sorununa yaklaşımını, laikliğe vurulan darbelerin yaratacağı sonuçları ve adaylığını açıklarken vurguladığı “cesaret” sözcüğüyle yaptığı göndermeyi Gazete Duvar’dan İrfan Aktan‘a anlattı.


CHP Genel Başkanlığı adaylığınızı açıkladığınız konuşmayı “cesaret, cesaret, cesaret” diye bitirdiniz. Cesaret kelimesine yaptığınız bu vurgu, mevcut CHP yönetiminin yapısına yönelik bir iğneleme miydi?

Evet ama sadece CHP yönetimine değil, aynı zamanda Türkiye muhalefetinin de cesarete ihtiyacı var. Çünkü hâlihazırda iktidara olağanüstü genişlikte, konforlu bir alan bırakmış durumdayız. Bu iktidarın karşısına cesaretle, daha hegemonik bir söylem ve daha güçlü bir kavram setiyle çıkmak yerine, iktidarın kavramlarına ve çıkardığı yaygaraya teslim olarak siyaset yapıyoruz.

Bunu biraz örneklendirebilir misiniz?

Mesela savaş zamanında, “aman, barış dersek bizi şucu-bucu yaparlar” korkaklığıyla kenara çekilip devasa bir alanı iktidara terk ediyoruz. Laikliğe açıkça aykırı birtakım eylemlerin orta ve uzun vadede yaratacağı felaketlerin farkında olduğumuz halde, “aman, şimdi buna karşı çıkarsak, bize dinsiz-minsiz derler” korkaklığıyla yine kenara çekiliyoruz. Aynı şey sokağın kriminalize edilme sürecinde de oldu. Söylemsel düzeyde bile, “sokağı savunursak, bize yıkıcı derler” korkaklığıyla, bu alanı terk ettik. “Ekonomi politikalarıyla ilgili radikal bir eleştiri yaparsak, sermaye düşmanlığıyla damgalanırız” korkaklığıyla, ezilen sınıflar lehine siyaset yapılacak alanı bırakıyoruz. Dolayısıyla cesaret kavramına yaptığım vurgunun çok sayıda başlığı var. Cesaretsizlik, daha doğrusu korkaklık, siyaset yapılabilecek alanların neredeyse tamamının iktidara terk edilmesiyle sonuçlandı, sonuçlanıyor.

‘AYASOFYA’DA LAİKLİĞİN RUHUNA FATİHA OKUNDU’

CHP yönetimi, bu yöndeki eleştirilere çoğunlukla, “bizimki korkaklık değil, bir strateji” yollu yanıtlar veriyor veya en azından böyle bir izlenim yaratıyor. Örneğin Atatürk’ün kararının hükümsüz bırakılarak Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi karşısında, “iktidara istismar alanı bırakmamak için” neredeyse sesini bile çıkarmadı CHP. Keza “iktidarın ekmeğine yağ sürmemek için” Suriye tezkeresine onay verdiklerini açıklamışlardı. Aynı “strateji” dokunulmazlıkların kaldırılmasında veya benzer pek çok olayda izlendi. Sizin değerlendirmenize bakıldığında, CHP yönetiminin, korkaklığı bir tür “siyasi strateji” kılıfına soktuğunu mu söylemek gerekiyor?

İfade ettiğiniz “stratejinin” dışarıya yansıma biçimi veya yarattığı sonuç bu. Sonuçta gerçek olan, belli siyaset alanlarının iktidara terk edildiğidir. Ne yazık ki bu, CHP ve diğer muhalefet yapılarının çoğunda epey süredir takip edilen bir tarz. Fakat bu tarz, bugüne kadar AKP’nin ajandasındaki hususların bir tanesine bile engel olamadı. İktidarın ajandası tıkır tıkır işliyor, rejim değişti ve bugün Ayasofya’da laikliğin ruhuna Fatiha okundu. Şu anda Türkiye’nin üçte birinde, ırkçı bir rejim inşa edilmiş durumda ve buna engel olunamadı. Bu mu taktik, bu mu başarı! Bir ara “Türkiye nereye gidiyor” diye sorulurdu. Türkiye daha nereye gitsin; gideceği yere gitti bile. Öte yandan, seçmenin yapısı da sabit değil. Seçmen, sizin taktiğinize, planınıza değil, göründüğünüz hale bakar. Salı günü Meclis’te yaptığınız konuşmada barış savunucularını güçlü bir biçimde desteklemeniz seçmende ayrı bir etki yaratır, barış savunucularına yapılanları görmezden gelmeniz bambaşka bir etki yaratır.

