Nuriye Gülmen görüntüsü infial olmaması için tahliye edilmedi!

KHK mağduru Veli Saçılık: Gözden saklamaya devam ediyorlar, görüntüsü bakmaya cesaret edilemeyecek kadar kötü.
OHAL döneminden çıkarılan KHK ile mesleğinden atılan öğretmen Semih Özakça için açlık grevinin 226’ncı gününde elektronik kelepçe takılma şartıyla tahliye kararı verildi. Özakça’yla beraber tutuklanmış ve sağlık durumu yoğun bakıma alınmasını gerektirecek kadar ağırlaşmış olan öğretim görevlisi Nuriye Gülmen için aynı karar verilmedi. Bir başka KHK mağduru Veli Saçılık’a göre, açlık grevinden kaynaklı görüntüsü infial oluşturucağından çekinildiği için Gülmen tahliye edilmedi.

Saçılık, “Güya bir itirafçının itirafları var. Oysa bugünkü (20 Ekim) duruşmada o itirafçının söylediği her şey boşa çıktı. Aslında bir yargılama varmış gibi yaptıkları için böyle bir karar alındı. Ayrıca Nuriye’nin genel görüntüsünün kamuoyunda infial yaratacağını düşündükleri için onu gözden saklamaya devam ediyorlar. Çünkü Nuriye’nin görüntüsü, bakmaya cesaret edilemeyecek kadar kötü. Bunu gözden kaçırmaya çalışıyorlar. Hükümet kendince prestijinin sarsılmaması peşinde. Ama biz mücadelemizle bu prestiji sarstık zaten.” dedi.

20 Temmuz 2016’da ilan edilen ve peyderpey uzatılan OHAL’le birlikte yüz binlerce kamu görevlisi ihraç edilirken, bu uygulamaya yönelik tepki çoğunlukla Ankara’nın merkezindeki Yüksel Caddesi’nde, İnsan Hakları Anıtı önünde “işimi geri istiyorum” diyen bir avuç insanın direnişinden ibaret kaldı. Gülmen ve Özakça’yla aynı tarihlerde, işini geri istemek üzere Yüksel Caddesi’ne çıkan Veli Saçılık da bu bir avuç insan içinde en fazla öne çıkan isimlerden biriydi.
Neredeyse her gün polis müdahalesiyle karşılaşan, sayısız kez gözaltına alınan Saçılık, özellikle sendikalarının kendilerini sahipsiz bırakmasından yakınıyor. Annesi ve eşi hakkında bile davalar açılan Saçılık, “artık yoruldum” diyor ama hemen arkasından ekliyor: “İki arkadaşımızın, Nuriye ve Semih’in hayatı söz konusu. Onlar için çıkmak zorundayım. Hiç kimse bir şey demediğinde, ‘işimiz, ekmeğimiz, özgürlüğümüz’ demek zorundayım. Yoksa şu an evimde kızım, eşim var; onların yanına giderim, insan gibi yaşarım. Ama kimse çıkmadığı için, kimse ses etmediği için ben tüm bunlardan feragat etmek zorundayım.”

Veli Saçılık Gazete Duvar’dan İrfan Aktan’ın soruların cevapladı;

Sizinle söyleşi yaptıktan sonra Semih Özakça’nın tahliye haberi geldi. Bu ne anlama geliyor?

Mevcut mahkeme, sanki hukuki bir yargılama varmış gibi yurt dışına bir gösteriş yapmak istiyor bence. Elbette Semih’i almış olmayı bir kazanım olarak görüyoruz. Esaretten kurtardık onu. Açlık grevi artık daha görünür olacak. “Açlık grevi yapmıyorlar” diyenlere karşı bir argüman olacak bu. Yüksel Caddesi’nde de sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz. Nuriye’yi de kısa sürede ellerinden alıp işe geri döndüreceğimizi düşünüyorum. Bu konuda umutluyum. Umutlu olmaktan öte de mücadele etmeye kararlıyım.

Sizce Nuriye Gülmen neden tahliye edilmedi?

Güya bir itirafçının itirafları var. Oysa bugünkü (20 Ekim) duruşmada o itirafçının söylediği her şey boşa çıktı. Aslında bir yargılama varmış gibi yaptıkları için böyle bir karar alındı. Ayrıca Nuriye’nin genel görüntüsünün kamuoyunda infial yaratacağını düşündükleri için onu gözden saklamaya devam ediyorlar. Çünkü Nuriye’nin görüntüsü, bakmaya cesaret edilemeyecek kadar kötü. Bunu gözden kaçırmaya çalışıyorlar. Hükümet kendince prestijinin sarsılmaması peşinde. Ama biz mücadelemizle bu prestiji sarstık zaten.

