"Üç adam vardı resimde… Haklı olmanın, masum olmanın, mağdur olmanın tecessüm etmiş üç hali"

"Hapishane duvarının kustuğu kirlenmiş bir sarıya inat, kötülere karşı “buradayız” diyor bu üç adam."

“Birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz farkında mısın?”

İnternetin kirli deryasında Sabahattin Ali’ye atfedilir bu cümle. Açıkçası emin değilim. Ama kim söylemişse hakikat payı olan esaslı bir söz. Önceki gün Gemlik yokuşundan inerken karşımıza çıkan deniz gibi karşıma çıkan bir görsel bana bu hissi yaşattı.


Önüme düşen bu fotoğraf içimde bir gaz lambası şişesini tuz buz etmiş gibi kanattı yüreğimi.

Hüzünlü bir şarkı durmadan başa sarıp tekrar çalıyor gibi geldi bana.

Üç adam vardı resimde…

Saçları, sakalları ağarmış üç adam.



Yüzlerinde bir tebessüm, gözlerinde ardına hüzün gizlenmiş bir ışıltı.

Haklı olmanın, masum olmanın, mağdur olmanın tecessüm etmiş üç hali.

Hapishane avlusunda kurulmuş bir masa. Üzerinde beyaz puantiyeli kırmızı bir örtü. Belki kâğıt, belki muşamba.

Üzerinde bir saat…

Şair:

“Beyni tırmık tırmık pençelere sor!

Mevsim niçin ölgün bahçelere sor!

Sor; çukuru nerde, serçelere sor!” diyor ya, o misal…

Üçü de dostum…

Biriyle beraber mesleğe başladık. Tanıdığım en müthiş kültür insanlarından biri, kültürlü bir insan. Kader onu bambaşka bir kulvara savurdu ve siyaset gazetecisi oldu. Mustafa Ünal.

Kibarlığından, naifliğinden hiçbir şey yitirmedi. Otuz yıla varmıştır tanışıklığımız. Gülerken bile bir vakar, bir ciddiyet yüklü olurdu heybesinde.

Kardeşim Mustafa. Beş yıldan fazladır esir tutuluyor hapiste. Ona bu zulmü reva görenlerin hemen hepsi en az benim kadar tanıyorlardı oysa Mustafa’yı. En az benim kadar biliyorlardı masum olduğunu, eminim bundan.

Ama özgürlüğünü çaldılar üç günlük dünya iktidarı uğruna.

Hayatı boyunca aklından iyilikten başka hiçbir şey geçmeyen bir insandır Mustafa Ünal. Onu sevmeyenlerin bile – varsa tabi – güven duyacağı bir isim.

Mustafa’nın yüzünde o aşina olduğum tebessüm. Görmediğim süre içerisindeki tek fark saçın sakalının iyice ağarması. Geri kalan bizim Mustafa’mız. Türkiye’nin en büyük medya kuruluşunun Ankara temsilcisi. Onun seviyesinde olan özellikle iktidar yandaşı adamların yatları, katları albümler şeklinde basılıyor internet sayfalarına. Mustafa’nın kesip attığı tırnak kadar bile mesleğe, birikime sahip olamayanlar muktedirin kayığına binmiş, onların türküsünü söylüyor diye varlığa boğulmuş durumdalar. Mustafa bunları elinin tersiyle itmenin cezasını çekiyor adeta. Kolunda onu tanıdığımdan beri bildiğim ucuz saati. Haklı olmanın rahatlığıyla ayak ayak üstüne atmış kardeşim.

Masada kitaplar…

Terörist diye yaftalanan insanların hapishanede meşgul olduğu en önemli eylem kitap okumak.

Masanın ortasında bir maden suyu şişesi. Yeşil renkli. İçinde birkaç dal taze nane. Hayatı anlamlı kılan yeşillik ve kokulardan minimal bir parça sızıyor resimden hayatımıza.

Ortada oturan tanıdığım en dürüst insanlardan biri Yakup Şimşek.

Vaktiyle onunla ilgili bir yazı kaleme almıştım, şuradan bakabilirsiniz.

Şöyle demiştim hatırlatayım:

“Açık ve net söylüyorum; hayatınızda karşınıza çıkabilecek çok nadir insanlardan biridir Yakup Şimşek. Dürüstlüğü, yalansızlığı, güler yüzü ve insancıllığını hele hele bu devirde görmek pek kolay değildir… İsim ile kader arasında bir ilişki olduğu muhakkak, bu sebeple yaşadığımız bu karanlık dönemde tıpkı Yakup Peygamber gibi ‘Ben üzüntü ve tasamı yalnız Allah’a açarım,’ dedikten sonra ‘Şimdi bana düşen güzelce sabretmektir’ diye dua ettiğinden eminim Yakup Bey’in.”

Ve resimdeki üçüncü kişi.

Meslekten tanımaktan gurur duyduğum Ercan Gün.

Gözlerinde zekasından esintiler taşıyan keskin bir tebessüm. Ercan, tüm kılcallarına kadar gazetecidir.

Hrant Dink cinayeti sonrası ortaya saçılan meşhur fotoğraf var ya! Hani Ogün Samast’ın karakolda çektirdiği. İşte o haberi yapan kişidir Ercan. Ve o günden beri listesindedir karanlık mahfillerin. Düşman ajandasında liste başındaki insanlardan biri olduğu için cezalandırıyor siyasal İslamcı iktidar onu.

Hapishane duvarının kustuğu kirlenmiş bir sarıya inat, kötülere karşı “buradayız” diyor bu üç adam.

Zalimin on binlerce kurbanından üç kişi, üç cesur yürek.

Elimizden bir şey gelmemesi hüznümüzü daha da ağırlaştırıyor, içimizdeki cam kırıklarını daha çok saplıyor ciğerlerimize.

“Allah’ım” diyoruz “Ne olur bu kardeşlerimizi bu zulümden kurtar artık!”

Duadan başka sığınağımız yok zira!

M. Nedim Hazar / TR724
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