Nasıl bir etki yaratır?

Siz görmezden gelmeye başladığınızda, seçmen de görmezden gelmeye başlar. Şu an yaşadığımız şey, seçmenin de dönüşmeye başladığıdır. Bu bir taktik olabilir mi? Taktik dediğiniz kısa vadeli, dar amaçlı ve şeffaf olur. Ama siz öylesine uzun vadeli bir yol izliyorsunuz ki, kendi seçmeninizi dönüştürmeye, onu sağın ezberleriyle düşünmeye yöneltiyorsunuz. Bu da seçmenin tamamının, bir blok halinde sağa kayması sonucunu doğurur. Yerel yönetimlerdeki anlayış da buna göre şekilleniyor. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreterliği’ne, İSKİ’ye atanan şahısların profili… Hani sağ söylem, sağ seçmene yönelik “çiçek-böcek siyaseti” iktidara gelmek için uygulanan bir taktikti? Ee, İstanbul’da iktidara geldik. Peki niye şimdi AKP eskisi bürokratları atıyoruz? Sermayenin CEO’sunun, Ziraat Bankası’nı sermayeye, birtakım kirli yapılara peşkeş çekmiş AKP prensinin, CHP’nin gözbebeği olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ikinci koltuğunda ne işi var?

‘CHP YÖNETİMİ, SAĞ POLİTİK HATTA İKNA OLMUŞ DURUMDA’

Sizce ne işi var?

Bu ve buna benzer çok sayıda pratik, CHP yönetiminde siyasi hattın artık sağa oturduğunun çok net göstergeleridir. Sağ söylemin, iktidara gelebilmek için kullanılan geçici bir taktik olmadığını, bilakis, doğrultunun artık sağ siyaset olduğunu net olarak görüyorum. CHP yönetiminde bu doğrultuda söylem üretenler, sağ politik hatta ikna olmuş durumdalar. Şu anda parti yönetimine vaziyet etmiş kişiler, politik olarak sağ siyasetin doğru yol olduğuna gerçekten inanıyorlar.

CHP tabanı da bu hatta ikna olmuş durumda mı?

Hayır, partinin karar mekanizmaları, yöneticileri ile taban arasında çok fazla kırılma var. Bir bakıyorsunuz, temsil edildiği söylenen tabanla uzaktan-yakından hiçbir alakası olmayan bir danışman geliyor ve parti politikalarını, siyasal iletişim politikalarını o belirlemeye başlıyor. Bir gün önce Deniz Gezmiş’in mezarına gidiyor, ertesi gün Ozan Arif’e rahmet diliyor, Pir Sultan’la bir tutuyoruz! Bir gün Mustafa Kemal Atatürk derken, ertesi gün Yeni Asya gazetesinde Said-i Nursi’yi övüyoruz! Kafa karışıklığı olarak görünen bu şey, CHP’yi garip bir terkipte, sağ parti konumuna oturtuyor maalesef.

‘VARACAĞINIZ YER İRAN DENEYİMİDİR’

Bugün Cuma namazı kılınan Ayasofya’da laikliğin ruhuna Fatiha okunduğunu söylediniz ama Atatürk’ün kararıyla müzeye çevrilmiş olan Ayasofya’nın cami yapılmasına da CHP’den pek bir tepki gelmedi. Oysa 1950’li yıllardan beri Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi yönünde faaliyet yürüten hem İslamcı hem de ırkçı geleneğin en büyük hedefi CHP’ydi. CHP’nin Ayasofya konusundaki sınavı sizce nasıl geçti?