9 Kasım tarihi itibariyle Ankara-Yüksel’de başlattığınız direniş bir yılını dolduracak. KHK’larla yüz binlerce insan işinden edildi ama tüm bu geniş tasfiyeye yönelik tepkiyi sizin dahil olduğunuz birkaç kişilik bir direniş üzerinden izledik. Bir yılın muhasebesini nasıl yapıyorsunuz?

Bakın, biz birçok direnişçiyiz ama bu sefer hep şahsi konuşacağım. Ben 22 Kasım 2016 tarihinde işten atılmış, 24 Kasım’da da direnişe dahil olmuştum. Nuriye Gülmen ilk Yüksel Caddesi’ne çıktığında “işimi geri istiyorum” pankartı taşımıştı. Bir gün sonra Semih Özakça, Nuriye’ye katıldı. Ertesi gün de ben Yüksel’deydim. Ardından da Acun Karadağ, Mehmet Dersulu gibi arkadaşlar bize katıldı. İlk günden bugüne kadar bize yönelik şiddetin dozu hiç değişmedi. Açıkçası ben bu direnişlerin başka yerlerde de ortaya çıkacağını, pek çok bölgede ciddi kamuoyları oluşacağını ve süreci tamamen tersine çeviremesek de bunu bir kitle hareketine çevireceğimizi düşünüyordum. Nitekim ilk zamanlarda böyle de oldu. Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere çeşitli yerlerde işyerleri önlerinde tekil direnişler yayıldı. Ama AKP hükümeti kendi tabiriyle ipi o kadar sıkı tuttu ki, sokağa çıkan herkes gözaltına alınmaya, işkence görmeye başladı. Gazın, plastik merminin eksik olmadığı, buna ilave olarak sayısız davanın açıldığı bu süreçte kitle hareketi oluşması engellendi. Ben her gün davalara girip çıkıyorum. Eşime ve anneme de dava açıldı. Böylece tehdit aileyi de kapsamaya başladı.



NURİYE VE SEMİH’E AÇLIK GREVİNİ BANA DEVREDİN DEDİM

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevine girmesi, bu direnişi uluslararası alanda gündeme getiren en kritik unsurdu. Siz neden açlık grevine girmediniz peki?

İşime geri dönmek istiyorum ve ölümle sonuçlanabilecek bir açlık grevinin bu terazide yerini bulmadığını düşünüyorum. Ama Nuriye ve Semih bunun böyle olması gerektiğini düşünüyor. Ben kendi fikrimi doğru buluyorum, onlara da saygı duyuyorum. Onlar gibi düşünmemem asla onların iradesini yargılamaya dönüşmüyor.

Gülmen ve Özakça’ya açlık grevini bırakmaları konusunda çok sayıda çağrı yapıldı. Siz de onlara benzer bir öneride bulundunuz mu?

50’nci günden itibaren arkadaşlarıma “bırakın bir 50 gün de ben yapayım” önerisinde bulundum. Dönüşümlü bir eyleme dönüştürelim dedim. Ama onlar “bizim irademiz bu yöndedir ve böyle yapacağız” deyince de saygı gösterdim. Bundan sonra arkadaşlarıma “niye açlık grevi yapıyorsunuz, bu yanlıştır” dememin bir anlamı olmazdı. Zaten pratiğimde, kendimce olması gerekeni gösteriyorum. Onlar da kendi pratikleriyle, kendilerine göre olması gerekeni söylüyor. Şimdi ortada iki eylem örneği var: Nuriye ve Semih’in yaptığı ve benim, Acun Karadağ’ın, Mehmet Dersulu’nun vs, yaptığı. Bizim gibi düşünmeyenler de, düşündükleri başka bir şey yaparsa, onlara da asla “niye böyle yapıyor, bu şekilde direniyorsunuz” demem. Mesela Bodrum’da Engin Karataş hocamız var. Bir gün koli bandıyla her yere “adalet” yazıyor, bir gün paraşütle atlıyor, bir gün denize atlıyor, bir gün gemi halatından yazı yazıyor, “öğrencilerimi istiyorum” diyerek balon uçuruyor. Geliyor Ankara’ya, polislerden sıyrılıp İnsan Hakları Anıtı’nın üzerine yazı koyuyor. Engin hocamız eylem türleri konusunda benim kadar Ortodoks değil ama saygın bir biçimde “öğrencilerimi istiyorum” demek için çeşit çeşit eylemler yapıyor. Peki, Eğitim-Sen ne yapıyor Engin hocaya?



SABAH AKŞAM DAYAK YEDİĞİM BAŞKA BİR DÖNEM YAŞAMADIM

Yoruldunuz mu?

