Kriz kendini iyice gösterdi: Bankacılıkta sorunlu kredi % 20'ye dayandı

Son 2 ayda bankacılık sektöründen 8 milyar dolarlık vadeli mevduat kaçışı oldu...
Durum sanılandan kötü: Bankacılıkta sorunlu kredi % 20'ye dayandı

İspanyol devi BBVA 2010’da Türkiye’nin en parlak markalarından biri olan Garanti’nin yüzde 24.89’una 5.8 miyar dolar ödemeye karar verdiğinde, bankanın toplam değeri 20 milyar dolardan fazlaydı. Aynı banka şu an borsada 6 milyar dolar değerle fiyatlanıyor. Bu rakam bankanın 2005 yılındaki değerinin bile altında.  Yine de yatırımcı satmaya devam ediyor, bankanın hisseleri bugün bile değer kaybetmeye devam ediyor. Hem BBVA’nın hem de hissedarlarını yatırdıkları para ‘kuşa dönmüş’ durumda.

Garanti Bankası’nın değerindeki bu düşüş Türkiye’de doların hızlı artışıyla da açıklanabilecek gibi değil. Bu yılın 26 Ocak’ında Garanti’nin piyasa değeri 13.4 milyar dolardı. Yani hisselerin değeri sadece 5.5 ayda yüzde 55 düştü. ABD dolarının TL’ye karşı değeri ise aynı dönemde yüzde 28 arttı. Garanti Bankası’nın TL’den iki kat hızla gerilediği görülüyor.


Öte yandan borsadaki bankacılık endeksinin aynı tarihler arasında dolar bazında yüzde 44 gerilemesi de kaybedenin sadece Garanti bankası olmadığının ispatı. Tüm banka değerlerinde ekonominin genelinden daha fazla erozyon var.


Hisse senedi fiyatındaki büyük düşüş sadece borsa yatırımcılarının derdi değil kuşkusuz. Rakamlara bakıldığında, 2004-2013 arası ‘dünyanın en karlı işlerinden biri’ olan Türkiye’de banka sahibi olmak’ın, bugünlerde aynı derecede cazip adlandırılmadığı çok açık. Bir dönem Türkiye’nin rekor dış açıklarının finansmanında kullanılan ve doğrudan dış yatırımların ana unsuru haline gelen bankalara yönelik doğrudan sermaye girişi de tamamen durdu.

Bu yıl yabancı sermaye girişine etkisi nötr olan ve iki yabancı bankanın Türkiye’deki banka alışverişinde ortaya çıkan rakamlar bunu ispatlıyor. Mayıs ayında Rus Sberbank, BAE’den Emirates NDB’ye Türkiye’deki birimi Denizbank’ı borsa fiyatına göre yüzde 45 indirimle sattı.

Bankaların aşırı derecede değer kaybettiği ortada ama nedenleri konusunda tartışmalar sürüyor.

Türkiye’de banka değerleri çökerken sektörün karlılığı ‘bir şekilde’ hala devam ediyor. BDDK’nın son verilerine göre sektörün karlılığı yılık ilk beş ayında yüzde 10 artışla 23.8 milyar TL’nin üzerine çıktı. Her ne kadar bu rakam dolar bazında yüzde 20’lik bir kaybı da ifade ediyor olsa da, bankaların değerinin yarısını çok kısa sürede bu kadar törpüleyecek bir faktör olmadığı da açık.

Türkiye’de bankacılığı düzenlemekten sorumlu üst kurul olan BBDK Başkanı Mehmet Ali Akben sık sık banka hisselerindeki düşüş ve diğer olumsuz gelişmelere karşın sektörün karlılık rakamlarını örnek gösteriyor. Yaşananların sadece spekülasyondan kaynaklandığını kaydediyor. Akben aynı zamanda Türkiye bankacılık sektörünün kredi notuyla ilgili negatif değerlendirmeler yapan uluslar arası kredi derecelendirme kuruluşlarını da eleştiriyor. Hatta bir adım öteye giderek yerli kredi derecelendirme kuruluşu açıp, Moody’s, S&P ve Fitch’in görüşlerini yalanlayacak veriler üretmek için hazırlık yapıyor.