Bu sınavın çok kötü sonuçlandığı açık. Aslında iktidarın belirlediği sınırlar içinde muhalefetin yapılıp yapılmadığına dair en güncel örnektir Ayasofya. Minareleriyle, içinde bulunan Abdülmecit mescidiyle, atanmış imamıyla Ayasofya zaten sadece bir müze değildi. Ama burada iktidarın esas meselesi, hem CHP hem de Türkiye için değeri tartışmasız olan cumhuriyet hukukunun geriletilip, doğrudan doğruya Osmanlı hukukuna referanslarla karar verilmiş olmasıdır. Bir kere tarihsel olarak, Ayasofya gibi bir sembol üzerinden hem Atatürk’ün imzası yok sayıldı, güncel olarak da korkunç boyutlara varan yoksulluğun yaratacağı tepkinin hedefi değiştirildi. Ama en önemlisi, laikliğe vurulan darbedir. Laiklik karşıtı adımlarda hattınızı gevşek tuttuğunuz anda, varacağınız yer açıktır.

Neresidir o yer?

İran, Taliban gibi deneyimlerdir. Ne yazık ki bizim sınırlarımız, sağın sınırlarına göre genişleyip daralıyor. Oysa onların kodlarıyla düşünmek zorunda değiliz. Son derece ahmakça bir uygulama olan üniversitede başörtüsü yasağının tartışıldığı dönemi hatırlayalım. O zaman kimse, işin medreselerin açılmasına kadar varacağına ihtimal vermezdi. Ama o ahmakça yasak bir manivela olarak kullanıldı ve öylesine bir karşı hegemonya kuruldu ki, laikliği telafuz bile edemez hale geldik. Hâlbuki, doğru işleyen bir laikliğe bu ülkedeki muhafazakârlar da karşı çıkmaz. Başörtüsü yasağına karşı çıkıp laikliği savunmak mümkündü. Tabii şu an artık manzara felaket. Her bir alanda, her bir başlıkta, her bir hakta inanılmaz bir gerilemeyle karşı karşıyayız artık. 20 yıl önce Türkiye’deki düşünce özgürlüğünün sınırları çok da matah değildi ama hatırlayın bakalım, nelerin cesurca tartışılabildiğini. Şimdi o tartışmaların nostaljisini bile yapamıyoruz.

‘ADAYLIĞIM, İYİLİĞİN BEDELİNİ GÖZE ALMAYA İLİŞKİN BİR TERCİHTİR’

Türkiye geleceği yere geldiyse, bundan sonra gideceği yer neresi?

Yurtta barışı sağlayıp dünyaya barışı götüren bir ülke mi, yoksa kendi iç sorunlarıyla debelenip dışarıya da sürekli gerilim taşıyan bir ülke mi olacağız? Yoksullukla boğuşan bir ülke mi, gençlerinin iş-aş derdi olmadığı bir ülke mi olacağız? Özgürlüklerin hayata geçirildiği bir ülke mi, yasakların egemen olduğu bir ülke mi olacağız? Parlak beyinleri kendine çeken bir ülke mi, parlak beyinlerin bir an önce kapağı yurtdışına atmaya çalıştığı bir cehennem mi olacağız? Buna biz, şu an yaşayan kuşaklar karar verecek. CHP genel başkanlığına adaylığım, kötülükle iyilik arasındaki tercihte iyiliğin bedelini göze almaya ilişkin bir tercihtir. Bu bir mücadeleyi, var olan düzeni ve kalıpları sorgulamayı, doğal olarak da cesaretli davranmayı gerektiriyor.

Kurultayda size gösterilecek ilginin, verilecek desteğin boyutu, CHP teşkilatlarının ve dolayısıyla tabanın mevcut yönetime yaklaşımına ilişkin bir turnusol kağıdı işlevi görür mü?

Hayır ama nihayetinde ortaya bir siyasi tez koyuyorum ve bu tez için de mücadele yürüteceğim. Öte yandan benim tezimin tabanda karşılık bulup bulmaması ile, kurultayda alınacak sonuç arasında birebir bağlantı yok. Çünkü demin bahsettiğim kırılma, parti hiyerarşisinin her aşamasında var ve yukarıya çıkıldıkça bu kırılma daha da derinleşiyor. Kurultay delegeleriyle taban arasında da bazı mekanizmalar nedeniyle makas kurulmuş durumda.

Nasıl yani?

