Ölüme itiyorlar! 'Bot yarıya kadar su doluydu, biraz ilerledikten sonra nehre attılar'

Özgürlük için Meriç’ten geçen 5 çocuk annesi Yeliz Akbabaöz, ilk denemesinde Yunanistan tarafında maskeli kişilerce Türkiye’ye geri itildiğini söyledi. Akbabaöz, “Nehre ittiler, yüzme bilmiyorum, boğulmaktan son anda kurtuldum.” dedi.

Eşi hakkındaki ‘suç’lamalardan dolayı yurt dışına çıkışı yasaklanan ev hanımı Yeliz Akbabaöz, iki yıl önce Meriç üzerinden Yunanistan’a geçmek isterken geri itildi (pusch back). 6-7 siyah maskeli bere takmış, ellerinde demir sopalar olan askerler, Yeliz Akbababöz ve bir grup mülteciye önce diz çöktürdü, üzerlerindeki paraları aldı. Daha sonra da nehrin kenarına getirip suya attı.

Yeliz Akbabaöz’ün hikayesi KHK’lılar tarafından Almanya’da kurulan insan hakları derneği Human Rights Defenders’ın (HRD) uluslararası insan hakları kurumlarına sunmak üzere hazırladığı raporda yer alıyor.


Bold Medya’dan Sevinç Özarslan söz konusu rapordaki hikayeyi haberleştirdi.

Kendi anlatımıyla Yeliz Akbabaöz’ün yaşadıkları şöyle:

"Ev hanımıydım, eşim de devlet memuru olarak çalışıyordu. Ankara Sincan’da yasıyorduk. 15 Temmuz sonrasında kocama yapılan suçlamalar nedeniyle eşim Kasım 2018’de kaçak yollarla Yunanistan’a geçmek zorunda kaldı. Ardından da Finlandiya’ya gitti. Ben de pasaport alabilmek için CİMER başta olmak üzere birçok yere başvuruda bulundum. Ama bunlardan hep ret aldık ve hiçbir kurum da neden yasak konulduğu hakkında herhangi bir açıklamada bulunmadı. Ailece bir araya gelebilmek için son çare olan kaçak yollara başvurduk.

TEKNEYE 23 KİŞİ BİNDİK

Gece saat 12 civarında Edirne’de kaçakçılarla buluştuk. Kaçakçılar bizi alıp sınırda bir yere götürdüler. Burada küçük bir kulübede sabaha kadar bekledik. Kaçakçılar bizi nehir kenarına getirdiler ve küçük bir tekneye binmemizi istediler.
Bir tekneye tam 23 kişi bindik, yaklaşık 15 dakikalık nehir yolculuğundan sonra sabah 7 buçukta karşı tarafa geçtik. Bizi tekneden indirdiler. Daha sonra telleri keserek karşı tarafa geçtik. İki gruba ayrıldık.
İlk grup Yunanistan içlerine doğru ilerledi. Biz orada saklandık daha önceki grubun Yunanistan görevlilerine teslim olduğunu öğrendik, biz de saklandığımız yerden çıktık, sınırdan daha iç kısımlara ilerlemek ve Yunan görevlilere teslim olarak bir an evvel mültecilik işlemlerini başlatabilmek için orman içerisinde yürüyorduk.


TAYYİP’İN ZULMÜNDEN KAÇIYORUZ

Arkamızdan askerlerin seslerini duyduk. Silahlarını bize doğrultan 3 asker gördük. Askerler bizim teslim olmamızı istiyorlardı. Grubumuzda bulunan bir arkadaş askerler ile İngilizce konuşarak “Biz Tayyip Erdoğan’ın zulmünden kaçıyoruz” dedi. Ondan sonra askerler bizi aldılar, ellerimizdeki poşet ve çantaları yere koymamızı ve beklememizi söylediler.

