Tarihin en büyük istihdam kaybı yaşanırken meleklerin cinsiyeti tartışılıyor

​TÜİK’in geçen hafta açıkladığı istihdam ve işsizlik verilerine göre; bu yılın Nisan ayında dar tanımlı işsiz sayısı 3 milyon 775 bin kişi oldu.

Prof. Dr. Mustafa Durmuş

İşsizlik oranı geçen yılın aynı ayına göre 0,2 puanlık azalış ile yüzde 12,8 seviyesinde gerçekleşti. Diğer yandan işgücü 3 milyon 13 bin kişi (5,7 puan) ve istihdam 2 milyon 585 bin azaldı (yüzde 4,9).


Haklı olarak bu veriler çok tartışıldı. TÜİK’in işsizlik hesaplama yönteminin yanlış olduğu, işsizlik oranını düşük gösterebilmek için verilere müdahale ettiği, çarpıttığı gibi ciddi iddialar ileri sürüldü.

İşsizliğin sistemik ve siyasal iktidarlarla ilgili nedenlerine daha önceki yazılarımda sıklıkla yer verdim. Bu nedenle konunun bu yönü üzerinde durmayacağım ve sadece bu konuda çalışan, araştırma yapan TÜİK dışındaki kurum ve iktisatçılardan bazılarının son işsizlik ve istihdam verileri konusundaki değerlendirmelerine kısaca değinecek ve asıl olarak işgücü kavramı üzerinde yoğunlaşacağım.

10 yıl geriye giden istihdam

Bunlardan biri Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM). Bu merkez, işgücüne katılım oranının yüzde 47,2’ye ve istihdam oranının yüzde 41,1’e gerilemesinden hareketle; işgücü ve istihdamda ilkinde 8 yıl, ikincisinde ise 10 yıl öncesine geri gidildiğini açıkladı. (1)

Bir işçi sendikası araştırma merkezi olan DİSK-AR ise, TÜİK’in dar tanımlı (resmi) işsizlik oranı ve sayısının gerçeği yansıtmadığını; Kovid-19 etkisiyle revize edilmiş geniş tanımlı işsiz ve iş kaybı sayısının 17,7 milyonu aştığını;  Kovid-19’un en az 10,7 milyon istihdam kaybına ve işsize neden olduğunu; işbaşında olanların sayısının 7,1 milyon kişi azaldığını ve sonuçta Türkiye tarihinin en büyük iş ve istihdam kaybının yaşandığını ve geniş anlamda işsizlik oranının yüzde 52 olduğunu açıkladı. (2)

Kısa çalışma ödeneği alanlar, zorunlu ücretsiz izinde olanlar işsiz sayılmıyor

İstihdam ve işsizlikle ilgili çalışmalarıyla bilinen Z. Yükseler ise TÜİK’in hesaplamalarındaki eksikliklere dikkat çekiyor. Yükseler’e göre; (3) Kovid-19 salgınının işgücü piyasalarına etkilerini takip etmek için, mevcut işsizlik oranının yanı sıra alternatif göstergelerin de izlenmesi gerekiyor. Bu bağlamda kısa çalışma ödeneğinden yararlananlar ile ücretsiz izne ayrılanların istihdam kapsamında yer almaması, işsiz sayılması gerektiğinin altını çiziyor.

Nitekim Mayıs ayında kısa çalışma ödeneği alan kişi sayısının 3 milyonu aştığını ve nakdi ücret desteği alan ücretsiz izne ayrılan kişi sayısının ise 1,4 milyona yaklaştığını ileri sürüyor.

Ayrıca “potansiyel işgücü”, “atıl işgücü” ve “iş başında olanlar” gibi kavramları kullanarak gerçek işsiz sayısı ve istihdam kaybının çok daha yüksek olması gerektiğinin altını çiziyor.

İşçiler haftada 4,6 saat daha az çalıştırıldılar

Örnek olarak salgın yüzünden pek çok işyerinde haftalık çalışma saatlerinin düşürülmüş olması gerçek işsizlik sayısının daha yüksek olmasını gerektiriyor. Nitekim 2020 Ocak döneminde 44,1 saat olan ortalama haftalık çalışma saati, Kovid-19 etkisiyle Nisan döneminde 39,5 saate geriledi. Bu nedenle, işbaşında olanların Ocak dönemine göre fiilen çalıştıkları toplam saat yüzde 30,1 oranında azalış gösterdi. (4)

4,1 milyon insan nereye gitti?