Bizde, özellikle son dönemde ne yazık ki tek adaylı kongreler artmaya, blok listeler geçerli olmaya başladı. Tek adaylı kongrelerde kazananın her şeyi aldığı, kaybedenin de her şeyi kaybettiği bir sistem oluşmaya başladı. Kaybeden ekip, bir dahaki parti içi yarışa kadar, olduğu gibi sistemin dışında kalıyor. Delegeler konusunda da, maalesef yerel seçim başarısı etik olmayan bir şekilde kullanılıyor. Birçok delegemizin işiyle, aşıyla imtihan içine girmesine yol açılıyor. Ayrıca tek adaylar genelde merkezden belirlendiği için, merkezin çizgisinin dışına çıkmayacağı bir yapı oluşturuluyor. Dahası, belediyeler de, tarihimizde hiç olmadığı kadar siyasetin içine girmiş durumdalar. Elbette belediyeler siyasetin bir parçası ama belediye başkanları, ellerindeki olanakları kullanarak, delegeleri toplayıp parti siyasetini domine etmek için değil, belediye başkanlığı yapmak için seçilmişlerdir. İktidarın seçim zamanında kamu olanaklarını kullanarak kendi lehine eşitsiz koşullar yarattığını biliyoruz. Benzer bir eşitsizlik CHP içi yarışta da ne yazık ki geçerli. Dolayısıyla benim kurultayda alacağım sonuç, tezimin tabanda karşılık bulup bulmadığı anlamına gelmeyecektir.

‘ARTIK SAĞ-SOL YOK’ DEDİĞİNİZDE ASLINDA ‘SOL YOK, TESLİM OLUN’ DEMİŞ OLUYORSUNUZ’

CHP’de tam olarak ne yapmaya çalışıyorsunuz?

Son zamanlarda bu soruyu soran arkadaşlara, “devrim yapmaya çalışıyoruz” diyorum. Bu devrimi parti içinde de yapmak istiyoruz. Parti genel başkanlarının sadece belli travmalarla değil, parti içi politik tartışmalar sonucunda da değişebileceğini göstermemiz gerekiyor. Keza, parti yönetiminin sağ çizgisi ile bizim sol çizgimiz arasında bir tartışma zemini yakalamalıyız. Delege de bunun üzerinden kararını vermeli. Zaten tüzüğümüz de kurultayı böyle tarif ediyor: “Türkiye’nin temel meselelerini tartışır, buna dair doğrultu belirler.” Türkiye’nin geleceği sağda mı, solda mı, bunu tartışalım. Yahut, sıkıysa tüzüğe “Türkiye’de sağ da yok, sol da” diye yazsınlar. Siyasetsizlik dediğimiz budur.

CHP içinde “sağ da yok, sol da” diyen bir yaklaşım mı var?

Aa, siz hiç duymadınız mı! Partinin üst düzey yöneticileri tarafından çok sık dillendirilen bir siyasi üçkâğıt bu.

Peki ne anlama geliyor bu laf?

Siz şu verili düzende, “azizim sağ ve sol mu kaldı, aslolan liyakat” dediğinizde, bu düzene hizmet etmiş oluyorsunuz. “Artık sağ-sol yok” dediğinizde, aslında “sol yok” demiş oluyorsunuz. Çünkü küresel olarak hem de ülkemiz bazında alternatif dünyayı, hayatı esas olarak sol tarif ediyor. Yoksulluk, eşitsizlik, sömürü, savaş, çatışma, işsizlik, kadın cinayetleri, cinsel yönelimlerin yok sayılması, doğa talanı alabildiğine devam ederken solun kalmadığını söylemek, sol olmayı reddetmek, mevcut düzenle ciddi bir meselenizin olmadığını, alternatif aramadığınızı, “teslim olun’” dediğinizi gösterir.

‘AMAN TUZAĞA DÜŞMEYELİM’ DİYEREK TEPKİSİZ KALMAK TUZAĞA DÜŞMEKTİR’

Ayasofya’nın cami yapılması, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmak istenmesi, baroların bölünmesi gibi son dönem adımları, muhalefetin genelinde “gündem değiştirme hamleleri” olarak yorumlanıyor. Hatta bazıları, “iktidarın gündem değiştirme tuzağına düşmeyelim” diyerek, atılan bu adımları görmezden gelmeyi öneriyor. Sizce AKP sıkıştığı için mi bu adımları atıyor?

