'Siyasi filmler bitti, iktidarı övmeyen filmlere geçit yok'

Türk hükümetinin yaratıcı özgürlüğe yönelik baskıları devam ediyor ancak ülkedeki yapımcılar filmleri ayakta tutmanın yollarını arıyor.


Indiewire'da, Türkiye sinemasına yönelen sansürü yazan Sedat Suna, tüm bu çabaya rağmen sinemanın ayakta kalma mücadelesi verdiğini dikkat çektiği yazısında, Körfez ve Kelebekler filmlerini hatırlatıyor.

Sansürü ve direnme mücadelesini anlatan yazının ana hatları şöyle:


37. İstanbul Film Festivali kapsamında düzenlenen bir yemekte söz alan bir kadın oyuncu duygusal bir İngilizceyle konuşarak dünyanın duyması gereken bir hikayeyi anlattı. Mart ayında Çanakkale Zaferi’nin yıl dönümü için bir gösteri gerçekleştirilmesine bir saat kala Meclis Başkanı İsmail Kahraman kadın oyuncuların sahneden indirilmesini istedi.

Kahraman, asker annelerini canlandıran kadın oyuncuların halka açık bir şekilde yabancı erkeklere sarılacak olmasından rahatsızlık duymuştu. 

O gün Türkiye’nin gittikçe daha da güçlenen muhafazakar hareketi kazanmış oldu. İşler kötüydü ve 2016 darbe girişimi sonrasında daha da kötüye gitti. 

Üç yıl önce bu kültür savaşı İstanbul Film Festivali’ne taşındı. Kültür Bakanlığı “tescil belgesi” olmadığı için İstanbul Film Festivali’ne PKK militanlarına sempati gösteren “Bakur” belgeselini festival gösteriminden çıkarttı. Tescil belgesi olmayan diğer filmlerse oynatıldı.

Bu da Bakur’u sansürleme eyleminin ne kadar siyasi olduğunu açıkça ortaya koyuyor. 
Bakur’un gösterilmemesi sonrası 23 yönetmen tepki olarak filmlerini festivalden çekti, festival jürisi ve festival yönetmeni görevlerini bıraktı ve kapanış töreni yapılmadı.

Ancak bugün festival tümüyle itaat etmeye zorlanmış durumda. Festival organizatörleri film sıralamasını bitirir bitirmez, liste onay sürecinde yardımcı olması için Kültür Bakanlığı’na iletiliyor. Kayıt ücretini ödeyemeyen kısa film yapımcılarının ücretleri bile karşılanıyor. 

Ahlaki kuralların ne olduğunu hiç kimse bilmiyor, çünkü yazılı hiçbir kural yok. Özellikle modern Türkiye hakkında övücü olmayan hikayeler anlatan belgesellerin yapımcıları, gösterilemeyecek bir film çekmek için yıllarını harcayabilir. Öngörülemezlik oyuncuların da temkinli davranmasına yol açıyor. 

Çözüm olarak bazıları yaptıkları işlerin nerelerde reddedilebileceğini kestirebilmek için avukat desteği alırken, bazıları uluslararası filmler için henüz tescil belgesi gerekmediğinden yabancı ortak arıyor. Suudi Arabistan’ın 30 yıl sonra Kara Panter’i göstermek için ilk sinemasını açtığı bir zamanda Türk halkı seslerini dünyaya duyurmalarını zorlaştıran hükümetlerine öfke duyuyor.

Şarap içerken konuştuğumuz bir yönetmen içini çekerek parmağıyla Batı’yı işaret ederek, “Haberler sadece bir yönden geliyor” diyor. 

Kısıtlamaların etkisi her yerde hissediliyor. Yönetmen Kerem Ayan “Daha önceye göre daha az siyasi film çekildiğini söyleyebilirim. Ama sinema çok yaratıcı. Herkes istediğini ifade etmenin farklı bir yolunu buluyor.” diyor. 