Dünya Gazetesi yazarı A. Aktaş ise bu yılın Nisan itibarıyla, son bir yılda çalışma çağına giren 15 yaş üstü kurumsal olmayan nüfusun 1.1 milyon kişi arttığını; işgücünün de (bir kısmı iş bulup istihdama, diğerleri işsizler ordusuna katılarak) bu 1.1 milyon artışla uyumlu bir artış göstermesi gerektiğini; buna karşılık TÜİK’in açıkladığı verilere göre işgücünde her hangi bir artış olmadığı gibi, bu son bir yılda tam 3 milyon kişi de azaldığını ileri sürüyor ve haklı olarak “birileri şu 4,1 milyonu izah etsin” çağrısında bulunuyor. (5)

Resmi verilerin güvenirliliğini yitirmesi olgusunun sadece Türkiye’ye özgü olmadığının altını çizelim. Kovid-19 ile birlikte şiddetlenen işsizlik gibi sorunlarına çözüm üretemeyen özellikle de sağcı popülist otoriter yönetimlerin iş başında olduğu ülkelerde, sorunu olduğundan hafif gösterme çabası resmi bir hüviyet kazanmaya başladı. Bu nedenle de başta ABD ve Britanya olmak üzere resmi işsizlik verilerinin gerçeği yansıtmadığı ve hiçbir biçimde güvenilir olmadığı eleştirileri yapılıyor. (6)

Bu noktada TÜİK’in yayınladığı istihdam verilerinden sadece birine odaklanacağım.

Bir yılda 3,13 milyon işçi işgücünden çıktı

TÜİK’in resmi verilerine göre; (7) Türkiye’de işgücüne katılma oranı geçen yılın aynı ayına göre 5,7 puanlık azalışla yüzde 47,2 olarak gerçekleşti. Böylece 1 yılda işgücü 3 milyon 13 bin kişi azalarak 29 milyon 388 bin kişiye geriledi.

İşgücündeki gerileme kadınlarda çok belirgin, zira kadınlarda işgücüne katılım oranı sadece yüzde 29,2 (erkeklerde bu oran yüzde 65,5). Kadınlardaki düşüş 1 yılda 5,3 puan oldu.

TÜİK ‘işgücü’nü istihdam edilenler ile işsizlerin oluşturduğu nüfus ve ‘işgücüne katılma oranı’nı, işgücünün, kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfus içindeki oranı olarak tanımlıyor. ‘Kurumsal olmayan nüfus’ ise üniversite yurtları, yetiştirme yurtları (yetimhane), huzurevi, özel nitelikteki hastane, hapishane, kışla vb. yerlerde ikamet edenler dışında kalan nüfus olarak belirleniyor.

Bu tanımlamalar altında, doğal olarak sayıları milyonları bulan üniversite öğrencileri, askerler, mahkûmlar işsiz sayılmıyor (bu arada mahkûmların önemli bir kısmı çok düşük ücretlerle cezaevlerine ait işletmelerde çalıştırılıyor).

Resmi veriler (bu tanımdan hareketle) çalışabilecek durumda olanların sadece yüzde 47’sinin işgücü piyasasına çıktığını (kadınlarda bu oran sadece yüzde 29) ortaya koyuyor.

Bu oranlar çalışma çağı aralığını daralttığımızda değişiyor. Örneğin 25-54 yaş aralığında bu oran erkeklerde yüzde 71,6. Geçen yıla göre bu yaş grubunda katılım yüzde 6,2 düşüş gösteriyor. Kadınlarda bu yaş grubunda işgücüne katılım oranı ise yüzde 33,1. Geçen yıla göre yüzde 5,7 puan düşüş gösteriyor. (8)

Gelişkin ekonomilerin 20 puan altında bir oran

Genel olarak çalışabilecek yaştaki nüfusun yarısından azının (kadınlarda üçte birinden azının), 25-54 yaş grubunda ise yaklaşık üçte birinin çalışmak için neden işgücünde yer almadığı başlı başına sorgulanması gereken bir durum. Bunun ekonomik olduğu gibi, sosyal, siyasal ve kültürel nedenleri var.

Ancak ne durumda olduğumuzu görebilmek için bu veriyi başka ülkelerdekilerle kıyaslamak gerekir. Bu çerçevede bazı gelişkin ekonomilere bakabiliriz. Buna göre, ABD, Japonya, Fransa, Birleşik Krallık, İspanya ve İtalya’da; erkek 25-54 yaş grubunda gelişkin ekonomilerin hepsinde işgücüne katılım oranı yüzde 90’a yakın seyrediyor. (9)

Yani en yetkili ağızdan yakında aralarında yer alacağımızın söylendiği bu ülkelerle (demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve özgürlükler konusundaki büyük açığı bir kenara bırakırsak) aramızda (işgücüne katılım anlamında) ortalama 20 puanlık bir fark var.

İşsizlik en büyük sorun

Türkiye tarihinin en büyük iş ve istihdam kaybı ile sonuçlanan bir salgın ve bunun neden olduğu çok derin bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Bu krizin artık sosyal bir krize dönüştüğü de açık.