Hayır, bunların hiçbiri gündem değiştirmek için atılan adımlar değil. Siyasi dönüşüm söylem değiştirmekle başlar. “Aman tuzağa düşmeyelim” diyerek tepkisiz kalmak tam da tuzağa düşmektir. Çünkü bu, iktidarın sürekli el yükseltmesine, üstünlüğünü perçinlemesine göz yummaktır. Bugüne kadar “tuzağa düşmeyelim” diyerek gösterdiğimiz tepkisizlikle AKP’nin hangi hamlesine engel olabildik? Öte yandan, eğer AKP’nin gündemine hapsolmak istemiyorsanız, o zaman alternatif gündemi de yaratacaksınız. Sessizlik, suskunluk, tepkisizlik bir alternatif olamaz. İktidar kendi haline bırakıldığında gerilemez, genişler. Onu geriletmek için kim mücadele eder ve başarılı olursa iktidara o gelir. Kimse size iktidarı altın tepsiyle sunmaz.

Bunu CHP için mi söylüyorsunuz?

Kendi partime en temel eleştirilerimden biridir bu. CHP’nin en büyük sorunu, iktidar perspektifinden çok uzak olması. Oysa attığınız her adımın, siyasal iktidarı elde etmenizi sağlayacak bir niteliğe de sahip olması gerekiyor. Bundan çok uzak olduğumuzu görüyorum. Ayrıca seçimsiz dönemde çok kırılgan ittifaklara dayanmak da bunun göstergelerinden biri. Geçtiğimiz gün Sayın Ali Babacan, “ittifak” sorusuna, “ittifak, seçim zamanında gündeme gelir. Şu anda ittifaklarla ilgili bir tartışmamız yok, biz büyümeye çalışıyoruz” yanıtı verdi. Biz ise “CHP iktidarında” demekten vazgeçmiş, “Millet İttifakı iktidarında” diyoruz. Partinin grup başkanvekilleri artık böyle başlıyor söze. Siyaset alanından partinin rumuzlarını, sembollerini ve hatta ilkelerini ihraç ettik. Böyle gitmeye devam ederseniz, bir süre sonra sadece kimliksiz, siyasetsiz bir yapıya dönüşürsünüz. Oysa şu anda AKP ve MHP erirken, dünyada ve Türkiye’de siyasi gündem altüst olurken, bize açılmış inanılmaz bir alan var. Buna rağmen oylarımız sabit ve bu bir sorun olarak ele alınmıyor.

‘ERDOĞAN’IN GİDİP GİTMEYECEĞİNE CHP KARAR VERECEK’

Twitter’da @varcharian isimli bir kullanıcı, “CHP, sosyal medyaya sansür getirecek teklife karşı planını netleştirdi: AYM’ye başvurulacak” haberinin üstüne şu yorumu yapmış: “Bi vpn şirketine başvursanız daha iyi çözüm olurdu. Hiç olmazsa adamlar denedi derdik.”

(Gülüyor). Bazı arkadaşlar da olayı ince görüp öpücük emojisi kullanmışlar. Gelecek İçin Biz bildirisiyle çıktığımız zaman, olağanüstü dönemlerin siyasetinin de olağanüstü olması gerektiğini söylemiştik. Sosyal medyaya getirilen sansür gibi diğer pek çok yapısal değişikliklere karşı yaptığımız muhalefet AYM’ye başvurmaktan ibaret olmamalı. Bir kere artık yeni rejimin tespitini yapmamız gerekiyor. Anayasa Mahkemesi’nden sarayın hilafına bir karar çıkmasını beklememek gerekiyor. Baro yasası geçti ama biz iki gün geciktirdik diye bunu bir muhalefet başarısı olarak gördük. Oysa geçti arkadaş, geçti! O halde daha cesur, daha radikal bir muhalefet yürütmeniz gerekiyor. Ama siz sokağı bile iktidarın kodladığı biçimiyle, yakıp yıkma yeri olarak algılayıp, “sokağa çıkmayacağız” derseniz, iktidar da istediğini yapar.