İktidardan gelen bu ve benzeri tepkilere paralel olarak, haberleri giderek bir ‘direniş ekonomisi’ fanatizmine dönen AKP’ye yakın medyanın konuyu halka duyurma şekli de farklı değil. Örneğin, geçen hafta bankacılık hisselerinde yaşanan yüzde 10’luk çöküş, şu an Türkiye’nin bir numaralı ekonomik yetkilisi konumunda bulunan Berat Albayrak’ın ağabeyi tarafından işletilen Sabah Gazetesi’nde bir komplo teorisiyle açıklanıyor. Gazete düşüşün ABD’li Merill Lynch’in kasıtlı satışlarından kaynaklandığını yazıyor.  Gazete, Merill Lynch’in yeni Kabine’de devre dışı bırakılan emekli Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in eskiden çalıştığı kurum olması nedeniyle Türk bankalarının bir nevi ‘intikam satışları’nın mağduru haline gelmiş olabileceğini ima ediyor!

Ekonomik olayları derin ve farklı bir siyasi tarih üzerinden fantastik eklemelerle açıklanması Türkiye’de giderek büyüyen bir moda olsa da, ortada bir takım rakamlar var. Örneğin BDDK’nın 6 Temmuz’da açıkladığı verilere göre son altı ay içinde sektörün mevduatları ve kredilerinde dolar bazında yüde 7’nin üzerinde daralma oldu. Özkaynaklardaki küçülme de yüzde 10’u aşmış durumda.

https://www.bddk.org.tr/websitesi/turkce/Istatistiki_Veriler/Istatistiki_Veriler.aspx

Yani ekonomideki büyümenin öncü göstergesi bankacılık sektörü bilançoları pek parlak değil. Son 2 ayda bankacılık sektöründen 8 milyar dolarlık vadeli mevduat kaçışı da zaten dengesiz olan kredi/mevduat oranı için yeni bir risk daha ortaya çıkardı.

Diğer taraftan bankalar açısından daha korkutucu olan ise bu yıl hem Moody’s hem de Fitch’in bankacılık inceleme raporlarına giren batık krediler problemi. Türkiye’de resmi batık oranı her ne kadar yüzde 3 düzeyinde görülse de, diğer bazı veriler buzdağının görünenden çok daha büyük olduğunu gösteriyor.

Bu yıl uygulamaya başlanan yeni uluslar arası muhasebe standardına göre 3 ay ödeme sorunu yaşayan krediler ‘yakın izlemedeki krediler’ olarak adlandırılmaya başlandı. Bu değişim bankaların bilançolarında yıllardır halı altına süpürdüğü kredi sorununu da göz önüne serdi. Bankacılık sektöründe sorun yaşanan kredi tutarının, toplamın yüzde 13’ünü geçtiği, sorunlu kredilerin özkaynaklara, yani banka patronlarının işletmeye koyduğu paraya oranının yüzde 84’e ulaştığı anlaşıldı.

Üstelik bu rakamlar anlık durumu açıklamanın çok gerisinde. Yılın ilk çeyreğine, yani  ekonominin yüzde 7.4 büyüdüğü, doların bugünkünden 1 TL daha ucuz olduğu bir Türkiye’ye ait. Şu sıralar sıkça duyulan Ülker, Doğuş, Unit, Bereket Grubu, Keskinoğlu ve daha birçok örnekle birlikte ortaya çıkan sorunlu krediler, söz konusu rakamların içinde yer almıyor. Sadece bu sayılan şirketlerden kaynaklanan ek sorunlu kredi artışı bile 20 milyar doları buluyor. Eğer kredi müşterileri olağanüstü bir performans gösterememişse, yıl ortası itibariyle Türkiye bankacılık sektöründe tahsilinde problem yaşanan kredilerin yüzde 20’ye dayandığını söylemek mümkün.

Özetle aktiflerinin üçte ikisini ağırlıklı iç tüketim olmak üzere özel sektör ve hane halkına verdiği kredilere bağlayan Türk bankacılık sektörü bugünlerde büyük bir sorunla karşı karşıya. Problem 2001’de Hazine kağıtları nedeniyle yaşanan bankacılık kriziyle benzer özellikler taşısa da, içeriksel olarak büyük fark var.

Türk bankaları 2001’de aktiflerinin üçte ikisini bağladığı Hazine kağıtlarındaki faiz yükselişinden kaynaklı zararlardan dolayı battı. Bu kez bankaların aktiflerinin üçte ikisi milyonlarca kredi müşterisine bağlı.  Bu her ne kadar yumurtaları aynı sepete koymama açısından riski düşürücü gözükse de, bankaların paralarını verdikleri müşteriler de bu kez devlet Hazinesi kadar sağlam değil. Ekonomide özellikle bazı ana sektörlerdeki daralmanın bankaların başını fena halde belaya sokabileceğini gösteriyor.