Öyle ki işsizlik; işçilerin ağır biçimde borçlanmasına, yoksullaşmasına, sağlıklarının bozulmasına, hatta kredi borçlarını ödeyemedikleri için evlerinin kaybetmeleriyle (10), dahası bu sorunların ömür boyu devam etmesiyle sonuçlanıyor.

İşsizlikten en çok etkilenenler de gençler oluyor, zira en çok onlar işsiz kalıyorlar. TÜİK’e göre bile genç işsizlerin oranı ortalama işsizlik oranının 2 katına yakın (yüzde 24,4) ve istihdam oranı ortalama istihdam oranının ancak yarısı kadar (yüzde 26,1). (11)

Genç işsizliği sosyal bir soruna dönüştü

Genç işsizliği sorunu sadece en yoksul kesimlerin ya da en düşük becerili, eğitimsiz işçilerin değil, neredeyse tüm gençlerin (iktidara yakın bazı çevrelerin şanslı çocukları hariç) ortak sorunu. Nitekim üniversite mezunlarının işsizliği çok yüksek.

Yani eğitimli ve göreli olarak becerili olan gençlerimizin deyim yerindeyse dirsek çürütmesi de, okullara girebilmek için sarf ettiği emek de, çaba da, para da, beceri de çöpe atılıyor.

Kamu Garantili İstihdam Programları

Batı ülkelerinde özellikle de Korona pandemisi sonrasında, yoksullukla ve işsizlikle mücadele yönünde ciddi çalışmalar yürütülüyor. Yoksullukla mücadele konusunda İspanya’da herkese temel gelir verilmesi kararlaştırılırken (12), Britanya’da işçi sendikaları özellikle genç işsizler için kamu garantili istihdam programlarını gündeme getiriyor. Böylece 2022 yılına kadar 1,2 milyondan fazla yeni istihdam yaratılabileceği ileri sürülüyor. (13)

Kuşkusuz bu programlar önerilirken bunların finansmanının nasıl yapılacağı da önemli. Bu yönde olmak üzere ciddi bir servet vergisi uygulaması çalışmaları birçok ülkede yürütülüyor.

Dünyada Servet Vergisi gündemde

Örnek olarak, The Guardian gazetesinde çıkan bir habere göre, Britanya’da Hazine, bir kamu kuruluşu olan Institute for Fiscal Studies bünyesinde çalışan Prof. Arun Advani’den ekonomiyi ayağa kaldırmak için kapsamlı bir servet vergisi çalışması yapmasını istedi. Buna göre, yüzde 10 oranında ve bir kerelik bir servet vergisinin 1 trilyon poundluk bir gelir sağlaması bekleniyor. Servet vergisi artık bir zorunluluk haline gelen vergi reformunun önemli bir parçası olarak görülüyor. (14)

Aynı ülkede yapılan bir başka çalışmaya göre ise; Gelir Vergisi gibi artan oranlı olarak düzenlenecek bir servet vergisi ile yılda 174 milyar poundluk bir gelir elde edilebiliyor ve bu gelir de Kovid-19 nedeniyle işleri tehlikeye giren işçileri istihdamda tutmaya yeterli oluyor. (15)

Meleklerin cinsiyeti tartışması: Erkek mi, kadın mı?

Ülkemizde ise bizleri yönetenler gerçek sorunlarla uğraşmıyorlar. Kitlesel işsizliğe ve yoksulluğa, muhtemelen beraberinde gelecek olan açlığa karşı hakiki her hangi bir çözüm üretmiyorlar.

Tersine işçilerin ücretsiz izne çıkartılması süresinin 1 yıla kadar uzatılması gibi işsizliği kalıcı hale getirecek düzenlemeler yapılıyor. Ekonomik sorunlara, işsizliğe ve yoksulluğa çözüm üretemeyen, uluslararası ilişkilerde yalnız kalan siyasal iktidar çözümü baroların bölünmesine yol açacak yeni düzenlemelerde ve Libya’daki giderek artan askeri gerilimde arıyor.

Bu da yetmiyormuş gibi, ülkenin sanki başka bir sorunu kalmamış gibi, iktidarıyla, (buna destek veren muhalefetiyle) ülkede Ayasofya’nın siyasete açılması alkışlanıyor.

Bir rivayete göre, Fatih’in Konstantiniye’nin (İstanbul) surlarına dayandığı sıralarda Bizans’ı yöneten seçkinler, din adamları buna karşı ne önlemler alacaklarını tartışmak yerine “meleklerin erkek mi, yoksa kadın mı olduklarını” tartışıyorlarmış. (16)

Özcesi, 567 yıl öncekinde bu topraklarda yapıldığı gibi, meleklerin cinsiyetini tartışmaktan ne zaman vaz geçip, gerçek sorunlarımızı tartışacak, emekten, halktan, ezilenden yana çözümler üretmeye başlayacağız?
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER GENEL HABERLERİ