Polisler Yunanistan’dan aldığımız ve yanımızda bulunan; su olsun, yiyecekler olsun, biletlerimiz olsun, hepsini topladılar, hatta sakız ambalajlarını da aldılar. Bizi başka bir polis aracına bindirdiler. İndiğimizde karşımızda kocaman askeri siyah bir araç vardı ve 6-7 siyah maskeli bere takmış, ellerinde demir sopalar olan polis veya askerlere teslim ettiler ve onlar da bizi araca bindirerek götürdüler.

Daha sonra yanımızdaki abilerden biri bana dedi ki “Yeliz abla yanında para varsa bana ver, aşağıda paraları alıyorlar.” Ben de bütün parayı abiye verdim. Araba kısa bir süre gittikten sonra durdu, bu sefer tekrar kapı açıldı ve bana doğru ışığı tuttular, aşağı çağırdılar. Ben de kalktım “Allah’ım dedim eğer namusuna bir şey gelecekse sen benim burada canımı al” diye dua ettim.


AFGAN ÇOCUKLARI DÖVEREK GETİRİYORLARDI

Askerler arama sırasında dedektör öttüğü için ellerindeki demir çubuklarla göğsüme dokundular. Bir şeyler diyorlardı ve etrafımda dönüyorlardı. Ben de onları anlamadığımı söylemeye çalıştım. Sonra kapıyı açtılar, ‘Gidebilirsin’ dediler.

Bizi nehre atacaklarını düşündük. Biraz gittikten sonra başka bir yerde durduk, orada kapıyı açtılar, karşımızda üzerinde “polis” yazısı olan karakola benzeyen bir bina vardı. Ayrıca binanın önünde siyah araçlar da duruyordu. İçeride resmi kıyafetli bir bayan polis de çalışıyordu. Dışarıda ve içeride de birçok insan vardı.

Bizi sonunda kampa getirdiler diye düşünerek sevindik. Bizi burada araçtan hiç indirmediler. Dışarıdan bağırma sesleri geliyordu. Ama biz dışarıda neler olduğunu bilmiyorduk. Merak ediyorduk. Kapıyı açtılar, karşımızda yaklaşık Suriye, Afganistan, belki Irak kökenli 30 genç vardı.

Bu çocukları döverek getiriyorlardı. Gençleri araçlara bindiler. Gençler aracı tekmeleyip bağırıyorlardı. Biz bir kenarda oturuyorduk. Daha sonra o gençlerden de birkaçını aynı şekilde aşağı indirip döverek paralarını aldılar.


CANLARININ İSTEDİĞİNE VURUYORLARDI

Gece karanlığında uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra bir yere geldik araç durdu. Hepimizi aşağı indirdiler. Bizleri diz çöktürterek ellerimizi başımızın üstünde birleştirmemizi istediler.

Etrafımızda dönüyorlardı canlarının istediklerine vuruyorlardı. 4-5 kere aynı şekilde aracı durdurup bizleri aşağıya indirdiler. Daha sonra araç giderken bir yerde, yol kenarında durdular. Arabanın durduğu yerin yol üzerinde olduğunu görebiliyorduk. Sonra genç bir kızı arabaya getirdiler.


GENÇ KIZ KRİZ GEÇİRDİ

Bu kız Kürt siyasi hareketinin üyesi olduğunu ve bu nedenle ülkeden kaçtığını söyledi. Arabaya binen genç kız dedi ki “Biliyor musunuz kampa gidiyoruz.” Bizde ona “Ne kampı?” dedik. Genç kız “Ya hayır beni karakola götürdüler, benim resimlerimi çektiler, işlemlerimi yaptılar, bana dediler ki seni kampa götürüyoruz” dedi. Biz de 'hayır' dedik, birden kız arabada sinir krizi geçirmeye başladı.