Bir başka sorun da bankaların müşterilerini ve kredilerini yaşatmak adına uygulamaya koyduğu yeniden yapılandırmalar. Söz konusu yeniden yapılandırma uygulamaları, kredi borcunu ödeyemeyen şirketlerin bundan sonraki satış ve karlılığında, elden çıkartılacak aktiflerin fiyatında hep optimal değerleri baz alıyor. Oysa, ödeme sorununa düşmüş milyarlarca dolarlık kredi vade uzatımıyla batık gösterilmekten kurtarılsa da, bunun ileride daha büyük bir patlamaya neden olabilecek başka bir halı altına süpürme yöntemi olup olmadığı tartışmalı.

Örneğin, 5.8 milyar dolarla yılın en büyük kredi yapılandırmasını gerçekleştiren Ülker Grubu’nun bankalara verdiği taahhüt gereği yaptığı Şok Market halka arzında, masa başındaki hesapların çarşıda tutmadığı görüldü. Ülker halka arz fiyatında yüzde 30’dan fazla iskonto yaparken, satışın tamamlanması ancak Grup’tan gelen 100 milyon dolarlık ek alımla mümkün olabildi. Keza aynı şekilde Ülker, kredi yapılandırma anlaşması için borsada halka açmaya çalıştığı bir başka şirketin satışından vazgeçti. Kuşkusuz bunlar gerçekleştirilen yapılandırmaların bile daha şimdiden sağlıksız duruma düşmeye başladığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Diğer taraftan konut ve elektrik gibi, kredi büyüklüğü açısından ikinci ve üçüncü sırada yer alan sektörlerden de olumlu haberler yok. Enerji firmaları bir taraftan devletin alım fiyatlarını son 8 yılda dolar olarak yarıya indirmesinin getirdiği gelir baskısıyla uğraşıyor. Diğer taraftan, toplamı 50 milyar doları bulan kredi borçlarından kaynaklanan kur farkı nedeniyle oluşan zararların yarasını sarmaya çalışıyor. TÜSİAD ve enerji üreticileri derneklerinin açıklamalarından yapılan hesaplamalara göre yılda yaklaşık 9 milyar dolar kredi borcu ödemesi olan sektör ancak 3 milyar dolarlık bir döviz girdisi üretebiliyor. Bu durum şirketlerin yani bankaların verdikleri kredilerin iflas riskini hızla artırıyor.  Son üç ayda enerji sektöründen iki önemli oyuncu toplamı 5 milyar doları bulan kredi borçlarını ödeyemedikleri gerekçesiyle bankalara yapılandırma talebinde bulunması gelinen noktayı özetliyor.

Ayrıca banka kredilerinin neredeyse üçte birinin bağlandığı konut ve inşaat sektöründe de kriz daha derin. Öyle ki kamu bankalarının kredi faiz oranlarında seçim öncesi yaptığı iskontoya rağmen sektör atılım yapabilmekten çok uzakta ve kredi sorunları giderek büyüyor.

Bugün açıklanan verilere göre Türkiye’de inşaat ve enerjiden sonra en büyük kredi müşterileri arasında yer alan otomotiv sektöründen de küçülme işaretleri geldi. Sektörde üretim Haziran ayında yüzde 7.7 düştü ve ilk yarıda hem iç Pazar, hem ihracat hem de üretimde gerileme yaşandığı ortaya çıktı.

Bugün açıklanan başka bir önemli gösterge olan bütçe verileri de, yurtiçinde yapılan mal ve hizmet satışlarından alınan vergi gelirlerinin geçen yıla göre yüzde 12 artarak, yüzde 15’lik enflasyon artışının altında kaldığını gösterdi. Bu rakamlara göre ekonomide durgunluk yaşanıyor. Bu yüzden bankalara kredi borcunu ödemekte zorlanan reel sektör firmaları için işler daha da zorlaşmış durumda.

Veriler, bankacılık sektöründe yaşanan değer düşünü açıklamak için komplo teorilerinin gereksiz olduğunu söyletecek kadar net. Geleceği fiyatlayan piyasaların bankalar hakkındaki gelişmeleri yakından izlediği anlaşılıyor. 

Can Teoman/ahval
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER EKONOMİ HABERLERİ