Kılıçdaroğlu bir süredir Erdoğan’ın bir sonraki seçimde seçilemeyeceğini söylüyor. Sizin bu konudaki kanaatiniz nedir?

Erdoğan’ın gidip gitmeyeceğine CHP, genel olarak da toplumsal muhalefetin cesareti karar verecek.

Bu söyleşiye “İlhan Cihaner: Erdoğan’ın gidip gitmeyeceğine CHP karar verecek” başlığı atmamızda beis görür müydünüz?

Hayır, hatta ben “Erdoğan’ın gidip gitmeyeceğine CHP’nin 37. Kurultay delegeleri karar verecek” diye ilave yapardım. Çünkü eğer CHP Genel Merkezi tarafından yalanlanmayan Muharrem Sarıkaya’nın yazısında belirtildiği gibi, CHP PM ve siyaseti Abdullah Gül-Ali Babacan çizgisiyle uyumlu hareket edecekse, siyaset çizgisi oraya kurgulanacaksa, Erdoğan ve AKP ömrübillah orada kalır. Böyle bir durumda Erdoğan, ne zaman gideceğine kendisi karar verir yahut en iyi ihtimalle Erdoğan’a benzer başka bir isim gelir. Muhalefetin bu tarzı devam ederse, Erdoğan da kalmaya devam eder. Eğer bunca yıkıma rağmen hâlâ Erdoğan’ın yüzde 40’larda bir desteği varsa, ortada çok büyük bir sorun var demektir.

‘KÜRTLERİN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI NEREDEYSE ORTADAN KALDIRILDI’

CHP Genel Başkanı olsaydınız, neler yapacaktınız?

Bir kere parti içi demokratik mekanizmaları derhal kurmalıyız. Kadın-erkek temsilinde eşitliği, gençlerin vitrin süsü olarak değil, partiye dinamizm katacak bir biçimde katılımını sağlamalıyız. Parti karar alma mekanizmalarının tabanın benimseyebileceği kararları almasının önünü açmalıyız. Özetle, partinin demokratikleşmesi gerekiyor. Daha sonra, partinin izleyeceği ideolojik hattın netleştirilmesi, kristalize edilmesi gerekiyor. Parti yönetimiyle taban arasında oluşturulan makası, tabandan yana kapatmalıyız.

Peki ya taban Kılıçdaroğlu’nun bugüne kadar izlediği hattı doğru buluyorsa?

O zaman “bu parti böyle” deriz ama bize yeni bir çizgi önerme cesareti veren de, tabanın böyle bir yaklaşım içinde olmadığı fikridir. Seçilsek de seçilmesek de asıl işimiz kurultaydan sonra başlayacak. Partiyi demokratikleştirmek ve partinin sol bir perspektifle ideolojik hedeflerini netleştirmesini sağlamak için mücadeleye devam edeceğiz.

Nasıl bir sol öneriyorsunuz?

Kuşkusuz çağa göre kavramların içi değişiyor. Sosyal demokrasinin dünyada yaşanan savaşlara ve sömürüye yeterince cevap verilmediğinin, 21. yüzyıl sosyalizminin, yeni bir enternasyonalizmin tartışıldığı ve dünyada yeni hareketlerin ortaya çıktığı bir dönemde, bu gündemden uzak kalamayız. Ayrıca bizim açımızdan cumhuriyetin devasa bir birikimi var. Bu birikimden de beslenerek, çağdaş, sol bir çizgi çiziyoruz. Dünya ölçeğinde sömürü, savaşlar, doğa talanı, iklim krizi devam ederken bigane kalamayız. Türkiye’de, Kürtlerin seçme ve seçilme hakkının neredeyse ortadan kaldırıldığı bir iklim var. Buna karşı cesaretle bir sol muhalefet yürütmek zorundayız. Laikliği savunmak durumundayız.

‘LAİKÇİ TEYZELER’ HAKLI ÇIKTILAR’

Geçenlerde bir arkadaş, “laikçi teyzeler ne dediyse doğru çıktı” diyordu. Katılıyor musunuz?