“Körfez”
Bu sene programda gösterilen Türk filmleri yoğun, absürdist ve sürreal. Filmlerdeki genel duyguysa huzursuzluktu. Karakterler senaryonun açıklamadığı nedenler yüzünden sokaklarda kendilerini hiçbir yere ait hissetmeyerek dolanıyor.

Emre Yeksan’ın “Körfez”inde gizemli bir koku tüm bir kenti yüzlerini kapatmaya, evlerde kalmaya ve en sonunda olağanüstü hal altında evlerini terk etmeye zorluyor. Ulaş Tuna Astepe’nin canlandırdığı Selim “Neler olduğunu” sorduğunda Yeksan cevap vermiyor. Bunun yerine Selim’i dev alevler, kapalı yollar, polis dayakları ve yutan bataklık benzeri çamurlarla test ediyor. 

İzleyiciler Burak Çevik’in bir ölümsüzün (Zinnure Türe) kendisinden elli yaş daha büyük görünen ikiz kardeşini aradığı “Tuzdan Kaide”sine bayıldı. Zaman, karakterin parmaklarının arasından su gibi kayıp gidiyor. (Aynı zamanda kamera etrafında sersem edici bir şekilde daireler çizerken bol bol banyo yapıyor).

Karakter, filmin başlarındaki bir sahnede evcil hayvan dükkanı çalışanını yeni kuşunun ömrünün uzunluğu hakkında sorguya çekiyor. Daha sonraki bir sahnede kafes boş, dükkan boş ve tanıştığımız her ölümlü kaybolmuş. 

Bense Mehmet Güreli’nin siyah-beyaz komedisi ve Mustafa Dinç’in canlandırdığı sert bir Gözlemci’yle hakkındaki “Dört Köşeli Üçgen”ini tercih ettim. Monty Pyton ve Çehov kırması bir karakter olan Gözlemci “İnsanların sahip olduğu en büyük özgürlüğün gözlem yapabilmek” olduğunda ısrar ediyor.

Agresif patronu Gözlemciyi bir metafor olan işinden kovdurmak istiyor, özellikle Gözlemci onu başka bir çalışanın karısına ilgi gösterirken gördükten sonra. Dört Köşeli Üçgen asılsız ithamlar ve yalanlar ya da Gözlemcinin deyişiyle “iki hakikatin uyuşmazlığı” üzerine bir film. 

İzleyicinin en beğendiği film ise Tolga Karaçelik’in Sundance film festivali ödüllü yol filmi “Kelebekler” oldu.

Birbiriyle görüşmeyen üç kardeşin döndüğü çocukluk köylerinde belediye başkanı korkak, imam aptal ve tavuklar durmadan patlayarak en genç kardeşi devamlı kan içinde bırakıyor. Hiçbir şey kutsal değil. Filmin sonunu bozmadan söylemek gerekirse, üçlü bir ağacın altında meditasyon yapan kör ve yaşlı bir adamla görüşmek için bir tepeye tırmandığında kadim mistisizm bir balon -- veya sonu kötü biten bir tavuk gibi -- havaya uçuyor. 

“Butterflies”
Geleneksel olarak Türk filmleri Kelebekler veya Kolonya Cumhuriyeti gibi manik komediler veya Palme D’Or ödüllü Nuri Bilge Ceylan tarzında neo-realist dramalar olageldi.
Ayan: “Türkiye’de bir David Lynch yok.

Burada hiçbir zaman böyle bir sinema olmadı.” Ancak yüksek sesle dillendirilemeyen karanlık fikirlerin arasından kayabilen Türkiyeli bir David Lynch geliyor ve Ayan da onu arıyor. Ulusal yarışmadaki yedi film çoğunluğu 20’lerinde olan genç yetişkinlerin çektiği ilk yönetmenlik denemeleriydi. 

“Yeni nesiller daha özgür ve daha genç, çok farklı bir sinema. Türkiye’de birçok darbe gördük, bu yüzden gerçek anlamda hakları için savaşmıyorlar.”








Yükleniyor...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER KÜLTÜR & SANAT HABERLERİ