Tutuklu gazeteci Büşra Erdal’dan mektup var

'4 Aralık’da (bugün) 5’inci kez mahkeme önüne çıkacağım. Ve tahliye, adalet istiyorum. Benim için slogan atan arkadaşlarım, döneceğim bir işim yok. Sadece ailem var. Onlar için… Düşmanlık ve nefretle değil, sevgi ile kalın.'
Haberleri ve tweetleri nedeniyle ‘terör örgütü üyeliği’, ‘darbeye teşebbüs’ suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet ve 10 yıl hapsi istenen tutuklu gazeteci-yazar Hanım Büşra Erdal, cezaevinden mektup gönderdi. Adalet terazisinin küçük bir vicdan hareketiyle çalışmasını beklediğini anlatan Erdal, mektubunu “Düşmanlık ve nefretle değil, sevgi ile kalın. Görüşmek üzere” diye bitiriyor.

Çiçeklerine olan hasretini cezaevindeki hücresine de yansıtan Erdal, rüzgarın havalandırmaya uçurduğu yaprakları ve gazete sayfalarından kestiği çiçek fotoğraflarını duvarına yapıştırmış. Kitaplarıyla avunduğunu, Zweig ile dertleştiğini, kendisini 1800’lerin Paris’ine götüren Zola’yı çok sevdiği Paris’in 2000’li yıllarında kahve içmeye çağırdığını anlatıyor. Tutukluluğunun 8. ayında mahkemenin verdiği tahliye kararının yok sayılmasını, cezaevinde kelepçelenip emniyette çıplak aramaya maruz bırakıldığını anlatan Hanım Büşra Erdal, adaletin geleceği günü beklediğini söylüyor. Erdal bugün tutukluluğunun 15. ayında yeniden ailesine kavuşmayı bekliyor.

Büşra Erdal’ın mektubu şöyle;

Bir tutuklu öteki gazeteciden mektup;

Bakırköy Kadın ve Kapalı Cezaevi’nden bir rakam olarak yazıyorum bu mektubu. 170-180 tutuklu gazeteci arasında “ve diğerleri” denilerek kategorize edilen emekçilerden biriyim ben. Bugün 15 aydır tutuklu yargılandığım hiç alakam olmayan “Fuat Avni” isimli trolle ilgili davada gazeteciliğimi ispata çalışmıyorum. İddianame bunu zaten ispatlıyor. Ben, adalet terazisinin küçük bir vicdan hareketiyle çalışmasını bekliyorum sadece.

Hakkımda “Fetö terör örgütüne yardım etmek” iddiasıyla gözaltı kararı çıkarıldığı gün (25.7.2016) polisi arayıp ailemin evinde, akrabalarımın önünde teslim oldum. Resmi belgelerdeki bu gerçeğe rağmen “başını açıp makyaj yapıp kaçarken yakalandı” şeklindeki yalan haberi Sulh Ceza hakiminin sorusuyla öğrendim. Bu yalanı yazan/yayanlar birlikte hacca gittiğimiz gazeteci arkadaşlarımın yönetici olduğu medya kuruluşlarıydı.

Yalanlarına eski, başı açık fotoğraflarımı alet edenler 2011’de hacdan sonra başımı örttüğümü biliyorlardı. Gerçekten çok yazık… Ocak 2017’de tamamlanan iddianamede ise 20 yıl önce gittiğim kolej, tweet ve yazılarım suç delili olarak gösterildi. Nihayetinde 8 ay tutukluluktan sonra savunmamı yaptığım ilk duruşmada adli kontrol şartıyla tahliyeme karar verildi. Ancak serbest bırakılmadım. Saatlerce tahliyeyi beklerken cezaevinde gözaltına alınıp kelepçelenerek emniyete götürüldüm. Orada çıplak aramaya maruz kaldım. Akabinde tekrar tutuklandım.

Şimdi tutukluluğumun bilmem kaç 100’üncü gününde gazete eklerinden kestiğim ortanca, sardunya petunya… ile Miray’ın (4 yaşındaki yeğeni BC) fotoğrafları ve fırtınanın havalandırmaya uçurduğu yaprakları yapıştırdığım duvarı olan odada, kendime ait bir masada yazıyorum. Cezaevinde en büyük lüksüm. Bir OHAL tutuklusu olarak dışarıyla iletişim yolları kapatıldığı oranda kendi içine yeni yollar açıyorsun mecbur. Kendime giden bu yollarda yol arkadaşlarım kitaplar. Zweig ile dertleşiyoruz sık sık mesela. O anayurdu Avrupa’dan bahsediyor, ben vatanım Türkiye’den. Zola beni 1800’lerin Paris’ine götürüyor, ben onu 2000’lerin Paris’ine bi kahve içmeye çağırıyorum. Bukowski ile Los Angeles’in ara sokaklarında dolaşırken en nihayetinde Atılgan’la takılıp İstanbul’u geziyorum. Aylak aylak. Ne de olsa zaman çok!

Şükür ki insanlar gibi değil kitaplar, ayrımcılık yapmıyor, ötekileştirmiyor. Sayfalarıyla sarıp geçmeyen zamanın acıttığı canına merhem oluyor. Bir de kumrular (ım) var arkadaş. Havalandırmaya bakan penceremin önünde yemlerini yiyip, sabah ve akşam yürüyüşlerime eşlik ediyorlar. Ve bir şükür de buna, OHAL’de kuşlara ziyaret yasağı yok!

Hapiste zaman öyle de böyle de geçiyor. OHAL kısıtlamalarını saymazsak (ki çok fazla) kahvem, sütüm ve yeşil elmam var. Hayatta kalabilmek için çok eksiğim yok adalet dışında. Aileme hasretim söylemeye lüzum yok.

Bastonla ayakta durabilen 86 yaşındaki babaannem 13 ay sonra “ölür de bir daha göremem belki” deyip bayram açık görüşüne geldi Manisa’dan. Çocukken babaannemle uyurdum. Hafta sonu tatillerinde İzmir’den Manisa’ya geldiğimde babaannemin evinin önünden geçerken ıslık çalardım döndüğümü haber vermek için. Şimdi 1-2 haftalık değil 15 aydan sonra dönmemi bekliyor.

Radyo yasak bize. Geçenlerde cezaevinin ortak yayın yapan radyosundan Memuş Baba’nın “Dönersen ıslık çal” şarkısını duldum, mucize gibi. Çok sevdim. Şimdi bir dönüş ıslığına bakıyor ailem için mutluluk. Yani birkaç ay cezaevinde kalıp çıktıktan sonra güzellik yarışması birincisi gibi mesajlar verenlerin anlattığı gibi değil hapislik. 15 aydır küçük çocuğunu bırakıp Manisa-İstanbul arası mekik dokuyan kardeşim, hep gözyaşı döken annem, birgün bir açık görüşte beni kötü gördüğü için gözüne uyku girmeyen babam benim düşündüğüm.

Kötü değilim elbet ama zamanla o neşeli hal, pırıltı kayboluyor hapiste. İnsanın içinde katı bir acılık oluyor. Gelen de onu fark ediyor işte. 4 Aralık’da 5’inci kez mahkeme önüne çıkacağım. Ve Büşra Erdal olarak tahliye, adalet istiyorum. Benim için slogan atan arkadaşlarım, döneceğim bir işim yok. Sadece ailem var. Onlar için…

Düşmanlık ve nefretle değil, sevgi ile kalın. Görüşmek üzere.

Hanım Büşra Erdal

Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi
loading...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER MEDYA HABERLERİ