Sahiden haklı çıktılar. Fethullahçılar konusunda, laikliğin ortadan kaldırılmak istendiği öngörüsünde, eğitim konusunda, iktidarın gidişatıyla ilgili kaygılarında haklı çıktılar. “Laikçi teyze” lafı, liberal-sağ cenahın cumhuriyetçileri, Atatürkçüleri aşağılamak için uydurdukları bir sıfattı. Ama şu anda az da olsa laiklik savunulmaya devam edilebiliyorsa, bunda solcuların, sosyalistlerin ve tabii o “teyzelerin” katkısı büyüktür.

‘CHP, KÜRT MESELESİNDE 1989 YILINA TAKILIP KALMIŞTIR’

CHP’nin Kürt meselesiyle ilgili yaklaşımına, HDP’yle utangaç veya korkak ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?

Her iki tarafa da çok eleştirim var. Bir kere HDP’nin çok kıymetli söylemleri, adımları olmasına rağmen, şiddetin sonlandırılması konusunda tek muhatap olarak iktidarı görmesini eleştiriyorum. CHP ise Kürt meselesinde 1989 yılına takılıp kalmıştır. SHP’nin 1989 Kürt Raporu o dönem için çok ileridir ama onun üzerinden çok sular aktı. Sorunun kendisi değişti, uluslararasılaştı. Türkiye’deki algılar değişti. Hatta öyle bir noktaya gelindi ki, sorunun kendisi tartışılamaz oldu. Şu anda Türkiye’nin üçte birinde belediyeler gaspedilmemiş, Kürt siyasetçiler tutuklanmamış, Sur, Cizre, Şırnak, Hakkâri yakılıp yıkılmamış gibi davranamazsınız. Hiç mi tartışılmaz, buralarda neler olduğu! Bunları tartışmadan Kürt sorunuyla ilgili tartışmaları güncellemek mümkün mü? Ceyhanpınar’da iki polisin öldürülmesine benzeyen sayısız olay, bir soru işareti olarak havada asılı kalmış durumda. Oysa bu sorulara bulunacak yanıtların tümü, Kürt sorununa yönelik toplumsal algıyı değiştirecek, dönüştürecek önemde. CHP tüm bu sorulardan uzakta, 1989 raporuna takılı kalmış, Kürt sorunundan fiili olarak da kopmuş üç-beş tane aktör üzerinden Kürtlere şirin görünmeye çalışıyor. AKP’nin bu ülkeye en büyük zararı, toplumu bir arada tutan tutkalları çözmüş olmasıdır. Bu, Kürt meselesinde kopuş zeminini güçlendirmiştir. Eğer barış içinde bir arada yaşamak istiyorsak, bir arada hareket etmek zorundayız. Gizli-kapaklı ilişkiler yürüttükçe, sen de tıpkı AKP gibi, muhatabını kriminalleştirmiş oluyorsun.

‘BU İKTİDARLA BAŞ EDEMEZSEK, HEPİMİZE YAZIKLAR OLSUN’

CHP, iktidarın karşı propagandasından sıyrılmak için mi HDP’yle aleni bir ilişki kurmuyor?

“AKP çıkıp HDP’yle veya Kürtlerle iyi olunca ben de iyi olurum, kötü olunca ben de kötü olurum.” Bu mudur yani! Oysa Öcalan, HDP de, Kürt sorunu da durduğu yerde duruyor. Yarın AKP yeni bir çözüm süreci başlatınca mı sen de HDP’yle konuşmaya başlayacaksın? Olmaz öyle şey! Cesaret zor zamanların işi. Cesaret edeceksin, inşa edeceksin. Siyaset belli güç ilişkilerine, kodlara, konjonktüre teslim olunarak değil, cesaretle dönüştürerek yapılır. Siyaseti böyle yapmayacaksan, hiç yapma o zaman. Çünkü iş zaten kendiliğinden yürüyor. Kürt sorununa, HDP’ye yaklaşımda, AKP’nin, sağın belirlediği kriminal kodları reddedeceksin.

Genel olarak Türkiye muhalefetinin iktidar karşısındaki vaziyetini nasıl özetliyorsunuz?

Bu iktidarın kodlarına teslim olursak, bu iktidarla baş edemezsek yazıklar olsun, hepimize yazıklar olsun.
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER SİYASET HABERLERİ