Havuz medyası AİHM başvurularıyla ilgili algı operasyonu yürütüyor

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) Türkiye'de iç hukukun tükenmesi nedeniyle insan hakları ihlali nedeniyle başvurular artıyor. Ancak 'Havuz Medyası' konuyu Türkiye gündeminde manipüle ediyor.
Aziz Kamil Can, kişisel internet sitesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) yapılan başvurularla ilgili Havuz medyasının algı operasyonu yürüttüğünü yazdı. 

Can, 'Medyanın AİHM algı operasyonu başlıklı yazısına şu şekilde devam ediyor;

Her çeşit hak ihlalinin yaşanmakta olduğu ülkemizde, yapılan AİHM müracaatları üzerine, “Havuz Medyası”nın son günlerde ince işçilikle algı operasyonu yaptığı görülmektedir.


Bu algı çalışmasının üç sebebi olabilir:

1- Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’nin, hak ihlalleri nedeniyle Türkiye’ye yönelik yaptığı eleştiriler.

2- AİHM’nin başta Mehmet Altan ve Şahin Alpay başvuruları olmak üzere kimi başvurularda yaptığı inceleme sonucunda temel hakların ihlal edildiğine hükmetmesi ve Anayasa Mahkemesi’nin etkililiği üzerinde denetimini devam ettireceğini söyleyerek, iç hukuk sisteminin güvenilirliğini tartışması.

3- Yukarıdaki iki pozitif tutum nedeniyle halkta oluşan ümidin kırılarak, hukuki müracaat isteklerini yok etmek.

Anılan medyanın amiral haber tedarikçisini tahmin etmek zor değildir. Bu tedarikçi “AA”dır. Açılımı: Anadolu Ajansı. Atatürk  tarafından 6 Nisan 1920’de kurulmuş, özerk ama kamusal kaynaklardan beslenen bir kurum. Bugün bu Ajansın, kamu haberciliğinden  tamamıyla uzaklaşıp AKP’nin propaganda aygıtına dönüştüğü artık herkes tarafından kabul edilmektedir.

Bu haber ajansı, kamunun kaynakları ile finanse edilmesine rağmen bir partiye hizmet etmekte ve burada şekillenen haberler ertesi gün tüm medyaya servis edilmektedir.

“Havuz” dışında kalan bir- iki ufak medya grubu da ancak kendilerinin Cemaatçi olmadıklarını ispatla meşgullerdir. Onlar da bu suretle “Havuz”un içine giriyorlar.

Öte yandan Doğan Medya grubunun alınması ile artık “Havuz” kelimesine de gerek kalmadığı kanaatindeyim.

Bilindiği gibi “Havuz Medyası” kelimesi, daha önce birkaç işadamının parasına çökülmesi ve bunların bir havuzda biriktirilmesi sonucunda alınan ya da oluşturulan medya bileşiminden türemişti.

Ama o zamandan bugüne çok şeyler değişti. Halkın vergileri ile finanse edilen devletin tüm medyası, bir kısım işadamlarının el konulan parasıyla alınan Havuz Medyası, terör bahanesiyle kayyım atanan Kürtlerin ve Cemaatin medyası ve baskı altında tutulan küçük muhalif medya dahil tüm medya bir yere bağlandı. Bütün bu medyanın masrafları ise, örtülü ödenek, hazine ve halkın vergi ve gasp edilen paraları ile karşılanmaktadır. Medyaya sızan haberlere göre Doğan Medya grubunun borcu da devlet bankalarından sağlanan krediler veya örtülü ödenekten, dolayısıyla halkın cebinden karşılanacakmış.

Bütün bu nedenlerle artık “Havuz Medyası” kavramı tarihte kaldı. Bu alışılmış sözü tarihin kirli çöplüğüne atma zamanı gelmiştir.

Kullanılacak yeni kavramın, “Kamu Kaynaklı Bağlı Medya” (KKBM) olması gerektiği inancındayım. Çünkü, şu an bütün medyanın beslenme kaynağı halkın vergisi, halkın çökülen malvarlığı, halkın gasp edilen, kayyım atanan medyasıdır. Tüm bu medya hem özgür olmaması hem de gerçek anlamda bir kişinin kontrolünde bulunması nedeniyle de “bağlı”dır.

İşte bu KKBM, bugünlerde halkın yeşeren hukuki mücadele ve inancını yok etmek için elbirliği ile değişik konularda negatif haber pompalamaktadır.

Son ümit kırıcı haber de AİHM’in 31 bin başvuruyu reddettiği biçimindeki haber olmuştur. Bu haber öyle verildi ki sanki AİHM, Türkiye’de insan hak ihlallerinin olmadığını, kimi Kuzey Avrupa ülkeleri gibi demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerin zirvede yaşandığı bir ülke olduğunu kabul etmiş ve bu nedenle de tüm başvuruları reddetmiştir.

