Din sosuna batırılmış otokrasinin silahı: Yalan

Reis, günün birinde duygulara ve korkulara hitap etmeden bir konuşmasını bitirebilir mi?
Gazetelerde okuyup, haber kanallarında izlediğimizde, söylenenler karşısında hayretler içinde kalıyoruz ama otoriter – popülist siyasetin temel özelliklerinden biri de bu: Su içer gibi yalan söyleyebilmek!

Reis ve hempası seçimi kaybederse küçük çocuklar toplanıp adam kesecekmiş. “Zillet ittifakının” kazandığı belediyelere PKK adamını sokacakmış ki paraları Kandil’e götürebilsin. Kandil’den gelen talimatlar doğrudan Bay Kemal’e gidiyormuş vs.

Artık ortada sadece adı kalmış “Otpor’un yöneticisi, tatil için Türkiye’den transit geçerken Gezi protestolarını organize edebilmiş” gibi yalanlar da cabası.


En son olarak da “ezan okunurken ıslık çaldılar, yuhaladılar” yalanı çıktı.

Seçimlere kadar durmaksızın tekrarlayacaklarını göreceksiniz.

“İnsanlar gerçekten bu yalanlara inanıp, oylarını ona göre mi kullanacaklar” diye düşünmeyin.

Öyle yapacaklarını da göreceksiniz.

Siyaset biliminin önemli isimlerinden biri olan Hannah Arendt, 1951 yılında Totalitarizmin Kaynakları isimli bir kitap yazdı. Bu önemli eser Türkçeye de çevrildi, meraklılar okuyabilir.

Arendt o kitabında şöyle diyordu:

“Totaliter rejim için ideal kişi davaya kendini kalpten adamış bir Nazi ya da komünist değildir. Gerçek ile hayal ürünü arasındaki ayırımı ve doğruyla yanlış arasındaki farkı artık önemsemeyen kişidir.”

Türkiye, İslami bir sosa bulanmış otoriter tek adam yönetimini hedefleyen iktidar için bu konuda mümbit bir arazi sayılır.

Bunun da ötesinde ittifakın üst kademeleri de zaten böyle tiplerden oluşuyor.

Arendt, otoriter rejimlerin yalancılığı üzerine de şunu yazmış:

“Sıklıkla, yalan sesler tarafından gerçekliğin üstü örtülür ve unutulmaya bırakılır. Gerçekler, insani alanda var olabilmek için gerçekliklerini kanıtlamak zorundadırlar.”

Bizimkilerin günde kaç yalan söylediğini sayacak birileri günün birinde mutlaka çıkacaktır.

Kim bilir, belki de memleketin normale döndüğü günlerde yayınlamak üzere bunların listesini tutanlar da vardır.

Popülist siyasetin yalansız yapılamıyor olmasının iyi bir örneği var:

Washington Post gazetesine göre, Donald Trump, görevde bulunduğu ilk yıl içinde toplam 2 bin 140 yalan ve yanıltıcı bilgiyi halka aktarmış. Günde ortalama 6 yalana denk geliyor.

Bizdeki sayının da çok farklı olduğunu düşünmeyin. Zaten ha iki eksik olmuş, ha üç fazla. Ne fark eder ki?

Türkiye, giderek herkesin kendi gerçeğine sahip olduğu bir ülkeye dönüşüyor.

Herkesin kendi gerçeği var ve bu yaratılıp benimsenmiş gerçek, karşısındakine düşman olmak için yeterli.

Eleştirmen Michiko Kakutani’nin “Hakikatin Ölümü – Trump Çağında Yalancılık Sanatı”isimli kitabı Doğan Kitap’tan yeni yayınlandı. (Çeviren: Cesi Mizrahi.)

Kakutani, ABD eski Adalet bakanı Yates’in şu sözünü aktarıyor:

“Politikaları ve sorunları tartışabiliriz, zaten bunu yapmalıyız da. Fakat bu tartışmalar, duygulara ve korkulara hitap eden ayrıştırıcı söylemlere ve uydurma bilgilere değil, ortak gerçeklere dayanmalıdır.”

Ne dersiniz? Reis, günün birinde duygulara ve korkulara hitap etmeden bir konuşmasını bitirebilir mi?




“Adli Etik” denince, “Adli Tetik” mi anladılar?

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya “beş paralık adam” dedi diye Kemal Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığının kaldırılması isteniyor.

Bunun için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturmasını tamamladıktan sonra bir fezleke hazırlayıp, TBMM’ye göndermiş.

Bu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na bayılıyorum.

Bir kere çok çalışkanlar. Bir ihbar mı var, birisi bir köşede devlet büyüklerinden birine bir şey mi söyledi, hemen soruşturmayı basıyorlar.

Ortaokuldayken, eve telefon etmek için postaneye gider, sıraya yazılırdım. Telefonun bağlanma saatini beklerken de postane civarında gezinirdim, adliye de en sevdiğim mekanlardan biriydi.

Adliye’nin önünde arzuhalciler daktiloyla dava dilekçesi filan yazarlardı. Bir tanesinin, bir bahçe anlaşmazlığı için “adamın idamına gidelim mi” dediğini kulaklarımla duymuş, ödüm kopmuştu.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı onun gibi! Şimdilik kimsenin “idamına gidemiyorlar” tabii ama idamdan beter cezalar da var kanunlarımızda.

Neyse, bu konuda merak ettiğim şey şu: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı neyi soruşturdu?

İçişleri Bakanı sıfatıyla Süleyman Soylu bir kamu görevlisi.

Bizzat kendi avukatlarının Prof. Dr. Baskın Oran’ın açtığı davada ifade ettikleri gibi kamu görevlilerini eleştirmek  bir demokraside olmaz ise olmaz bir hak ve “eleştiri, övgü olmadığına göre tabiatı gereği sert olmak zorunda.”

Öte yandan Kemal Kılıçdaroğlu, ana muhalefet lideri. Milletvekili olarak da yasama dokunulmazlığı var.

Yani hem bir kamu görevlisini sert olarak eleştirmeye hakkı var, hem de zaten konuşmaları nedeniyle kovuşturulamaz.

Savcılık, Süleyman Soylu’nun daha çok para edeceği ile ilgili bir kanaate elbette sahip olabilir. Ama o konuda dava açmak için fezleke yazmak da ne oluyor?




Savcılık olayı gerçekten soruşturduysa, bu konudaki İnsan Hakları Sözleşmesi’ni, Anayasa’yı, bu iki üst hukuk metnine dayanarak kararlar veren AİHM, AYM, Yargıtay kararlarını filan okumuş olmalı.

O kararlar, kamu görevlilerinin çok sert, hatta kamuoyunda şok yaratacak şekilde eleştirilebileceğini vaz ediyor.

Bunları okuduğu halde dava açmak için nasıl fezleke yazabiliyor, bu da bir muamma.

Adalet Bakanı, yargı etiği filan diye oradan oraya koştururken, anlaşılan o ki Adliye’de de bir kafa karışıklığı oluşmuş.

Reis’i mi dinlesinler, Süleyman Bey’in kaç para ettiği ile mi ilgilensinler, Adalet Bakanı’na mı kulak versinler?

“Adli etik”, belli ki adliye koridorlarındaki yankı ve uğultu nedeniyle “adli tetik” diye anlaşılmış.

 
Mehmet Y. Yılmaz  t24.com.tr





 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER SİYASET HABERLERİ