ÇOCUKLAR NEHRİN İÇİNDE BAĞIRIP ÇIRPINIYORLARDI

Yine aynı şekil bizi aşağı indirdiler, bizi yine dizlerimizin üstünde ellerimiz başımızın üstünde bekletiyorlardı. Genç kız askerin yanına gitti ve onla konuşmaya çalıştı ve ağlıyordu. Askerler onu başka bir tarafa götürdüler, diğer araca bindirdiler. Bizleri yeniden arabaya bindirerek yola koyulduk. Araç en son bir yere geldi, dışarıdan su sesi duyuluyordu. Artık deport edildiğimizden emin olmuştuk. Aracın kapısı son kez açıldı, hepimizi aşağı indirdiler. İndiğimiz yer Meriç Nehri’nin kenarı Yunanistan sınırıydı. Bizi sınıra getiren maskeli kişilerden biri siyah bir bot getirdi.

Siyah botu getirdiler, etrafta ellerinde tüfek olan askerler bekliyorlardı. Bot ile sığınmacıları nehirden karşı tarafa taşıyan kişiler Suriye kökenliydiler ve bunlar Türkçe de konuşabiliyorlardı. Bu iki Suriyeli bizden önce 10-15 genci bindirdiler, o çocukları götürüyordu, yukarıda da ay olunca suyun içi de gözüküyordu. O gençleri götürüp nehrin içine attılar, çocuklar suyun içerisinde bağırıp çırpınıyorlardı.

O Suriyeliler botu geri getirdiler, bizim gruptaki 7 kişiyi bindirdiler ve gittiler. Bizim gruptan 2 kişi geride kaldı. Benimle birlikte bir genç vardı (Abdullah), daha önce dövülüp parası elinden alınan gençti. Biz 6-7 kişi bota bindik, kriz geçiren kız da aynı botun içerisindeydi. Fakat bot yarıya kadar su doluydu, yanımdaki genç psikolojisi bozulduğu için hala onlara ‘Ne olur bizi göndermeyin Tayyip bize zulüm, işkence ediyor” diyordu.


MÜSLÜMAN DEĞİL MİSİNİZ, KURTARIN BURADA ÖLÜYORUZ

Nehirde biraz ilerledikten sonra bize “İnin!! Çabuk inin” diye bağırıyorlardı. Biz de onlara inecek hiçbir yer yok, hatta tutunacak bir dal bile olmadığını söyledik fakat bizi dirsekleri ile ittirip suya atıyorlardı. Ben de botun içerisinde ayağa kalktığım zaman direkt suya düştüm.

Yüzme bilmiyorum. Suda boğuluyordum, beni kurtarın diye bağırıyordum. Can korkusu ve boğulma tehlikesiyle ‘Siz ne biçim insanlarsınız, Müslüman değil misiniz, kurtarın burada ölüyoruz’ diye bağırıyordum. Genç bir Suriyeli bana elini uzattı, genç beni çekmeye çalışıyordu ama gücü yetmiyordu. Daha sonra ona da başka bir Suriyeli genç yardımcı olarak beni kıyıya çekerek kurtardılar. Çıktığımız yerde dikenler vardı. Kıyıya çıktıktan sonra o Suriyeli genç bana ‘Abla sen nerelisin?’ dedi. Bende korku ve heyecan nedeniyle ‘Karslıyım’ dedim. Sonra ‘Yok yok ben Türk’üm’ dedim.

Burada bizim gruptaki abilerden ve daha önce bot ile geçenlerden biri kolumdan tuttu. ‘Yeliz abla gel, bizim arkadaşlar bu taraftalar’ diyerek direkt Abdullah ile birlikte o abilerin olduğu yere gittik. Bizden önce geçen abiler karar almışlar ‘Birimiz burada bekleyelim gelen abla ile Abdullah abiyi bulalım’ diye. Artık Suriyeli ve Afganistanlılar ile birlikte kalabalık bir grup olarak Türkiye tarafına itilmiştik.