Oysa gerçek hiç de böyle değildi. Türkiye’de yaşanan haksızlıklar ve iç hukuk sisteminin gerek fiilen gerekse kanunen esir alınmış olması nedeniyle insanların AİHM’e doğrudan müracaattan başka çareleri kalmamıştı. Bu nedenle iç hukuk yollarını tüketmediler. Bu tüketmemenin iki nedeni vardı: Ya kanunen başvuru yolları kapatılmıştı, ihraç kararları gibi, ya da mahkemeler hukuksuzluğa karşı etkisiz kalmışlardı.

AİHM, gelen başvuruları inceledi. Yetkili organları aracılığı ile Türkiye ile irtibata geçti ve açıkça başvurular ile ilgili hak ihlali kararı vereceğini söyledi. Bu nitelikteki görüşlerini medya aracılığı ile duyurmaktan da sakınca görmedi.

Bunun üzerine hükümet farklı oyalama taktiklerine girdi. Örneğin OHAL Komisyonunu kurdu. AYM’nin Şahin Alpay ve Mehmet Altan ile ilgili birinci ihlal kararını tanımazken, AİHM’in, AYM’yi etkisiz kabul edeceği ve önündeki binlerce dosyayı bu şekilde sonuçlandıracağı yönünden Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland’dan gelen açıklama sonucunda AYM’den hızlı bir şekilde yeniden karar aldırarak Şahin Alpay’ın tahliyesini sağladı.

Hükümet, böylece hukuksuzluklarını biraz daha sürdürme imkanını elde ederken, AİHM de hükümete hukuk dairesine girmesi için zaman tanımış oldu.

Bu nedenle AİHM, Kamu Kaynaklı Bağlı Medya’nın zafer olarak sunduğu aslında utanılması gereken Türkiye aleyhine yapılmış başvuruların bir kısmını geri çevirdi. Geri çevirdi diyorum, çünkü bu dosyaların esasına geçilerek yapılmış bir red söz konusu değildir. Yaptığım araştırmada bahsedilen dosyalar ile ilgili veriler şöyledir:

1)- Bu geri çevrilen 31 bin başvurunun neredeyse tamamı henüz iç hukuk yolları tükenmemesi nedenine dayandırılmıştır.

2)- Bunların 26 bin civarında olanı KHK ihraçları ile ilgili olup OHAL Komisyonu yolu gösterilmiştir.

3)- Bin kadarı hakim ve savcıların ihracı ile ilgili olup,  onlardan da Danıştay yolunun açılmasına (685 sayılı KHK) bağlı olarak iç hukuk yolu tüketilmesi istenilmiştir.

3)- 2 bin kadar başvuru tutuklama ile ilgili olup, AYM’ye başvuru yapılmaması ya da yapıldı ise AYM karar sonucunun beklenmemesi nedeniyle, bu yolun bitirilmesi istenilmiştir.

4)- Geri kalan başvuruların bir kısmı AİHM yetki alanına girmediği için, bir kısmı da esasa ilişkin olup halen iç hukukta yargılama devam ettiği için reddedilmiştir.

Görüldüğü üzere, KKBM’nin gururla yansıttığı şekilde hükümet haklı görülmüş değildir. AİHM, sadece kendi kriterlerini bu dosyalara uygulamıştır. AİHM, bir ülke mahkemesini etkisiz görmediği müddetçe, iç hukuk yolları tüketilmeden yapılan başvuruları öteden beri reddetmektedir. Ancak ne zaman bireyler bu yolu tüketince yeniden başvuru yapma hakkına sahip olabilmektedirler. Hatta bazı hallerde davalar sürüncemede bırakılır ve makul süre aşımı gerçekleşirse, artık iç hukuk yolunun tüketilmesi beklenilmeden AİHM’ye doğrudan başvuru mümkündür. Örneğin, tutuklu olup da bir yıldan fazla süredir AYM’de başvurusu bekletilenler AİHM’ye başvuru yapabilir.

Sonuç olarak KKBM’nin yayınlarına bakarak hayal kırıklığı yaşamamak, ümitsizliğe girmemek gerekir. Unutulmamalıdır ki hukuki mücadele uzun solukludur ama neticesi güzeldir. Bu yolla gelecek nesillere de yazılı bir değer bırakılmaktadır. O nesil, bu hukuki mücadeleye konu kararları okurken, bir yandan atalarının ümidini, azmini, inancını göreceklerken öte yandan da kararlara konu zulme imza atan zavallı zalimlerin acınası yenilgi ve hezimetlerine vakıf olacaklardır.

Bu nedenle hangi duygu ve düşüncede olursa olsun, haksızlığa uğrayan her mağdurun, ısrarla hukuki tüm mücadelelerini sürdürmesi bir sorumluluktur. Bu mücadele sadece AİHM değil, BM, Avrupa Konseyi, İnsan Hakları Örgütleri ve iç hukukun tüm mekanizmaları önünde olabilmelidir. Aksi durum, zalim ve zorba yönetimlerin ekmeğine yağ sürmek anlamına gelecektir.
Yükleniyor...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER İŞKENCE HABERLERİ