Ben yoruldum! Bunu olumsuz anlamda söylemiyorum ama evet, ben yoruldum! 1993’ten beri siyasetle ilgim var ama o tarihten bu yana 350 güne yaklaşan bir eylemin içinde olmadım. Sabah, öğlen, akşam dayak yediğim başka bir dönem de yaşamadım. Şu anda bunu yaşıyorum ve yoruldum. Defalarca söyledim; bu kadar insan ihraç edildi, bunun yükünü neden üç-beş kişi sırtlanıyor? Bu yük artık bizden alınmalı. Bakın, İnsan Hakları Anıtı, Ankara’nın namusudur ve şu anda bir çerçeve içine alınmış durumda. Sendikalar, İHD ve benzeri örgütler eylem yapmıyorsa, en azından bir araya gelerek bu anıtın serbest bırakılması için uluslararası kampanya örgütlesinler. İnsan Hakları Anıtı bariyer içine alınmış, bu hepimiz için ne büyük utançtır!

Yorulmanız, önümüzdeki günlerde artık Yüksel’e çıkmayacağınız anlamına mı geliyor?

Ben artık Yüksel’e çıkmak istemiyorum. Ama iki arkadaşımızın, Nuriye ve Semih’in hayatı söz konusu. Onlar için çıkmak zorundayım. Hiç kimse bir şey demediğinde, “işimiz, ekmeğimiz, özgürlüğümüz” demek zorundayım. Yoksa şu an evimde kızım, eşim var; onların yanına giderim, insan gibi yaşarım. Ama kimse çıkmadığı için, kimse ses etmediği için ben tüm bunlardan feragat etmek zorundayım. Ya da ben çıkmadığımda oraya çıkan üç-beş kişinin dayak yediği bilgisine nasıl sırtımı dönerim? Ben devam edeceğim. Birazdan yine eyleme gideceğim, yine gaz yiyeceğim, yine dayak yiyeceğim, yine gözaltına alınacağım.

HÜKÜMETİN AÇLIK GREVİ MESELESİNİ ÇÖZME İHTİMALİ VAR

Tabii bu arada Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve Esra Özakça’nın açlık grevi devam ediyor. Dolayısıyla geçen her gün onların hayat riski artıyor. Anlaşılan hükümet cephesinde bu konuda bir gelişme de olmayacak…
Ben bir gelişme olacağını düşünüyorum. 220 güne dayandı açlık grevi ve bu artık geriye dönüşsüz bir süreç. Bugün bıraksalar bile arkadaşlarımızın sakatlanması ne yazık ki kesindir. Her ne kadar üç-beş kişiyle eylem yapsak da herkesin gözünün bizde, gönlünün bizimle olduğunu biliyoruz. Devlet de bizi önemsiyor. Bu eylemin de Gezi türü bir ayaklanmaya neden olacağını düşünüyor. Dolayısıyla bu gerilimin daha fazla sürmemesi için hükümetin çeşitli yan yollarla açlık grevi meselesini çözme ihtimali olduğunu düşünüyorum.

Bu konuda bizim görmediğimiz ama size yansıyan herhangi bir sinyal var mı?

Basın açıklamalarına Anadolu Ajansı gelmeye başladığına göre bir şeyler oluyor. Nitekim Nuriye’nin tutulduğu Numune Hastanesi’nin önündeki açıklamaya AA da gelmişti.

Ama bunun dışında bir belirti yok…

OHAL Komisyonu veya AİHM aracılığıyla bir yan yol geliştirmeye çalışacaklarını düşünüyorum. Çözümden ziyade bir taktik geliştirebilir hükümet. En azından bu sürece bir es verebilecek bir ara formüle başvurabilirler. Ama bu arkadaşların yaşamını yitirmesi hem bizim işe döndüğümüzde onların kanı üzerine oturmamız anlamına gelecek hem de bu hükümetin siciline asla affedilmeyecek bir olay olarak işlenecek.

Bu bir yıllık süreçte gerek HDP gerekse CHP çeşitli çalışmalar yaptı. Siz, muhalefet partilerinin üstlerine düşeni yaptığını düşünüyor musunuz?

Tam olarak yaptıklarını söyleyemeyiz ama CHP’nin kendi geleneklerinin üstünde bir destek verdiğini gördük. HDP de bize destek verdi, birçok milletvekili yanımıza geldi ve ayrıca çok sayıda HDP’li arkadaş bizimle birlikte eylemlere katıldı. Diğer sol-sosyalist partiler de öyle. Her ne kadar merkezi anlamda bir kararları olmasa da mutlaka yanımızda bulundular. CHP hâlâ bürokratik görüşmelerde ısrar ediyor, HDP siyasal olarak sürekli söylemlerini sürdürüyor. Ben bundan memnunum. KESK’in içindeki bir HDP kökenli yöneticiyle siyaset içindeki HDP’li aynı tavrı göstermiyor. Siyaset içindeki HDP’liler çok daha tutarlı görünüyor. Aynı şey ÖDP’liler için de başka partililer için de geçerli. Çünkü buradan bir delik açıldığında bütün KHK ve OHAL’i etkileyebileceğini görüyorlar.