ÇOCUKLAR SOĞUKTAN TİTREMEYE BAŞLADI

Türk askerleri ‘Teslim olun” diye bağırıyorlardı. Hemen oradan ayrılmaya karar verdik, yola çıktık ama nereye gideceğimizi bilemiyorduk. Her taraf çamurdu, sanırım pirinç tarlalarıydı, batıyorduk. Yanımızdaki 2 çocuk ile birlikte soğuktan titremeye başladık. Hava karanlık olduğundan nereye gittiğimizi de bilmiyorduk, bir yerde oturduk, orada biraz dinlendik.

Fakat hepimiz yorgunduk ve üşüyorduk. Ailenin babası 9 yaşındaki çocuklarını uzun süre sırtında taşımış ve yorulmuştu. Bir yerde durduk, abi dizleri üzerine çökerek artık teslim olmak istiyordu. Eşine dönerek. “O feneri bana ver, feneri yakayım da askerler gelip bizi bulsunlar” dedi.


CAMİYE SIĞINMAKTAN VAZGEÇTİK

Ben hemen itiraz ettim abiye, engel oldum. ‘Abi ne yapıyorsunuz? Yunan askerleri bize neler yaptı gördünüz. Türk askeri daha fazlasını yapar. Burada biraz dinlenelim, sonra yeniden hareket ederiz, eğer yolda yakalanırsak artık yapacağımız bir şey yok demektir. Ama ben asla teslim olmam’ dedim.

Kısa bir süre dinlendikten sonra, tekrar yürümeye başladık, sonra bir köye geldik, köyde camiyi gördük. Abi dedi ki ‘Gidelim durumu imama anlatalım, biraz camide ısınalım.” Ben yine itiraz ettim. Dedim ki “Abi sen ne yapıyorsun? İmamların tamamı zaten Tayyip’in adamı, direkt bizi ihbar edip yakalatır.’ Bu itirazım üzerine abi camiye gitmekten vazgeçti.

Bir mısır tarlasında saklandık, yanımızdaki abi ‘Ben yola bakayım, araç falan durdurabilirsem gideriz’ dedi. Gidip bakıp geldi, dedi ki ‘Orada askerler var.’ Mısır tarlasının içinde bir süre daha saklandık. Hava çok soğuktu ve üşüyorduk. Sabaha yakın askerlerin nöbet değişiminde askerler gelip yanımızdan geçiyorlardı. Sabah ezanı okundu, cami de dağıldıktan sonra biz oradan çıktık, biraz yürüdük, sonra yola doğru geldik hiçbir araç durmadı.

Daha sonra birazda tren raylarının üzerinde yürüdük, sonra karşıda bir otel yazısı gördük, abi oraya doğru gitti, bir taksiyle anlaştı, taksici geldi, bizi aldı, bize ‘Yoksa siz kaçakçı mısınız ya da Yunanistan’a mı kaçıyorsunuz” diye sorular sordu.

Biz de hayır dedik, biz burada çalışmaya geldik dediysek de inanmamıştı. Allah’a şükür adam iyi biriymiş ki ‘Aramanız falan varsa yollarda birçok yerde uygulama var ben sizi başka yoldan götüreyim’ dedi. Bizi başka bir yoldan Tekirdağ’a götürdü. Artık bizim eve gelmiştik. Evden uzak bir yerde taksiden indik. Çünkü hala çok korkuyorduk, taksicinin bizi ihbar edebileceğini düşünüyorduk.



OĞLU, TEAEWONDO ŞAMPİYONU OLDU

Yeliz Akbabaöz, konuşmasının devamında birlikte deport edildikleri aileyi evinde 1 hafta kadar misafir ettiğini, ardından yaptığı ikinci denemede Yunanistan’a geçtiğini anlatıyor: “Bu süreçte herkes gibi biz de birçok zorluklar çektik, birçok sıkıntıya maruz kaldık ama Elhamdülillah bugün ailemizin büyük bir bölümü bir arada yaşıyoruz. Küçük oğlumuz Muhammed Buğrahan Akbabaöz Finlandiya’da Avrupa şampiyonu oldu. Finlandiya’da yılın taekwondocusu seçildi."


 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER GÜNDEM HABERLERİ