Hükümetin Gülmen ve Özakça’nın açlık grevini sonlandırmalarını sağlayacak bir adım atması, kendisi açısından bir delik açılması anlamına da gelmeyecek mi?

Hükümetin ne isteyip istemediğinden ziyade bizim ne yapmamız gerektiği üzerine düşünüyoruz. Hükümet zaten bir çözüm istemediğini 350 gündür gösteriyor. Bazen kamuoyu etkisi azalsın diye bana, Acun hocaya yönelik şiddeti azaltıyorlar. Bu sefer bizim söylemimiz artınca da “çok konuştun” deyip vuruyorlar. Bir türlü dengeleyemediler. Hükümet bizi susturmak istiyor ama her şey onun istediği gibi olmaz, hayat öyle gitmiyor.

BU İNAT İYİ BİR İNATTIR, SAĞLAM BİR İNATTIR

Aylardır hemen her gün polisle karşı karşıya kalıyorsunuz ve hangi gün nasıl bir müdahale olacağını kestiremiyorsunuz. Yüksel’e çıktığınızda ruh haliniz nasıl oluyor?

Polisin ne yapacağını değil de benim ne yapmam gerektiği üzerine düşünüyorum. Cemaatle kavgaları sonucunda, hiçbir alakam yokken, bir sosyalistken beni işten attılar. Üstelik vatandaşlıktan çıkarılmış gibi, eğitim, kooperatif kurma, seyahat, yurt dışına gitme hakkımı, her şeyimi elimden almışlar. Örgüt üyeliğinden ceza alsam bu cezalar verilmezdi ama KHK’yla ihraç edilince böyle oluyor. “Ağaç kökü yesinler”, “bunları sosyal ölü haline getirdik” dediler. Ben sadece siyaseten kızmıyorum; bir sosyalist olduğum için sokağa çıkmış değilim. Ben işinden atılmış bir kamu emekçisi olarak sokaktayım. Ve bunlara çok öfkeliyim, şahsi bir öfkem var. Bize bunu yapamazlar dediğim gibi bana bunu yapamazlar da diyorum. Biliyorum, bir anda gaz kapsülüyle öldürülebilirim, diğer arkadaşlarıma zarar verebilirler. Bir taraftan oraya çıkarken ne olacağını kestirememenin korkusunu yaşıyorsun ama caddeye çıktığım anda her şey bitiyor. Geçen gün ilk defa çok zoruma giden bir şey yaptılar. Beni yere yıkıp ampüte kolumun üzerine postalla bastırdılar. Bunların yaşamak insanın çok zoruna gidiyor. Ama bana, bize yapılanların hesabının verileceğini de biliyorum. Ajitasyon için söylemiyorum bunu ama suya değil, tarihe yazı yazıyoruz. Bize işkence yapanlara eskiden “faşist” derdim ama 75 yaşındaki Perihan anneye bile ters kelepçe takanlara artık siyasi terimler kullanmıyorum. Yapamaz dedikleri her şeyi yapıyorlar ama onlar da “bu sefer korkacaklar” dedikleri her sefer, korkmuyoruz. Bu inat iyi bir inattır, sağlam bir inattır.

Biz sadece Yüksel Caddesi’ndeki şiddeti görüyoruz ama gözaltı sürecinde ne olduğunu pek bilmiyoruz. Her seferinde karakola mı götürülüyorsunuz, Yüksel’den sonra ne oluyor?

Bu uygulama her seferinde değişiyor. Zaten suçumuzun ne olduğunu tam bilemedik. Son günlerde mesela, gaza boğup döverek arabaya atıyorlar. Sonra hastaneye götürüyorlar ve Kabahatler Kanunu’na muhalefetten, yani yere çöp vs, atma suçundan 227 lira para cezası yazıp bırakıyorlar. Daha önce Gösteri ve Yürüyüş Kanunu’na muhalefetten karakola götürüyorlardı ki, o maddeden bize açılmış bir sürü dava var. Baktılar bu da olmuyor, en son Nuriye ve Semih’e örgüt üyeliğinden dava açılınca İçişleri Bakanı’na seslenerek “bana da bir örgüt bul” demiştim. Nitekim beni de Nuriyelerle aynı örgüt davasına dahil ettiler. Her gün karakola gidip imza veriyorum artık.

loading...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER GÜNDEM HABERLERİ